Recursion'ın Yeri
kendinize bir sorun bakalım, “R sıradan bir küme mi, yoksa kendisini yutan türden mi?” Cevabın, “R ne sıradandır, ne de kendisini yutar; çünkü her iki cevap da paradoksa gider” olduğunu göreceksiniz. Deneyin! Fakat, eğer R ne sıradan, ne de kendisini yutan türden değilse, nedir? En azından patolojik bir şey. Ama bu tür kaçamak cevaplar kimseyi tatmin etmez, tabii. Bu yüzden, insanlar kümeler kuramının temellerini daha bir ciddiyetle incelemeye başladılar. Bu incelemede hayati önem taşıyan sorularsa, “Sezgisel “küme” kavramımızda nasıl bir terslik var? Sezgilerimize gereğince tekabül eden ve paradokslara düşmeyen sağlam bir küme teorisi üretebilir miyiz?” idi. Sayı teorisinde ve geometride olduğu gibi, burada da sorun sezgiyi formelleştirilmiş ya da aksiyomlaştırılmış akıl yürütme sistemleriyle bağdaştırma çabasında yatmaktadır.
Russell'ın paradoksunun şaşırtıcı bir türü de, küme yerine sıfatlar kullanarak yapılan “Grelling paradoksu”dur. Dildeki sıfatları “dörtheceli”, “beceriksiz” ve “malumatfuruş” gibi kendini-tanımlayan ve “besleyici”, “eksik”, “çiftheceli” gibi kendini-tanımlamayanlar olmak üzere iki kategoriye ayıralım. Şimdi, “kendini-tanımlamayan”'ın da bir sıfat olduğunu kabul ederek, bu sıfat hangi sınıfa aittir? Öyle görünüyor ki, bu paradokslarda ortak bir suçlu var, o da kendine-atıf, ya da “kendi üzerine dönme”. Yani, bilgisayar programlarından “recursion” diye tanıdığımız özellik. Öyleyse, madem amaç paradoksları tamamen ortadan kaldırmak, neden kendine-atıfı ve buna olanak veren her şeyi menetmiyoruz? Bu öyle göründüğü kadar kolay değil, çünkü kendine-atıfın nerede geçtiğini tam olarak saptamak çok zor olabilir. Mesela, Giritli bir filozofun “bütün Giritli filozoflar yalancıdır” demesini hatırlatan şu iki cümleyi ele alalım: Aşağıdaki cümle yanlıştır. Yukarıdaki cümle doğrudur. Bir arada alındığında, bu cümleler bir paradoks etkisi yaratıyorlar; oysa, ayrı ayrı bakarsak, ikisi de zararsız, hatta potansiyel olarak yararlı cümleler. Bu durumda “suç”'u cümlelerden birine yükleyemeyiz. Suç birbirlerine “işaret” etme biçimlerinde yatıyor. Aynı şekilde, İniş Çıkış'ın her bir bölgesi de pekâlâ doğrudur; imkânsızlığı, bu bölgelerin bütünsel olarak bir araya getiriliş biçimi yaratır. Kendine-atıf yalnız doğrudan değil, dolaylı da olabildiğine göre, her iki türünü birden ortadan kaldırmanın yolunu bulmak gerekiyor - tabii, eğer kendine-atıfın bütün kötülüklerin anası olduğu düşünülüyorsa.
