Sınıfta Bilgisayarlar

ALISON B. BASS Çev. Birgül ASENA

Roxbury'deki Hennigan İlkokulu'- nun önündeki caddede, paslanmakta olan iki arabanın iskeleti göze çarpıyor. Binanın rengi zor seçilen bej, duvarları çeşitli resimler ile rastgele kaplanmış, çimler ise uzun ve bakımsız. Caddeye bakan tüm kapılar kilitli ve binaya tek giriş ara sokakta saklı kalmış bir kapıdan yapılabiliyor. İçeride etraf daha neşeli. Üzerlerine renkli kalemlerle resimler çizilmiş olan kağıtlar beton duvarları gizlemekte ve karanlık bir koridordan ses, ışık ve çocuk dolu iki büyük odaya çıkılmakta. Çocuklar, üç yuvarlak bilgisayar masasının çevresinte oturtulmuşlar, gözlerini yeşil CRT ekranlara dikmiş, birbirleriyle gevezelik ediyorlar. Küçük bir çocuğun ekranında her biri başka renkte olan içiçe kareler görünüyor. Ancak; iki sıra geride, ekranı bomboş görünen daha ufak bir kız oturuyor. Elleri hareketsiz ve gözlerini dizlerine indirmiş. 16

Her iki öğrenci de Hennigan'ın eğitim programında bilgisayarların kullanılması için geliştirilmiş olan “Headlight Projesi” kapsamı içersindeler. -Matematik ve Eğitim Profesörü Seymour Papert tarafından 1985 yılında M.I.T.* içerisinde geliştirilen “Headlight Projesi” bir devlet okulundaki eğitim düzenini ilerletmek üzere atılmış istekli bir adım sayılabilir.- Matematikçi, bilgisayar uzmanı ve bir antropolog olan Papert, “Hennigan'ı seçmemizin nedeni ABD'deki eğitim probleminin merkezinde yer alışıdır” ve “Hennigan, ebeveynlerin yaşamlarını tek başlarına sürdürmeye çalışmaları, evdeki eğitimin sağlanamayışı gibi çok çeşitli problemlerle dolu olan bir şehir-içi okul, eğitilmiş toplumun tam sınırında yer alan bir kültür” demektir. Papert hibe edilen 252 PC'yi ve LOGO programlama dilini bu çevreye tanıtmıştı. 1960'da Papert tarafından hazırlanmış olan LOGO, ardından yüzlerce eğitim yazılımının ortaya çıkmasına neden olmuş ve neredeyse bir çığır açmıştır. Her sene M-I.T. bünyesinde bir haftalık LO-GO konferansı gerçekleştirilmektedir. Hennigan'ın deneyinde ise LO-GO'nun umut verici iki yan ürünü de kullanıldı: Programlamayı kelime işlem ile bağdaştıran writer” paketi ve çocukların “Lego” setlerindeki parçalar ile bilgisayarı kullanarak oyuncaklar yapmalarını sağlayan bir yazılım olan LOGO, günlük İngilizce'nin kullanımıyla, çocuklara her türlü geometrik şekil, sembol ve karmaşık resimlerin çizim olanağını sunmaktadır. “Kalem”'leri, ekranda her yöne hareket ettirilebilen grimsi kabarık görünümlü bir şekil olan “Turtle”'dır.* Turtle, çocukların matematiksel kavramları kitaptaki problemler ile sağlayamayacakları biçimde, gözlerinde canlandırmalarını ve kavramalarını sağlamaktadır. Papert, “Turtle'ın yönlendirilmesi esnasında çocuklar uzaysal yargıların yanısıra rakamların büyüklüğü üzerine de yargılarda bulunmak zorundalar”' demektedir. “Örneğin, 10 ile 10000 arasındaki sayısal farkı bilmeyen birçok ufak çocuk gördüm. Ancak, aradaki farkı Turtle sayesinde çok çabuk algılıyorlar. Örneğin 10000 adım ilerlemesini söylediklerinde bilgisayar “10000 -geçersiz veriyanıtını veriyor.” Papert'ın söylediğine göre en önemlisi, LOGO'da, çocukların bir kavramı kendi deneyimlerinden yola çıkarak oluşturuyor olmaları. Papert, “Çocukların matematik öğrenmeyişinin nedeni zor oluşundan değil, deneyimleriyle bağlantı kuramayışlarındandır. Yapmaya değecek gibi gözükmeyen hiçbir şeyi yapamazlar ve onlara çok ağır gelir” diyordu. Papert'e göre “Gerçek dünyada insanlar daima deneyimleri sonucunda öğrenirler”. “Çok sayıda teorisyen ve eğitim üzerine düşünen insan, sınıfta öğrenmenin sağlam bir yol olacağında anlaşmaktadırlar. Ancak, şimdiye kadar kimse, çocukların sahip olmasının gerekliliğine inandığımız matematik bilgisini şekillendirecek deneyimlerin nasıl sağlanacağını bilmiyordu. Sonuçta matematik, esas olarak, ezberletilerek öğretilmekte ve birçok çocuk da bundan ürkmektedir. Şimdi çocukların ilgilendikleri bir şeyi -Logo ile hoş şekiller ya da Lego ile arabalar olabilir- yaratmak için kullanabilecekleri bir teknolojimiz var. “Bilgisayar çocuklara matematik bilgisini kendilerine maletme ve kendileri için kullanma yolunu gösteriyor.”

