Bu sayfadaki yazılar
Sayfanın metni
Sayfa 19
Çocuklar Bilgisayarlar Gibi Düşünebilecekler mi? New York City'ye bağlı kâr amacı gütmeyen bir eğitim düşüncesi yuvasının, Institute for Schools for The Future'ın başkanlığını yapan eski bir öğretmen olan Bonnie Brownstein 1980'lerde Pepert'la birlikte çalışmış ve New York okullarındaki öğretmenlere bilgisayar kullanımını öğretmiştir. Brownstein ve Weizenbaum, devlet okullarında denenecek önemli bir gelişmenin mevcut sistemin temelden ele alınarak yeniden düzenlenmesini gerekti diği konusunda anlaşıyorlar. “Bilgisayarlar bu yeni ve güçlü düşünme biçimini tek başlarına öğretemezler. Daha çok zamana ve paraya ihtiyacımız var. Sisteme bir bütün olarak bakmamız gerek. Örneğin; bugün New York okullarındaki çocukların çalışmak için kalemleri bile yok.” Brownstein, Papert'ın yeni ve geniş ufuklu dönüşümlerin sağlanmasında önemli bir konumu olduğunu düşünüyor ve şöyle diyor: “Papert gibi insanlar gerçekleşebileceklere ilişkin düşüncelerimizin sınırlarını genişletmekteler.””
Diğer eleştiriler ise bu kadar umut verici değil. Her ikisi de California Berkeley Üniversitesi'nde profesör olan Weizenbaum, Hubert Dreyfus ve ağabeyi Stuart, Papert'ın yaklaşımının öğrenme sürecine zararlı olduğuna inanıyorlar. Özellikle; Papert'ın çocukların programlama yoluyla düşünmeyi öğrenecekleri konusundaki ısrarından kaygı duyuyorlar. Papert, programlamanın çocuklara önemli kavrayış yetenekleri sağladığına inanıyor. Önemli olanın çocukların yaptıkları program değil, problemleri altproblemlere bölüp çözebilmeleri olduğunu söylüyor. Papert'e göre; çocuklar, bilgisayarları hemen her amaca yönelik olarak programlayarak düşünmeyi öğreniyorlar. Weizenbaum, programlama yoluyla öğrenilen düşünme biçiminin -mantıksal- adım adım analiz- insan düşüncesinin sınırlı bir biçimi olduğunu savunuyor ve gerçekte, insanların günlük problemlerinden özellikle karmaşık olanları çözme yolunun bu olmadığını söylüyor ve şöyle devam ediyor; “Programlamanın çözebileceği problemlerin alanı çok sınırlıdır. İnsanların birçok problemi - evlenip evlenmemek, çocuk sahibi olup olmamak gibi- bu yolla çözülilgisayar, öğretmenleri bilgi kaynaklığı yerine, eğitimde kolaylaştırıcı bir etkiye sahip olmaya zorluyor.
müyor.” Weizenbaum'a göre okullarımızda, problem çözümüne ilişkin analitik yaklaşımın üzerinde “çok erken ve çok fazla” durulmuş. Weizenbaum ve Dreyfus kardeşler bilgisayarların, toplumun bu düşünce biçimine olan güvenini tehlikeli boyutlarda kuvvetlendireceğine inanmaktalar. Dreyfus'lar Papert'ın yaklaşımının, çocukların çok daha önemli olan sezgisel düşünce süreçlerinden, daha sınırlı bir analitik yaklaşım uğruna vazgeçmelerini sağlayacağını söylüyorlar. (Bkz. “Bilgisayarlar Neden Hiçbir Zaman İnsanlar Gibi Düşünemezler?” Hebert ve Stuart Dreyfus, Ocak 86). Papert'ın grubundaki birkaç araştırmacı bile bilgisayarların insan aklı üzerindeki etkisinden endişeleniyorlar. Piagte'nin Cenevre'deki Genetic Epistemoloji Merkezi'nde çalışmış, İsviçre doğumlu, çocuk psikoloğu Edith Ackerman, bilgisayar karşısında savunmasız kalan çocukların “büyük olasılıkla, kendilerinin bilgisayar gibi düşünüyor olmaları üzerine düşüneceklerini” söylüyor. Öte yandan