RECURSION'IN YASAKLANMASI
Russell ile Whitehead böyle düşünüyorlardı; nitekim dev Principia Mathematica da kendi kendine atıf yapmayı mantık, küme ve sayı teorisinden kovmaya yönelik bir eserdi. Sistemlerinin ana fikri şuydu: Bütün kümeler bir “tipler hiyerarşisi” oluşturacak şekilde düzenlenmiştir. En düşük “tip”'ten bir küme yalnız “nesneler”'i içerebilir, kümeleri içeremez. Bunun bir üzerindeki küme yalnızca nesneleri ve en düşük tipten kümeleri içerebilir. Yani, genelde, her küme yalnızca daha düşük tipten kümelerle nesneleri içerebilirdi. Her küme belirli bir düzeydeki bir tipe ait olduğu için, hiçbir küme kendisini içeremez, çünkü bunu yapabilmesi için kendi tipinden daha yüksek bir tipe ait olması gerekir. Böyle bir sistemde yalnızca “sıradan” kümeler bulunur; dahası, bizim eski R -tüm sıradan kümelerin kümesi- sonlu tiplerden hiçbirine ait olmadığından, artık küme olarak kabul edilmemektedir bile. Öyleyse, nereden bakarsanız bakın, “Recursion'ın ilgası kuramı” diye de adlandırabileceğimiz bu tipler teorisi, küme teorisini paradokslardan kurtarmakta başarılı olmuştur; fakat, ancak yapay-görünümlü bir hiyerarşi getirmek ve -tüm sıradan kümelerin kümesi gibi- belirli türden kümelerin oluşmasına imkân tanımamak pahasına... Tipler teorisi Russell'ın paradoksuyla başa çıkmıştı, ama yalancı Giritli filozof paradoksuna ya da yukarıdaki örnekle, birbirine gönderme yapan iki cümleye karşı elinden bir şey gelmiyordu. Küme teorisinden ötesiyle uğraşmayanlar için bu kadarı da yeterliydi; ama, genelde paradoksların elimine edilmesiyle ilgilenenler için, dilde sarmallanmayı yasaklayacak yeni bir “hiyerarşikleştirme” gerekli görünüyordu. Böyle bir hiyerarşinin en altında, yalnızca belirli bir alana atıfta bulunabileceğiniz bir nesne dili yer alacaktı. Nesne dilinin kendi özelliklerine (örneğin gramer kurallarına, ya da bu dilde ifade edilen belirli bir cümleye) atıfta bulunmak içinse, bir üst-dil'e başvurulacaktı. Yabancı dil öğrenen herkes dilde böyle iki ayrı düzeyin varlığını hissetmiştir. Sonra, üst-dilden sözetmek için bir üst-üst-dil olacaktı, vb. Her cümlenin hiyerarşide belirli bir düzeye ait olması şarttı. Dolayısıyla da, herhangi bir ifade eldeki düzeylerden hiçbirine uymuyorsa, anlamsız addedilecek ve unutulacaktı. Ama şimdi bizim şu birbirlerine işaret eden iki cümlemizi tahlil etmeye çalışalım. İlk cümle ikincisinden söz ettiğine göre, daha yüksek bir düzeyde bulunması gerekiyor. Ama, aynı şekilde, ikinci cümlenin de ilkinkinden daha yüksek bir düzeyde bulunması lazım. Bu imkânsız olduğuna
AMOİa&YDI9DY
göre, her iki cümle de “anlamsız”. Daha açık konuşmak gerekirse, katı bir dil hiyerarşisine dayanan bir sistemde bu tür cümleler kesinlikle kurulamaz bile. Ama dil gibi hayatın tümüne nüfuz eden bir alanda böyle bir hiyerarşi tamamen saçma geliyor. Bir takım şeylerden söz ederken dil hiyerarşisinde bir aşağı bir yukarı sıçrıyormuş gibi görmeyiz kendimizi. “Bu kitapta tipler teorisini eleştiriyorum” gibi gayet basit bir cümle, bu sistemde çifte yasak altındadır. Birincisi, “bu kitap”'tan söz etmektedir, ki bunun ancak bir üst-dilde yapılabilmesi gerekir; ikincisi de, ben demektedir, oysa benden söz etmeye hiç mi hiç hakkı yoktur! Bu örnek, tanıdık bir bağlama alındığında tipler teorisinin ne kadar saçma göründüğünü ortaya koymakta. Paradokslara karşı benimsediği çare -her türden kendine-atıfı tamamen yasaklamak- tam bir vur deyince öldürmek vakası sergileyerek, hiçbir kusuru olmayan bir sürü ifadeye anlamsız damgası vuruyor. Bu arada, “anlamsız” sıfatının linguistik tipler teorisiyle ilgili tüm tartışmalar (mesela, şu okuduğunuz paragraf) için de kullanılması lazım, çünkü belli ki bu tartışmalar düzeylerden hiçbirinde -ne nesne dilinde, ne üst-dilde, ne üst-üst-dilde, vb.