Dişlilere Duyulan Aşk!

Papert, bilgiye hakim olmanın gücünü ilk kez Swazland'daki evinin yakınlarında eski bir kamyonun dişlileri ile ilgilenirken farketti. Bilgisayarlar ve eğitim üzerine yazdığı “windadlı kitapta “Bu modeller olmasaydı soyut kalacak olan birçok fikir, dişliler sayesinde kafama yerleşti” demektedir. Papert'ın özellikle karmaşık bir sisteme -diferansiyeleilişkin bu yoğun ilgi ve bilgisi, cebirsel eşitliklerin ona kolay gelmesini sağladı. Papert “Çift bilinmeyenli denklemlerle ilk karşılaşmamda hemen diferansiyel'i hatırladım” diyor ve devam ediyor, “zamanla Xx ile y arasındaki ilişkiden her dişlinin kaç dişe ihtiyacı olduğunu ortaya koyan bir düşünsel dişli modeli kurmuştum ve böylece eşitlik benim için hoş bir arkadaş olup çıkmıştı. Bir başka çok değişik çocukluk deneyimi olmasa idi Papert teorik matematik alanında kariyer yapmaya çalışabilirdi. Siyahlarla beraber yaşadıkları Swaziland kampından dönüşlerinde Johannesburg'da gözlediği ırk ayrımı Papert için bir şok olmuştu. Kavrayamadığı bu olguya birkaç arkadaşıyla birlikte çözüm getirmeye yeltenip siyahlar için gece dersleri düzenlenmesini önerdi. Karşı çıkılacağı hiç aklına gelmemişti. Ama hızlı gelişmiş on yaşındaki bir çocuğu şaşkınlığa düşürecek biçimde, karşı çıkıldı. “Ne söylendiğini çok iyi hatırlıyorum. Bu insanların okulun sıralarında oturmaları hastalık taşıyabileceklerinden ötürü mümkün değildi. Buna yanıt verebilecek kadar büyüktüm. *“Bebeklerinize bakan ve yemeklerinizi pişiren aynı insanlar”

rtık çocuklar klavyeden kolay kolay vazgeçmiyor. Yaptıklarıyla nasıl övündükleri de görülmeye değer doğrusu.