Ackerman, bilgisayarların bu toplumdaki varlıklarının artık yadsınamaz bir gerçek olduğuna ve Papert'ın yıkıcı olabilecek bir olguyu olumlu ve müthiş üretken bir olguya dönüştürmek için elinden geleni yaptığına işaret Ackerman; “Papert gibi birinin yıllarını ve enerjisini çocukların bilgisayarlar tarafından kontrol edilmeleri yerine onları kontrol edebilmeleri için harcaması, bence çok güzel” diyor. “Bilgisayarlar zaten buradalar, tropik bir ormana gitmediğimiz sürece onlardan kaçamayız.” Weizenbaum'un Papert'ın bakış açısıyla ilgili başka sorunları var. Bilgisayarlar gerçekten de çocukların deneyerek öğrenmelerine yardımcı olabilir ama “ben deneyimin doğasını sorguluyorum” diyor. “Deneyimle- Timizin birçoğunun bize -bir cathodetelevizyon aracılığıyla sağlandığı, giderek soyutlaşan bir dünyada yaşıyoruz. Çocukların çoğu, bir hayvana bakmak ve bir kulübeyi tamir etmek deneyimine sahip değiller. Deney yoluyla öğrenmek önemli ama, ben bunun daha değişik bir deneyim olmasını tercih ederdim.” Okullar “gerçek dünya”'da kolayca ayırdedilemeyecek soyut ideaların öğretilmeleri için kuruldular ve fakir ailelerden gelen çocukların öğrenmeye en fazla gereksinim duydukları; yazı, bilim, matematik gibi alanlarda kullanılanlar da genelde soyut idealardır. Destekleyicilerinin söylediğine göre; Papert'ın yapmak istediği “temel kavramları” daha ilginç ve yaratıcı yollarla öğretmektedir.
Öğretmenlerin Tükenişine Bir Çözüm mü?
42 yaşındaki Linda Moriarty, 20 senedir Boston devlet okullarında öğretmenlik yapmaktadır. Kendisi, Hennigan'ın en iyi öğretmenlerinden biri sayılıyor ve öğrencilerinin çok çeşitli çevrelerden gelen aileleri ondan övgüyle bahsediyorlar.
Ancak Moriarty kaçmaya hazırlanıyor. Narin yapısı, ince ve yorgun yüzüyle; “Tükenmiş olduğumu düşüneceğinizi tahmin ediyorum” diyor. “Eğitim alanında bulunmaya devam edeceğim, ama sınıfta bulunmam gerekmiyor. Sınıf, insanı duygusal yönden tüketiyor.” Moriarty aslında daha önceden tükenmişti. Dört yıl önce bir “öncü okul”da çalışmanın heyecanı sona erip, Hennigan'ın problemli öğrencileri, az sayıdaki öğretmenleri ve yetersiz maaşlarıyla, şehir içi okullardan herhangi biri haline dönüştüğünde ayrılmaya hazırdı. Tam o sıralarda meslektaşı Joanne Rankin, Moriarty'yi kendisi ile birlikte birkaç LOGO dersine girmeye ikna etti. Eğitimde Bilgisayar fikri Moriarty'yi oldukça heyecanlandırdı ve bir-iki yıl sonra Rankin ile birlikte Headlight Projesi'nin Hennigan'da uygulanmasını sağlayan öneriyi hazırladılar. Moriarty “LOGO'nun başka hiçbir şeyde olmayan bir büyüsü var” diyor. “Ben kendi eğitim programımın gerçekten heyecan verici olduğunu düşünüyorum ama LOGO olaya asla kaybetmek istemeyeceğim bir boyut katıyor.” Rankin, verilen ödev ne olursa olsun öğrencilerinin bilgisayarla çalışmayı sevdiğini fark etmişti. Bilgisayar onları sınıfta yaşayabilecekleri diğer her şeyden daha farklı heyecanlandırıyordu. Rankin, “Çocuklar bilgisayarlarla gerçekten çalışıyorlar” diyordu. Bu olgu bilgisayarın ve gerçekleştirdiklerinin yeni oluşundan ya da çocukların bizim her şeyi bilmediğimizi ve kendilerinin de bize bir şeyler öğretebileceklerini bilmelerinden kaynaklanabilir.”
Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.