- geçemezler. O halde, sırf teoriyi tartışma konusu etmek bile, onu düşünülebilecek en ciddi şekilde ihlal etmek olacaktır! Bu teorilerin, sıradan, günlük dille değil, formel dillerle uğraşmak üzere üretildiği söylenebilir, tabii. Böyle bir savunu doğru olabilir, ama bu da ancak böyle teorilerin son derece akademik olduğunu ve özel ısmarlama sistemlerde ortaya çıkan paradokslardan gayrısına pek hükümlerinin geçmediğini gösterir. Üstelik, ne pahasına olursa olsun paradoksları elimine etme çabası, hele son derece yapay formalizmler yaratmayı da gerektiriyorsa, tüm ağırlığı donuk bir tutarlılığa vermekte ve hayatı da, matematiği de asıl ilginç kılan dolambaçlı, tuhaf şeyleri çok hafife almaktadır. Tutarlılığı korumak tabii ki önemli, ama bunun için uğraşırken kendinizi muazzam çirkin bir teorinin içinde bulursanız, bir terslik olduğunu anlamanız gerekir. İnsanın akıl yürütme yöntemlerini sisteme bağlama konusuna bu yüzyılın başında gösterilen yüksek ilgi, işte matematiğin temelindeki bu tür sorunlardan kaynaklanmıştır. Bu sorunlar özellikle matematiğin mantığın bir dalından ibaret olduğuna (ya da tersine, mantığın matematiğin bir dalından ibaret olduğuna) yürekten inananları etkiliyordu, ki bunların sayısı da hiç az değildi: Nitekim, sırf bu soru -“Matematikle mantık birbirinden ayrık mıdır, yoksa aynı mı?”- bile, yoğun tartışmalar doğurmaktaydı. Matematiğin bu şekilde incelenmesine üst-matematik -ya da, matematikle mantık böylesine içiçe girmiş olduğuna göre, üst-mantık adı verildi. Üst-matematikçilerin birinci ve en önemli uğraşı, matematiksel akıl yürütmenin gerçek doğasını belirlemekti. Hangi işlem yöntemleri kurallara uygun, hangileri aykırıdır? Matematiksel akıl yürütme her zaman “doğal dil”'de (yani Fransızca, Latince ya da normal iletişimde kullanılan herhangi bir dilde) yapılagelmiş olduğundan, hep bir muğlaklık riski taşımıştı. Kelimeler farklı insanlar için farklı anlamlar taşıyor, farklı imgeler çağrıştırıyordu. Her türlü matematiksel çalışmanın yapılabileceği ve herhangi iki matematikçinin önerilen bir kanıtın geçerli olup olmadığı konusundaki anlaşmazlığı çözüme bağlamakta yararlanabilecekleri, düzenli, tek bir notasyon oluşturmak akla uygun ve hatta önemli görünmekteydi. Bunun içinse, evrensel olarak kabul edilebilir nitelikteki akıl yürütme tarzlarının, en azından matematikte geçerli oldukları ölçüde, baştan sona sisteme bağlanması gerekiyordu.
TUTARLILIK VE EKSİKSİZLİK
İşte, Principia Mathematica'nın hedefi de buydu. Matematiğin tamamını, hem de çelişkisiz olarak, mantıktan türetme iddiasındaki Principia Mathematica herkesin hayranlığını kazanmıştı kazanmasına, ama kimse ne (1) Russell'la Whitehead'in belirlediği yöntemlerin gerçekten de matematiğin tamamını kapsadığından, ne de hatta (2) bu yöntemlerin kendi içlerinde tutarlı olduğundan emin olamıyordu. Russell ve Whitehead'in yöntemleriyle, hiçbir matematikçinin asla çelişkili sonuçlara varamayacağı her türlü kuşkunun ötesinde kesin miydi? Bu soruyu özellikle rahatsız edici bulan seçkin Alman matematikçisi (ve üst-matematikçisi) David Hilbert, dünya matematik (ve üst-matematik) çevrelerini, Principia Mathematica'da tanımlanan sistemin hem tutarlı (çelişkisiz), hem de eksiksiz olduğunu (yani, sayı teorisindeki her bir doğru ifadenin P.M.'de çizilmiş olan çerçeveden türetilebileceğini) kesin olarak -hatta belki de Russell'la Whitehead'in belirlediği yöntemleri kullanarak- kanıtlamaya çağırdı. Öyle kolay üstesinden gelinecek bir iş değildi bu; üstelik, bir anlamda döngüsel de sayılabilirdi: akıl yürütme yöntemlerimizi, tam da bu yöntemlere dayanarak nasıl doğrulayabiliriz? İnsanın kendi sırtına tırmanması gibi bir şey bu.