dedim. Sonuçta pek bir şey değişmedi; gece dersleri sona erdi ve ben okuldan atılmaktan zor kurtuldum. Bu olay, düşüncenin doğasına olan ilgimin doğmasını sağlamıştı. İnsanların nasıl böyle düşünebildiklerini anlayamamıştım.”” Papert, irk ayrımının hüküm sürmekte olduğu Güney Afrika'da okula gitmeye devam etti, ama olay, düşüncelerine, yıllar sonra çocuk psikoloğu Jean Piaget'ye rastladığında ürün verecek olan bir tohum atmıştı. Piaget'nin Paris'te verdiği derslerde anlattığı düşünce ve mantığın insandaki gelişimine ilişkin teorileri 30 yaşındaki matematikçiyi bir “vahiyle” karşılaşmışcasına sarstı. Papert'e göre, “Piaget düşüncenin doğasına ilişkin soyut soruları ilk kez ele alıp onları bilimsel sorulara dönüştüren insandır”. “Örneğin, şu so- Tuyu ele alalım: Uzayın üç boyutlu olduğuna dair bilgimiz insanın öğrendiği bir şey midir, yoksa düşüncenin doğasında yaradılıştan itibaren var mıdır? Kant bunun insan aklında yaradılıştan varolduğuna inanmıştı -biz de bir şekilde öğrenilmiş ve değiştirilebilir bir şey olmadığını düşünürüzoysa Hume bilginin deneyden kaynaklandığını ispat etti. Piaget işte bu gibi felsefi soruları sınanabilecek sorular haline dönüştürdü. Çocuklara bakmayı ve sorunun yanıtını orada bulmayı önerdi. Eğer bu nesne düşüncenin doğasında var ise doğumdan itibaren orada olmalıydı. Sonuçta Piaget'nin bulduğu; ne Kant'ın ne de Hume'un bütünüyle haklı olmadıklarıydı. Bir masanın üzerindeki bebeğin, masanın bitimindeki uzayın, üzerinde oturduğu uzaydan daha farklı olduğunun farkında oluşu gibi bazı bilgiler doğuştandı. Ancak insan bilgilerinin çoğu deneme, yanılma ve deneyim yoluyla edinilmekteydi. Bu bilgilerin bazıları ancak beyin gelişiminin belirli bir aşamasından sonra derlenebilmekteydi.

Papert, Piaget'nin kendisine çok şey sağladığını söylüyor. “Ona rastlamadan önce, zihnim, insanların nasıl düşünmeye başladıklarına yönelik ilgim ile daha soyut düşüncelere olan ilgim arasında koşuşturup duruyordu. Piaget bana matematiğe, düşüncenin felsefesine ve sosyal reforma olan ilginin bareberce yürüyebileceği bir yol gösterdi.” Sonuçta Piaget, kendisine Cenevre'deki yeni Genetik Epistemoloji Merkezi'ne gelmesini önerdiğinde Papert'in “evet” demesi kaçınılmazdı. Ondan sonraki beş yılını Cenevre'de Piaget'ye, çocukların matematiği nasıl öğrendikleri konusundaki araştırmalarında yardımcı olarak geçirdi.

Matematik Korkusunun Yenilişi

1950'lerde, düşüncenin doğasına ilişkin soyut problemleri somut biçimsel deneylere dönüştüren tek insan Piaget idi. İlk bilgisayarlar sahneye çıkmıştı ve yapay zekaya ilişkin ilk fikirler de tartışılmaya başlanmıştı. Papert, o günkü bilgisayarların en güçlülerinden biri ile çalışmak üzere her gün Cenevre'den Londra'ya gidip gelmeye başladı. Matematikçi Alan Turing tarafından gerçekleştirilen bilgisayarın belleği 2K idi. Buna rağmen bir ambarı kaplayacak kadar büyüktü. Papert burada, bugün yapay zekanın kurucuları olarak kabul edilen Mc. Carthy ve Maruin Minsky ile tanışti. Minsky, 1960'lı yıllarda birlikte Yapay Zeka Lab'ını kuracakları M.I.T.'e kendisi ile birlikte dönmeye ikna etti. Ancak Papert bilgisayarı kültür ve eğitime ilişkin dönüşümün bir ögesi olarak kavradığı sırada Piaget ile birlikte çalışmaya devam ediyordu. Papert şöyle diyordu: “Bir yanda Piaget bizlere, çocukların büyüdükçe bir engin bilgi denizini biraz daha keşfeden harika öğrenciler olduklarını söylüyordu ama, öte yandan çocuklar okullarda harika öğrenciler olmak bir yana en basit şeyleri bile öğrenemeyecek gibi gözükmekteydiler. Bu paradoksu kim nasıl açıklayabilir?”

pert, çocukların en çok kendi rlerine ait materyallere sahip olduklarında iyi öğrendikleri sonucuna vardı. Örneğin, okulu bırakmış çocuklar bile para sayabiliyorlar ya da resimli kitapları okuyabiliyorlardı. Öte yandan, bilginin o kültür içerisindeki yeri doğru kavratılmazsa ve korkulacak biçimde sunulursa -matematik ve kısmen de gramer derslerinde olduğu gibi- çocuklar başarısız oluyorlardı. Papert'ın düşüncesine göre; eğer sınıflarda kullanılacak kadar küçük ve ekonomik olabilirse bilgisayar bu soruna bir çözüm sağlayabilirdi.