Sayfa 18
pert, çocukların en çok kendi rlerine ait materyallere sahip olduklarında iyi öğrendikleri sonucuna vardı. Örneğin, okulu bırakmış çocuklar bile para sayabiliyorlar ya da resimli kitapları okuyabiliyorlardı. Öte yandan, bilginin o kültür içerisindeki yeri doğru kavratılmazsa ve korkulacak biçimde sunulursa -matematik ve kısmen de gramer derslerinde olduğu gibi- çocuklar başarısız oluyorlardı. Papert'ın düşüncesine göre; eğer sınıflarda kullanılacak kadar küçük ve ekonomik olabilirse bilgisayar bu soruna bir çözüm sağlayabilirdi.
1980'lerde bilgisayarlar gerçekten de sınıflarda kullanılabilecek hale geldiler ve okullara bilgisayar girişini sağlama çabaları başladı. Kişisel bilgisayarlar üniversitelerin yanısıra, ilk ve ortaokullara da hibe edilerek ya da indirimli olarak girmekteydi. Bununla beraber, devlet okullarındaki bilgisayarlar, temel yeteneklere ilişkin pratik yapmak ve egzersiz çizmek gibi kağıt ve kalemle de yapılabilecek işler için kullanılıyordu. Bir uzman eğitimcinin suçlamasına göre; “bilgisayarlar, ABD'deki devlet okullarının karakteristik özelliği olan ezberci eğitim anlayışının küflerine bulaştırılmaktaydı.”” “Amerikan devlet okullarının tarihsel eğitim anlayışı öğrenciler için pasif bir deneyim olmaktan ibarettir.” Eğitim ve ekonomi üzerine gerçekleşen Carnegil Forumu'nun yöneticisi olan Marc Tucker, 1985 yılındaki “Eğitimde Bilgisayar” konulu bildiride böyle söylüyor ve devam ediyordu; okul personelinin makineyi tıpkı emirleri ileten otomatlaşmış, ezberci bir görevli gibi direktif verebilecekleri yeni bir araç olarak görmeleri çok doğaldı.” Tucker, bir yıl sonra National Governors” Association geçici işbirliği toplantısında yaptığı konuşmada, biraz daha iyimserdi. Ülke içerisindeki birkaç bölgede bilgisayarların daha “üretken” biçimlerde kullanılmakta olduğunu söyledi. Bu bölgelerden biri de Hennigan'dı. Tucker, okulu *Headlight Projesi'nin uygulandığı ilk yılda ziyaret etmiş ve Lego/LOGO ile oynamakta olan dokuz yaşlarındaki bir gurup çocuğu gözlemişti. Tucker, idarecilere “Bunlar alışılmış Lego setleri değildi” diyordu. Birçok Lego setinde bulunan yapı modüllerinin, dişlilerin, şaftların, tekerleklerin yanısıra arabalara ve çocukların yaptığı diğer oyuncaklara takılabilecek elektrik motorlarını da içermekteydi. Ayrıca; çocuklar yapıtlarına dokunma ve ışığa duyarlı alıilgisayarla çalışırken, çocuklar gerçekleşebileceğini düşünemeyeceğiniz düzeyde matematik, bilim ve teknoloji öğrenmekteler.