Elbette Hilbert de bu ikilemin tamamen farkındaydı. Bu yüzden, tutarlılığın ya da eksiksizliğin yalnızca “sonlu” akıl yürütme usullerine (yani, matematikçilerin çoğunun benimsediği küçük bir akıl yürütme yöntemleri dizisine) dayanarak kanıtlanabileceğini umduğunu belirtmişti. Bu şekilde, matematikçilerin kısmen de olsa kendi sırtlarına tırmanabileceklerini, yalnızca yöntemlerin küçük bir bölümüne başvurarak matematiksel yöntemlerin tamamının sağlıklı olduğunun ispatlanabileceğini umut ediyordu. Bu bize pek dar kapsamlı bir hedef gibi görünebilir; ama, yüzyılımızın ilk otuz yılı boyunca, dünyanın en büyük üst-matematikçilerin birçoğu bu konuyla uğraşıp durdular. Otuzbirinci yıldaysa Gödel'in makalesi yayınlandı ve Hilbert'in programı bir anlamda tamamen yerle bir oldu. Bu makale yalnızca Russell'la
Whitehead'in önerdiği aksiyomatik sistemde onarılması imkansız “delikler” bulunduğunu açığa çıkarmakla kalmıyor, daha genel olarak, sayı teorisiyle ilgili bütün gerçeklerin de ancak ve ancak tutarsız bir aksiyomatik sistemden türetilebileceğini ortaya koyuyordu. Dahası, makale P.M.'de anlatılan türden bir sistemin tutarlılığını kanıtlamaya çalışmanın boşuna olduğunu da göstermekteydi: eğer böyle bir kanıt yalnızca P.M.'in içerdiği yöntemler aracılığıyla bulunabilecekse, o zaman -ki bu Gödel'in çalışmasının en garip sonuçlarından biridir- P.M.'in kendisinin tutarsız olduğu anlaşılacaktı! Bütün bunlar yetmezmiş gibi, Gödel Eksiklik Teoremini ispatlarken de recursion'dan kaynaklanan paradoksların her türlü saldırısına karşı kale kadar sağlam olduğu sanılan bir yere, Principia Mathematica'nın tam ortasına, Giritli yalancı filozof paradoksunu getirip bırakmıştı! Kısacası, Gödel'in eseri Principia Mathematica'yı yıkmadıysa da, Russell ve Whitehead'in başlangıçtaki hedeflerinin hayal ürünü olduğunu ortaya koyarak, üst-matematikçilerin gözünde eserin çekiciliğini son derece azalttı.
BABBAGE, BİLGİSAYARLAR, YAPAY ZEKÂ
Gödel'in makalesi yayınlandığı sırada, elektronik dijital bilgisayarların icadına da pek bir şey kalmamıştı. Mekanik hesap makineleri yeni bir fikir değildi. Onyedinci yüzyılda, Pascal ve Leibniz sabit işlemleri (toplama ve çarpma) yerine getirecek makineler geliştirmişlerdi. Ne var ki, bu makinelerin hafızası yoktu, yani, günümüz terimleriyle, programlanabilir değillerdi. Makinelerin hesap alanındaki muazzam potansiyelini ilk farkeden kişi, Londralı Charles Babbage (1792- 1871) oldu. Neredeyse Dickens'ın romanlarından fırlamış bir tip olan Babbage, yaşadığı süre içinde asıl ününü Londra'yı “sokak serserileri”'nden temizlemek için yürüttüğü ateşli kampanyaya borçluydu. Bu serserilerin başında da, onu deli etmeye bayıldıkları için gece gündüz kapısının önünde serenad yapan ve adamcağızın her seferinde öfkeyle sokaklara uğramasına sebep olan laternacılar geliyordu. Bugün Babbage'ın çağının yüz yıl ilerisinde bir adam olduğunu görüyoruz: modern bilgisayarların temel ilkelerinin mucidi olduğu gibi, gürültü kirlenmesine karşı da ilk savaş açanlardan biri olmuştu!