1980'lerde bilgisayarlar gerçekten de sınıflarda kullanılabilecek hale geldiler ve okullara bilgisayar girişini sağlama çabaları başladı. Kişisel bilgisayarlar üniversitelerin yanısıra, ilk ve ortaokullara da hibe edilerek ya da indirimli olarak girmekteydi. Bununla beraber, devlet okullarındaki bilgisayarlar, temel yeteneklere ilişkin pratik yapmak ve egzersiz çizmek gibi kağıt ve kalemle de yapılabilecek işler için kullanılıyordu. Bir uzman eğitimcinin suçlamasına göre; “bilgisayarlar, ABD'deki devlet okullarının karakteristik özelliği olan ezberci eğitim anlayışının küflerine bulaştırılmaktaydı.”” “Amerikan devlet okullarının tarihsel eğitim anlayışı öğrenciler için pasif bir deneyim olmaktan ibarettir.” Eğitim ve ekonomi üzerine gerçekleşen Carnegil Forumu'nun yöneticisi olan Marc Tucker, 1985 yılındaki “Eğitimde Bilgisayar” konulu bildiride böyle söylüyor ve devam ediyordu; okul personelinin makineyi tıpkı emirleri ileten otomatlaşmış, ezberci bir görevli gibi direktif verebilecekleri yeni bir araç olarak görmeleri çok doğaldı.” Tucker, bir yıl sonra National Governors” Association geçici işbirliği toplantısında yaptığı konuşmada, biraz daha iyimserdi. Ülke içerisindeki birkaç bölgede bilgisayarların daha “üretken” biçimlerde kullanılmakta olduğunu söyledi. Bu bölgelerden biri de Hennigan'dı. Tucker, okulu *Headlight Projesi'nin uygulandığı ilk yılda ziyaret etmiş ve Lego/LOGO ile oynamakta olan dokuz yaşlarındaki bir gurup çocuğu gözlemişti. Tucker, idarecilere “Bunlar alışılmış Lego setleri değildi” diyordu. Birçok Lego setinde bulunan yapı modüllerinin, dişlilerin, şaftların, tekerleklerin yanısıra arabalara ve çocukların yaptığı diğer oyuncaklara takılabilecek elektrik motorlarını da içermekteydi. Ayrıca; çocuklar yapıtlarına dokunma ve ışığa duyarlı alıilgisayarla çalışırken, çocuklar gerçekleşebileceğini düşünemeyeceğiniz düzeyde matematik, bilim ve teknoloji öğrenmekteler.