cılar da ekleyebiliyorlardı. Alıcı ve motorlar, çocukların alıcılardan gelen verileri, yapıtlarının hareketlerini kontrol etmek üzere kullanmalarını olanaklı kılacak biçimde bilgisayara bağlanabiliyorlardı. Tucker, “Bu çalışmada kız ve erkek çocuklar dördüncü sınıfta gerçekleşebileceğini hiç düşünmemiş olduğum düzeyde matematik, bilim ve teknoloji öğrenmekteler” diyordu. Hannigan'daki öğrencilerin Leg0/LOGO ile ne öğrendiklerini test etmeye yönelik bir çalışma yok. M.LT. araştırmacıları, çocukların hangi kavramları algılamakta olduklarını sistemli bir biçimde kontrol edebilmenin çok zor olduğunu söylüyorlar. “Hedlight Projesi”'nin standart geliştirilmesini sağlayacak bir kriter olarak değil, çocukların bilgisayar ile nasıl öğrendikleri üzerine çalışabilecek bir deney olarak görmekteler. Sonuçta; eğitim ve bilgisayar uzmanlarına açıklamakta güçlük çekilebilecek veriler elde edildi. Lego/LOGO'nun tasarımında Ocko ile birlikte çalışmış olan ve M.L.T.'ın bilgisayar bölümünden mezun Mitch Resnick şöyle diyor: “Testlerin sonuçları; çocukların ezber yoluyla ne kadar iyi öğrendiklerini gösteriyor ve eğitim anlayışına soyut gerçeklerin ve kuralların bu kadar geniş yer kaplayışını açıklıyor” ve devam ediyor; “Ama çocukların gerçekten öğrenmeleri gerekenler nelerdir -asıl öğrenme süreci- işte bunun test edilebilmesi çok zor. Öte yandan; çalıştığınız çocukların öğrenme merakı ve heyecanı içerisinde olup olmadıklarından da emin Resnick'in sık sık söylediği gibi, “oyun” Headlight Projesi için sadece dört harfli bir kelime anlamı taşımıyor. Çocuklar, araştırarak, keşfederek ve hatalar yaparak öğrenmeye yöneltiliyorlar. Hata yaptıklarında, neyin yanlış gittiğini bulmaları, düzeltmeleri ve devam etmeleri isteniyor. Ocko, “Böylece çocuklar yanlış yapmaktan korkmaları gerekmediğini öğreniyorlar”” diyor. Aynı şey öğretmenler için de geçerli. Papert Headlight'deki -matematik, bilim, sosyal bilimler ya da İngilizce- öğretmenlerini, deney yapma, eğitimlerini bilgisayar ile sürdürme ve sonra da sonuçları gözleme yolunda yüreklendiriyor. Papert bu çalışmalardaki konumunun herşeyi bilen bir başkanlık değil,danışmanlık olduğunu düşünüyor. “Stratejiniz öğretmenlere ne öğreteceklerini öğretmek değil. Bunu yapmaya yeltenen zaten çok...” diyen Papert, şöyle devam ediyor: “Dünyanın en iyi öğretmenlerini bulmamız sonra da onların öğretim yöntemlerini bilgisayara vermemiz gerekmiyor, hattâ biz Hennigan'da bunun tersini yapıyoruz.” Papert, Headlight Projesi'nin 1960'ların “açık” sınıflarını geri getirmeye yönelik bir atılım olduğunu söylüyor. Yalnız, bu sefer, öğretmenler çok daha güçlü ve çekici bir çalışma ortamına ve farklı bir yaklaşıma sahipler. **1960'ların özgür-okul hareketi biraz o dönemki politik hareket ile bağlantılı oluşundan biraz da bazı konuların zorlamadan nasıl öğretilebileceğini kimsenin bilmeyişinden başarısızlığa uğradı. Bilgisayarlar sayesinde ikinci bir özgür-okul atılımı için çok daha iyi konumdayız.”
Bazı gözlemciler ise gelişmelerin olumlu yanlarından o kadar emin değiller. M.L.T.'de bilgisayar alanında profesör olan Joseph Weizbenbaum, eğitime biraz daha açık ve biraz daha az sert bir yaklaşım getirmenin iyi bir fikir olduğunu söylüyor. “Seymour gerçekten daha iyi bir öğretim yolu bulmuş olabilir. Ama bunun bilgisayarlarla ilgisi diye soruyor. “Eğer bir ilgisi yoksa, bilgisayar- İara gereğinden fazla önem vermek, esas konuyu; yani eğitim sistemini yeniden temelden oluşturma ve çocukların doğal öğrenme isteklerini saklayan sosyal problemlerle ilgilenme gereğini gözden saklayabilir.” Weizenbaum'a göre; “Çocuklar aç olduklarından, evde hırpalanmalarından ya da başka nedenlerle okulda motive edilemeyebilirler. Kısaca bilgisayarların devreye girmesi, çocukların neden okula motive edilemeyebilecekleri sorusunu gündemden kaldırıyor. Bir sosyal problemi teknolojik probleme dönüştürüp teknik araçlarla çözmeye çalışıyor. Bu anlamda; bilgisayar, toplumumuzun ilerleme yönüne ve gençlerini eğitme biçimi: ne ilişkin önemli soruların sorulmasının engellenmesine hizmet ediyor.”