İlk icadı olan “Fark Makinesi”, “farklar yöntemi”'yle çeşitli türlerden matematiksel tablolar üretiyordu. Fakat, daha Fark Makinesi'nin tek bir modelinin olsun üretilmesini beklemeden, Babbage bütün ilgisini çok daha devrimci bir fikir üzerinde yoğunlaştırmıştı bile. Bu fikir, bir “Analitik Makine” tasarımıydı. Bu konuda, pek de mütevazi sayılmayacak bir üslupla, “Herhalde bugüne değin insan zihnini meşgul etmiş en dolambaçlı ve en çapraşık yoldan ulaştım bu fikre” demekteydi. O güne kadar tasarlanmış tüm makinelerden farklı olarak, Analitik Makine'nin hem bir “depo”su (hafızası), hem de bir “değirmen”'i (hesap yapma ve karar verme birimi) olacaktı. Bu birimlerse, aklın almayacağı bir karmaşıklıkla birbirine bağlanmış binlerce dişli silindirden oluşacaktı. Delikli kartlarda yazılı bir programın denetiminde akın akın değirmene girip çıkan sayılar canlanmaktaydı Babbage'ın hayalinde. Bu fikrin esin kaynağıysa, kart denetimiyle son derece karmaşık örgüler üreten Jacquard dokuma tezgâhı idi. Babbage'ın zeki ama talihsiz Kontes dostu, (Lord Byron'ın kızı) Lady Ada Lovelace, şiirsel üslubuyla, “Jacquard tezgâhı nasıl çiçekler ve yapraklarla dokuyorsa, Analitik Makine de cebir örgüleri dokuyor.” diye yazdı. Ne yazık ki, şimdiki zamanı kullanmakta fazla acele etmişti, çünkü A.M. hiçbir zaman yapılmadı ve Babbage derin bir hayal kırıklığı içinde öldü. Babbage kadar Lady Lovelace de Analitik Makine'nin icadıyla insanoğlunun mekanik zekâyla oynamaya başlamış olduğunun farkındaydı. Özellikle de, eğer (Babbage'ın, araç kendi depolanmış programını değiştirdiği zaman ortaya çıkan recursion'ı tanımlamak için kullandığı terimle) makine “kendi kuyruğunu yiyebiliyor”sa... 1842 günlüğünde, Lady Lovelace, A.M. “sayılardan başka şeylerle de uğraşabilir,” der. Babbage satranç veya üç-taş oynayacak bir otomat yaratmayı hayal ederken, o, Babbage'ın Makine'sinin dönen silindirlerine perde ve armoniler yüklenirse “her kapsam ve karmaşıklıkta, ayrıntılı ve bilimsel müzik eserleri besteleyebileceği”'ne işaret etmektedir. Ama, yanlış anlaşılmaya karşı da hemen önlemini alır: “Analitik Makine'nin herhangi bir şey yaratmak gibi bir iddiası kesinlikle yoktur. O yalnızca bizim ona verebildiğimiz emirleri yerine getirir.” Yapay hesabın kudretini gayet iyi anlamakla beraber, Lady Lovelace zekânın yapay olarak üretilmesi konusunda pek iyimser değildi. Fakat, bütün ileri görüşlülüğüne karşın, elektriğin boyunduruk altına alınmasıyla doğacak olan potansiyeli nasıl tahayyül edebilirdi ki? Bilgisayarların -hem de Pascal, Leibniz, Babbage veya Lady Lovelace'in düşlemeye cesaret bile edemeyeceği türden bilgisayarların- çağı yüzyılımızda başladı. 1930 ve 1940'larda ilk “dev elektronik beyinler” tasarlandı, yapıldı; ve bunların aracılığıyla, daha önce birbiriyle hiç ilişkisi olmamış üç alan, aksiyomatik akıl yürütme, mekanik hesap çalışmaları ve zekâ psikolojisi, bir noktada buluştu. Aynı yıllar, bilgisayar teorisinin koşar adım gelişmesine de sahne oldu. Bu teoriyse üst-matematikçilerle çok yakından ilişkiliydi. Nitekim, bilgisayar kuramında Gödel'in Teore-
1898'de Hollanda'da Leeuwarden'de doğan Maurits Cornelis Escher, 20. yüzyılın, belki de en görsel sanatçılarından biridir. Özellikle taşbaskıları ile ünlü Escher'in neredeyse her yapıtı, bizi kendi algılama süreçlerimiz üzerinde düşünmeye, algılarımızın gerçekliği yansıtma yeteneğini sorgulamaya çağırır. Ama bunu söylemek bile Escher'in çok sevdiği ve bu yazının ana konusunu oluşturan paradokslardan birinin içine girmek oluyor. Kendi üzerimizde düşündüğümüzde, düşünen kim oluyor, düşünülen kim? Escher'in neredeyse her yapıtı böylesi bir recursion paradoksu içerir. Kendi üzerine dönmeye çalışan her şey, sonunda hem kendisi hem başkası olmak zorunda kalır. Üst kata çıkan bir merdivenin hareketini üst kattan alt kata inerek tekrarlamak mümkün değildir - merdiven kendi başlangıç noktasına hem geri dönebilir hem dönemez. Kendi üzerine kapanmaya çalışan bir düğüm ancak imkânsız bir mekânda kendisine kavuşabilir.