cılar da ekleyebiliyorlardı. Alıcı ve motorlar, çocukların alıcılardan gelen verileri, yapıtlarının hareketlerini kontrol etmek üzere kullanmalarını olanaklı kılacak biçimde bilgisayara bağlanabiliyorlardı. Tucker, “Bu çalışmada kız ve erkek çocuklar dördüncü sınıfta gerçekleşebileceğini hiç düşünmemiş olduğum düzeyde matematik, bilim ve teknoloji öğrenmekteler” diyordu. Hannigan'daki öğrencilerin Leg0/LOGO ile ne öğrendiklerini test etmeye yönelik bir çalışma yok. M.LT. araştırmacıları, çocukların hangi kavramları algılamakta olduklarını sistemli bir biçimde kontrol edebilmenin çok zor olduğunu söylüyorlar. “Hedlight Projesi”'nin standart geliştirilmesini sağlayacak bir kriter olarak değil, çocukların bilgisayar ile nasıl öğrendikleri üzerine çalışabilecek bir deney olarak görmekteler. Sonuçta; eğitim ve bilgisayar uzmanlarına açıklamakta güçlük çekilebilecek veriler elde edildi. Lego/LOGO'nun tasarımında Ocko ile birlikte çalışmış olan ve M.L.T.'ın bilgisayar bölümünden mezun Mitch Resnick şöyle diyor: “Testlerin sonuçları; çocukların ezber yoluyla ne kadar iyi öğrendiklerini gösteriyor ve eğitim anlayışına soyut gerçeklerin ve kuralların bu kadar geniş yer kaplayışını açıklıyor” ve devam ediyor; “Ama çocukların gerçekten öğrenmeleri gerekenler nelerdir -asıl öğrenme süreci- işte bunun test edilebilmesi çok zor. Öte yandan; çalıştığınız çocukların öğrenme merakı ve heyecanı içerisinde olup olmadıklarından da emin Resnick'in sık sık söylediği gibi, “oyun” Headlight Projesi için sadece dört harfli bir kelime anlamı taşımıyor. Çocuklar, araştırarak, keşfederek ve hatalar yaparak öğrenmeye yöneltiliyorlar. Hata yaptıklarında, neyin yanlış gittiğini bulmaları, düzeltmeleri ve devam etmeleri isteniyor. Ocko, “Böylece çocuklar yanlış yapmaktan korkmaları gerekmediğini öğreniyorlar”” diyor. Aynı şey öğretmenler için de geçerli. Papert Headlight'deki -matematik, bilim, sosyal bilimler ya da İngilizce- öğretmenlerini, deney yapma, eğitimlerini bilgisayar ile sürdürme ve sonra da sonuçları gözleme yolunda yüreklendiriyor. Papert bu çalışmalardaki konumunun herşeyi bilen bir başkanlık değil,danışmanlık olduğunu düşünüyor. “Stratejiniz öğretmenlere ne öğreteceklerini öğretmek değil. Bunu yapmaya yeltenen zaten çok...” diyen Papert, şöyle devam ediyor: “Dünyanın en iyi öğretmenlerini bulmamız sonra da onların öğretim yöntemlerini bilgisayara vermemiz gerekmiyor, hattâ biz Hennigan'da bunun tersini yapıyoruz.” Papert, Headlight Projesi'nin 1960'ların “açık” sınıflarını geri getirmeye yönelik bir atılım olduğunu söylüyor. Yalnız, bu sefer, öğretmenler çok daha güçlü ve çekici bir çalışma ortamına ve farklı bir yaklaşıma sahipler. **1960'ların özgür-okul hareketi biraz o dönemki politik hareket ile bağlantılı oluşundan biraz da bazı konuların zorlamadan nasıl öğretilebileceğini kimsenin bilmeyişinden başarısızlığa uğradı. Bilgisayarlar sayesinde ikinci bir özgür-okul atılımı için çok daha iyi konumdayız.”

Bazı gözlemciler ise gelişmelerin olumlu yanlarından o kadar emin değiller. M.L.T.'de bilgisayar alanında profesör olan Joseph Weizbenbaum, eğitime biraz daha açık ve biraz daha az sert bir yaklaşım getirmenin iyi bir fikir olduğunu söylüyor. “Seymour gerçekten daha iyi bir öğretim yolu bulmuş olabilir. Ama bunun bilgisayarlarla ilgisi diye soruyor. “Eğer bir ilgisi yoksa, bilgisayar- İara gereğinden fazla önem vermek, esas konuyu; yani eğitim sistemini yeniden temelden oluşturma ve çocukların doğal öğrenme isteklerini saklayan sosyal problemlerle ilgilenme gereğini gözden saklayabilir.” Weizenbaum'a göre; “Çocuklar aç olduklarından, evde hırpalanmalarından ya da başka nedenlerle okulda motive edilemeyebilirler. Kısaca bilgisayarların devreye girmesi, çocukların neden okula motive edilemeyebilecekleri sorusunu gündemden kaldırıyor. Bir sosyal problemi teknolojik probleme dönüştürüp teknik araçlarla çözmeye çalışıyor. Bu anlamda; bilgisayar, toplumumuzun ilerleme yönüne ve gençlerini eğitme biçimi: ne ilişkin önemli soruların sorulmasının engellenmesine hizmet ediyor.”

Çocuklar Bilgisayarlar Gibi Düşünebilecekler mi? New York City'ye bağlı kâr amacı gütmeyen bir eğitim düşüncesi yuvasının, Institute for Schools for The Future'ın başkanlığını yapan eski bir öğretmen olan Bonnie Brownstein 1980'lerde Pepert'la birlikte çalışmış ve New York okullarındaki öğretmenlere bilgisayar kullanımını öğretmiştir. Brownstein ve Weizenbaum, devlet okullarında denenecek önemli bir gelişmenin mevcut sistemin temelden ele alınarak yeniden düzenlenmesini gerekti diği konusunda anlaşıyorlar. “Bilgisayarlar bu yeni ve güçlü düşünme biçimini tek başlarına öğretemezler. Daha çok zamana ve paraya ihtiyacımız var. Sisteme bir bütün olarak bakmamız gerek. Örneğin; bugün New York okullarındaki çocukların çalışmak için kalemleri bile yok.” Brownstein, Papert'ın yeni ve geniş ufuklu dönüşümlerin sağlanmasında önemli bir konumu olduğunu düşünüyor ve şöyle diyor: “Papert gibi insanlar gerçekleşebileceklere ilişkin düşüncelerimizin sınırlarını genişletmekteler.””

Diğer eleştiriler ise bu kadar umut verici değil. Her ikisi de California Berkeley Üniversitesi'nde profesör olan Weizenbaum, Hubert Dreyfus ve ağabeyi Stuart, Papert'ın yaklaşımının öğrenme sürecine zararlı olduğuna inanıyorlar. Özellikle; Papert'ın çocukların programlama yoluyla düşünmeyi öğrenecekleri konusundaki ısrarından kaygı duyuyorlar. Papert, programlamanın çocuklara önemli kavrayış yetenekleri sağladığına inanıyor. Önemli olanın çocukların yaptıkları program değil, problemleri altproblemlere bölüp çözebilmeleri olduğunu söylüyor. Papert'e göre; çocuklar, bilgisayarları hemen her amaca yönelik olarak programlayarak düşünmeyi öğreniyorlar. Weizenbaum, programlama yoluyla öğrenilen düşünme biçiminin -mantıksal- adım adım analiz- insan düşüncesinin sınırlı bir biçimi olduğunu savunuyor ve gerçekte, insanların günlük problemlerinden özellikle karmaşık olanları çözme yolunun bu olmadığını söylüyor ve şöyle devam ediyor; “Programlamanın çözebileceği problemlerin alanı çok sınırlıdır. İnsanların birçok problemi - evlenip evlenmemek, çocuk sahibi olup olmamak gibi- bu yolla çözülilgisayar, öğretmenleri bilgi kaynaklığı yerine, eğitimde kolaylaştırıcı bir etkiye sahip olmaya zorluyor.

müyor.” Weizenbaum'a göre okullarımızda, problem çözümüne ilişkin analitik yaklaşımın üzerinde “çok erken ve çok fazla” durulmuş. Weizenbaum ve Dreyfus kardeşler bilgisayarların, toplumun bu düşünce biçimine olan güvenini tehlikeli boyutlarda kuvvetlendireceğine inanmaktalar. Dreyfus'lar Papert'ın yaklaşımının, çocukların çok daha önemli olan sezgisel düşünce süreçlerinden, daha sınırlı bir analitik yaklaşım uğruna vazgeçmelerini sağlayacağını söylüyorlar. (Bkz. “Bilgisayarlar Neden Hiçbir Zaman İnsanlar Gibi Düşünemezler?” Hebert ve Stuart Dreyfus, Ocak 86). Papert'ın grubundaki birkaç araştırmacı bile bilgisayarların insan aklı üzerindeki etkisinden endişeleniyorlar. Piagte'nin Cenevre'deki Genetic Epistemoloji Merkezi'nde çalışmış, İsviçre doğumlu, çocuk psikoloğu Edith Ackerman, bilgisayar karşısında savunmasız kalan çocukların “büyük olasılıkla, kendilerinin bilgisayar gibi düşünüyor olmaları üzerine düşüneceklerini” söylüyor. Öte yandan Ackerman, bilgisayarların bu toplumdaki varlıklarının artık yadsınamaz bir gerçek olduğuna ve Papert'ın yıkıcı olabilecek bir olguyu olumlu ve müthiş üretken bir olguya dönüştürmek için elinden geleni yaptığına işaret Ackerman; “Papert gibi birinin yıllarını ve enerjisini çocukların bilgisayarlar tarafından kontrol edilmeleri yerine onları kontrol edebilmeleri için harcaması, bence çok güzel” diyor. “Bilgisayarlar zaten buradalar, tropik bir ormana gitmediğimiz sürece onlardan kaçamayız.” Weizenbaum'un Papert'ın bakış açısıyla ilgili başka sorunları var. Bilgisayarlar gerçekten de çocukların deneyerek öğrenmelerine yardımcı olabilir ama “ben deneyimin doğasını sorguluyorum” diyor. “Deneyimle- Timizin birçoğunun bize -bir cathodetelevizyon aracılığıyla sağlandığı, giderek soyutlaşan bir dünyada yaşıyoruz. Çocukların çoğu, bir hayvana bakmak ve bir kulübeyi tamir etmek deneyimine sahip değiller. Deney yoluyla öğrenmek önemli ama, ben bunun daha değişik bir deneyim olmasını tercih ederdim.” Okullar “gerçek dünya”'da kolayca ayırdedilemeyecek soyut ideaların öğretilmeleri için kuruldular ve fakir ailelerden gelen çocukların öğrenmeye en fazla gereksinim duydukları; yazı, bilim, matematik gibi alanlarda kullanılanlar da genelde soyut idealardır. Destekleyicilerinin söylediğine göre; Papert'ın yapmak istediği “temel kavramları” daha ilginç ve yaratıcı yollarla öğretmektedir.