mi'nin Alan Turing tarafından geliştirilmiş olan ve tasavvur edebileceğimiz en güçlü bilgisayarda bile kaçınılamaz “delikler” olduğunu ortaya koyan bir benzeri bulunmaktadır. İşin komiği, tam da bir yandan bu acaip sınırlar keşfedilirken, öte yandan da yaratıcılarının kehanet kudretini gitgide geride bırakacak güçte gerçek bilgisayarlar üretilmekteydi. Vaktiyle, bundan beşyüz yıl sonra tekrar dünyaya gelip yeni çağda rehber eşliğinde üç günlük bir bilim gezisi yapabilmek uğruna ömrünün geri kalan bölümünden seve seve vazgeçeceğini söylemiş olan Babbage, ölümünden yalnızca bir asır sonra gelinen noktayı görebilse, bu yeni makineler ve onların beklenmedik sınırları karşısında herhalde heyecandan dili tutulurdu! 1950'li yıllara gelindiğinde, mekanikleştirilmiş zekâ sanki insanoğlu'nun parmaklarının hemen ucunda gibiydi; ne ki, aşılan her engelin arkasından, gerçek bir düşünen zekânın fiilen yaratılmasını önleyen yeni bir engel çıkıyordu. Biz ona yaklaştıkça hedefin böyle uzaklaşmasının altında yatan sebep neydi? Zeki davranışla zeki-olmayan davranış arasında tam bir sınır çizmeye imkân yok; hatta, muhtemelen kesin bir sınırdan söz etmek bile saçma. Fakat, hiç kuşkusuz, şu nitelikler olmadıkça zekâ da olmaz: * durumlara çok esnek bir şekilde tepki göstermek; * elverişli koşullardan yararlanabilmek; * muğlak veya çelişkili mesajlardan bir anlam çıkarabilmek; * bir durumun değişik unsurlarının birbirlerine oranla önemlerini tespit edebilmek; * aralarındaki farklara karşın, durumlar arasındaki benzerlikleri görmek; * eski kavramları yeni şekillerde bir araya getirerek yeni kavram sentezleri oluşturabilmek; * yeni fikirler üretebilmek.
Görünürde, burada bir paradoks var. Bilgisayarlar doğaları gereği dünyanın en esneklikten uzak, isteksiz ve kuralcı yaratıklarıdır. Bütün hızlarına karşın her biri bir bilinçsizlik anıtıdır. O halde, zeki davranış nasıl programlanabilir? Berbat bir terimlerde çelişme vakası değil mi bu?.. Bunun çelişki falan olmadığı, yapay zekâ programının başlıca tezlerini oluşturuyor. Bu yazının en önemli hedeflerinden biri de, her okuyucunun görünürdeki bu çelişkiyi karşısına alıp tadına varmasını, evirip çevirmesini, parçalarına ayırmasını, onun iyice içine girmesini sağlamak; ki okuyucu formelle informel, canlıyla cansız, esnekle esnek olmayan arasındaki sözde kapanmaz uçurum üzerine yepyeni bakış açılarına ulaşsın. Yapay Zekâ (YZ) araştırmaları da işte bundan ibaret. YZ çalışmalarının tuhaf tarafıysa, insanların upuzun kuralları katı bir formel sistem içinde birbiri arkasına dizerek, esneklikten uzak makinelere esnekliği öğretmeye uğraşmaları... Peki ama, zeki davranış deyince kastettiğimiz her şeyi ne tür “kurallar” kapsayabilir ki? Hiç kuşkusuz, bütün o değişik düzeylerin her biri için ayrı kurallar gerekiyor. Bir kere, bir sürü “düpedüz” kural olmalı. Sonra, “düpedüz” kurallarda değişiklik yapmak için “üst-kurallar”, üst-kurallar'ı değiştirmek için de “üst-üst-kurallar” olmalı, vb. Zekânın esnekliğini sağlayan, farklı kuralların ve kural düzeylerinin inanılmaz çokluğudur. Bu kadar farklı düzeylerde bunca çok kuralın gerekli olmasının sebebine gelince, yaşamda her canlı birbirinden tamamen farklı milyonlarca durumla karşılaşır. Kimi durumlar stereotipik tepkiler doğurur; bunlar için “düpedüz” kurallar yeterlidir. Kimi durumlar stereotipik durumların bileşiminden oluşmuştur; bu yüzden, “düpedüz” kurallardan hangisinin uygulanacağına karar vermeyi sağlayacak kurallar gerekir. Kimi durumlarsa sınıflanamaz; bu yüzden, yeni kurallar icat etmek için başvurulabilecek kurallar gereklidir, vb., vb. Hiç kuşkusuz, zekânın özünde doğrudan ya da dolaylı olarak kendi kendisini değiştirebilen kurallar içeren tuhaf recursion'lar yatıyor. Ve bazen zihnimizin karmaşıklığı öylesine başdöndürücü görünüyor ki, insana zekâyı anlamanın hiç yolu yokmuş, yukarıda tanımlanan çok-düzeyli anlamda bile olsa herhangi türden bir kuralın bir yaratığın davranışlarını belirleyebileceğini düşünmek yanlışmış gibi geliyor.