Öğretmenlerin Tükenişine Bir Çözüm mü?

42 yaşındaki Linda Moriarty, 20 senedir Boston devlet okullarında öğretmenlik yapmaktadır. Kendisi, Hennigan'ın en iyi öğretmenlerinden biri sayılıyor ve öğrencilerinin çok çeşitli çevrelerden gelen aileleri ondan övgüyle bahsediyorlar.

Ancak Moriarty kaçmaya hazırlanıyor. Narin yapısı, ince ve yorgun yüzüyle; “Tükenmiş olduğumu düşüneceğinizi tahmin ediyorum” diyor. “Eğitim alanında bulunmaya devam edeceğim, ama sınıfta bulunmam gerekmiyor. Sınıf, insanı duygusal yönden tüketiyor.” Moriarty aslında daha önceden tükenmişti. Dört yıl önce bir “öncü okul”da çalışmanın heyecanı sona erip, Hennigan'ın problemli öğrencileri, az sayıdaki öğretmenleri ve yetersiz maaşlarıyla, şehir içi okullardan herhangi biri haline dönüştüğünde ayrılmaya hazırdı. Tam o sıralarda meslektaşı Joanne Rankin, Moriarty'yi kendisi ile birlikte birkaç LOGO dersine girmeye ikna etti. Eğitimde Bilgisayar fikri Moriarty'yi oldukça heyecanlandırdı ve bir-iki yıl sonra Rankin ile birlikte Headlight Projesi'nin Hennigan'da uygulanmasını sağlayan öneriyi hazırladılar. Moriarty “LOGO'nun başka hiçbir şeyde olmayan bir büyüsü var” diyor. “Ben kendi eğitim programımın gerçekten heyecan verici olduğunu düşünüyorum ama LOGO olaya asla kaybetmek istemeyeceğim bir boyut katıyor.” Rankin, verilen ödev ne olursa olsun öğrencilerinin bilgisayarla çalışmayı sevdiğini fark etmişti. Bilgisayar onları sınıfta yaşayabilecekleri diğer her şeyden daha farklı heyecanlandırıyordu. Rankin, “Çocuklar bilgisayarlarla gerçekten çalışıyorlar” diyordu. Bu olgu bilgisayarın ve gerçekleştirdiklerinin yeni oluşundan ya da çocukların bizim her şeyi bilmediğimizi ve kendilerinin de bize bir şeyler öğretebileceklerini bilmelerinden kaynaklanabilir.”

Hem Rankin hem de Moriarty bilgisayarlı eğitimde öğretmenler arasında ve öğrencilerin kendi aralarında değişik bir ahengin varlığını gözlemişlerdi. Rankin, çocukların paylaşmaya yöneldiklerini vurgularken; Moriarty “Öğretmenler ile öğrenciler arasında daha hoş bir iletişim var” diyerek ekliyor, “Bu belki de çocukların yapmakta olduklarını eleştirebilecek durumda olmayışınızdan kaynaklanıyor. Eğer okuma öğretiyorsanız ve karşınızdaki öğrenmiyorsa bu noktada öğretmen öğrenciyi tehdit edici bir unsur olabilir ama LOGO'ya belli standartlar getiremeyeceğiniz için çocuklar üzerinde diğer durumlarda olduğu gibi baskı uygulayamazsınız. Böylece üretimlerinde daha rahat ve yaratıcı oluyorlar.” Moriarty, çocukların LOGO yetenekleri konusunda hiç test edilmemelerini ümit ediyor. “Çünkü, böyle bir şey çocukların kontrol edilebilecekleri bir araca sahip olmaları amacını ortadan kaldıracaktır” diyor. Moriarty'ye göre Headlight özellikle öğretmenleri motive edici bir proje olarak uygulanıyor. Yeni yöntemlerle ilgilenmeyen öğretmenler, kendilerine yeni bir şeyler öğretecek olan insanlara tepki duyabildikleri halde bilgisayarlardan rahatsız olmuyorlar. Ama neden bütün bunların yerine Weizenbaum ve Brownstein'ın önerdikleri gibi eğitim sisteminin gerçek problemlerinin çözümüne eğilinmiyor? Neden yeni ve daha yetenekli öğretmenler getirilmiyor, öğrenci/öğretmen oranı düşürülmüyor, daha fazla alabilmek üzere öğretmenlere daha yüksek maaş verilmiyor. Linda Moriarty: “Bütün bunlar en azından ben yaşadığım sürece gerçekleşemeyecek, çünkü ne parasını ne de zamanını ve enerjisini bu alanda harcamaya istekli insan sayısının yeterli olacağını ümit etmek gerçekçilik değildir” diyor. Bu gerçeği ortaya koyduktan sonra Moriarty öğretmenleri ileriye götürecek bir yol bulmanın önemli olduğunu söylüyor ve bilgisayarların, Papert'ın tasarladığı biçimde kullanıldığında bu işi yapabileceğine inanıyor. Hennigan'daki öğretmenlerin bir çoğu Moriarty'nin Headlight Proje-

Genel bilgi teorisinin

değişmesiyle çocukları bilgi ile donatmak, eskisinden farklı bir anlam ve önem

kazandı.

si'nin faydalarına ilişkin görüşlerine katılıyor. Hennigan'ın okuma derslerindeki başarı oranı hâlâ ulusal ortalamanın altında (ya da bazen çok az üstünde) ama program başladığından bu yana okuldaki matematik notlarının çoğu yükseldi. Öte yandan öğretmenler daha az somut değişimleri de fark etmişlerdi. Boston devlet okullarında 20 yıllık öğretmenlik deneyimi olan Mary Macchi; “Kendilerine hiç güvenmeyen çocukların birden bire özgüven kazandıklarını gördüm” diyerek devam ediyor; “Gerçekten yalnız olan çocukların bilgisayardaki problemlerin çözümüne yardımcı olacağını fark ettiklerinde diğer çocuklarla işbirliğine gittiklerini gördüm. Bilgisayar olgusu, özel gereksinimleri olan çocukların aksilikler karşısındaki sinirliliklerini de azalttı. Artık kolayca vazgeçmiyorlar ve yaptıklarıyla da pek övünüyorlar. Sanırım hataları makineyle paylaştıkları için böyle oluyor. Artık hataların kendilerine ait olduğunu düşünmüyorlar.” Macchi buna rağmen; Headlight Projesi'nin daha ikinci yılında sönmekte olduğundan endişeliydi ve şöyle diyordu: “Geçen sene insanlar bize yardım etmek için yaşıyorlardı şimdi ise haftada bir kez M.I.T. grubundan birini görebilsek şanslıyız demektir.” Ufak tefek, çok sakin görünüşlü ve çevresinde saygı uyandıran bir insan olan Macchi, IBM'den gelen maddi desteğin kesilmiş göründüğünü ve Papert'ın henüz yeni gelir kaynakları bulamamış olduğunu söylüyor. Bu noktada, ne kendisi ne de diğer öğretmenler Headlight Projesi'nin daha önce belirtilen üç yılını tamamlayabileceğinden emin olamıyorlar. Ama Macchi'nin kesinlikle emin olduğu bir şey var; “Headlight Projesi çocuklarımıza harika şeyler sağladı ve bana kalsaydı hiçbir zaman sona ermezdi.”

1* Massachusetts Institute of Technology; Massachusetts Teknoloji Enstitüsü. Türkçesi; kaplumbağa.