TUNA ERTEMALP
Yeni yazı dizimize hoşgeldiniz. Konumuz, COMMODORE 64'e bağlanan disket ünitesi 1541. Gerçi hepinizin 1541'i olmadığını biliyoruz. Ancak böyle kullanışlı bir alete sahip olan okurlarımızı yalnız bırakamazdık. Hem daha disket kullanımına geçmemiş COMMODORE 64 kullanıcıları, belki bu dizimizden sonra fikirlerini değiştirirler, kim bilir? Daha önceki sayılarımızda, yeri geldikçe disket ve disket sürücüsü kullanımı hakkında çeşitli programlar ve yazılar sunmuştuk. Eğer onları dikkatlice okumuş ve incelemiş okuyucularımızdansanız, dizimizi izlemek size hiç de zor gelmeyecektir. Gene de herşeyi adım adım ve en basit seviyeden en üst seviyeye doğru çıkararak anlatacağız. Dizimizin genel bir çerçevesini çizmek gerekirse... İlk bölümde, yani şimdi, kayıt araçlarının geçmişini ve bugününü (biraz da geleceğini), türlerini, yapılarını, farklılıklarını göreceğiz. Bu bize, bir disket ünitesinin ne olduğunu ve nasıl çalıştığını ileride daha rahat anlamak açısından sağlam bir temel oluşturacak. Sonraki bölümleri tamamen VC 1541'e ayıracağız. Disket sürücünüzü kutusundan çıkarmanızdan başlayıp basit kullanımlarıyla devam edeceğiz, LOAD ve SAVE işlemleri gibi. Sonra işin daha incelikli kısımlarına geçip, diskete komut göndermenin yöntemlerini göreceğiz. Sonra sıra gelecek değişik dosya türlerini tanımlayıp kullanmaya. Böylece disket sürücümüzü BASIC yardımı ile nasıl sömürebileceğimizi(!) tamamen görmüş olacağız. Ondan sonra sıra gelecek bilgilerin disket üzerinde nasıl kaydedildiğini görmeye. TRACK ve SECTOR düzenlerini inceleyeceğiz. Haa, sırası gelmişken, bu iki kavramın ne demek olduğunu, eğer bilmiyorsanız, birazdan göreceksiniz. Eveet, bu inceleme de bitince, ilk yapacağımız iş bu düzeni BASIC yardımıyla nasıl emellerimize alet edebileceğimizi görmek. Bu arada yaptıklarımızın sonuçlarını daha rahat görmek için bir de “Disket Monitörü” kullanmaya başlayacağız. Disket yapısının ıcığını cıcığını çıkarınca da dizimiz bitecek. Ama ondan sonra da muhtemelen Ayhan Kalaylıoğlu'nun ileri programlama yöntemleri ve makina dili kullanımıyla disket üzerinde neler yapabileceğinize dair yazısı başlayacak. Herhalde çok heyecanlı olacak!.. Artık başlayalım... Bilgisayarların ilk çıkışından bu yana en büyük sorunlardan biri, bilgisayara verilmesi gereken ve bilgisayarın işleyip bize geri sunduğu bilgi yığınlarının nasıl saklanacağıdır. Bunun için ilk kullanılan şeyler kağıt ve kart oldu. Tıpkı bugünkü teleks makinaları gibi, şeritler veya kartlar üzerine delikler delerek bilgisayarla haberleşme yapılıyordu. Bu kartlar günümüzün bilgisayar terminallerinin ve programlarımızı sakladığımız kayıt araçlarının yerini tutuyordu. Ana işlem ünitesine programları göndermek için, program önce özel aletlerle delikli kartlara geçiriliyor ve bu kartlar bilgisayara bağlı bir okuyucu makinaya takılıyordu. Bilgisayar da programı, tıpkı bugün kaset veya disketten yaptığı gibi, kartlardan okuyordu. Ve gene tıpkı bugün kaseti veya disketi sakladığınız gibi, o günlerde de çekmeceler dolusu kart saklanıyordu. Tüm bu zahmetli günlerin üstünden sadece 20 yıl gibi kısa bir süre geçti. Sonra günün birinde manyetik özelliklerin kullanılması akla geldi. Manyetik bir yüzeyin üzerine gene manyetik bir kafayla bilgiler yazılıp, yüzey üzerindeki parçacıkların manyetik yönünü algılayan bir kafayla da bilgi okunabilirdi. Bunun gerçekleşmesi bir devrim oldu. Artık daha az bir alan üzerine çok daha fazla bilgi saklanabiliyordu. Gerçi bu bilgi miktarı günümüz kayıt araçlarının yanında çok küçük kalıyordu ama gene de o dönem için çok büyük bir gelişmeydi. Manyetik araçların ilki bildiğimiz bantlardı. Ama o zamanlar müzik kasetleri değil de çok daha büyük ve kalın makara bantlar kullanılıyordu. Günümüzde de bu bantların daha hızlı ve gelişmiş olanları, bilgisayar sistemlerinin vazgeçilmez parçalarıdır. Bunun nedeni, RAM veya disket üzerinde aynı miktardaki bilgiyi saklamanın bant üzerinde saklamaktan
g i £ 8 s
manyetik kayıt
cihazlarındaki gelişme bilgisayarlara daha ucuz ve kolay bilgi depolanmasını ve bilgiye daha kolay ulaşılmasını sağladı.
çok çok daha pahalıya çıkması. Bant sistemlerinin başlıca karakteristiği okumanın ve yazmanın aynı sırada yapılması gerekliliği. Bir bilgiyi banda hangi sırada kaydetmişseniz o sırada da okursunuz. Bir dosyanın okunmasını ortada bırakıp başka bir dosyayı okumaya başlamak, sonra eski dosyaya geri dönmek mümkün değildir. Bu tür kayıt biçimine SE- (sıralı) depolama adı verilmektedir. Bu kayıt biçimini değiştiren araçların ilki bir silindirdi (drum). Çapı 40-80 cm. arasında değişen bir silindirin üstü tamamen manyetik bir madde ile kaplıydı. Silindir kendi ekseni etrafında büyük bir hızla dönüyordu. Silindirin üst yüzeyine çok yakın bir uzaklıkta bir okuma/yazma kafası vardı. Silindir yatay dururken, okuma/yazma kafası sağa sola hareket edebiliyordu. Bu hareketin ve silindirin dönmesinin oluşturduğu bileşke hareket, tüm silindirik alanın kullanılmasına izin veriyordu. Bu da, alan üzerindeki herhangi bir noktaya direkt ulaşılmasını sağlıyordu. Bu tür bir ulaşım ise RANDOM adıyla anılır. Ne yazık ki, bu araç çok pahalıya mal oluyordu. Çünkü, mekanik aksam ile silindir birbirine bağımlıydı. Kaset veya bantta olduğu gibi aynı alete değişik silindirler takılıp çıkartılamıyordu. Üstelik hafıza gereksinimi de artmaktaydı. Yeni bir alet bulunmalıydı. Bu kayıt aracından türetilen ve günümüzde de kullanılan bu yeni araçlar ise disk'lerdir. Bunları biraz daha ayrıntılı görelim. Yukarıda bahsettiğimiz silindiri dikey olarak tuttuğumuzu ve bir bıçakla yatay dilimlere böldüğümüzü varsayalım. Ortaya üst üste konmuş yuvarlak plakalar çıkacaktır. Şimdi bu plakaların (veya disk'lerin) her iki tarafını manyetik materyalle kaplayalım ve her iki plakanın arasına iki taraflı okuyup yazabilen bir kafa yerleştirelim. Tüm bu kafaları da ortak bir kola bağlayalım. Bu kolu da aletin motoruna. Ortaya çıkan şekli şematik olarak Figür: 1.1'de görebilirsiniz. Bu yöntemle hem kullanacağımız alanı büyüttük, hem de her kafanın sorumlu olduğu alanı küçülttüğümüz için, plakaların üzerindeki bilgilere erişim süresini kısalttık. Dilerseniz, şimdi de okuma/yazma kafası ile plaka yüzeyi arasında olup bitenleri daha yakın plana alalım. Bu bölgeye yaklaştıkça ilginç bir sonuca varacağız. Bir Jumbo jet için bir dağ ne demekse, küçük bir toz parçası, hattâ parmak izi, daha da kötüsü bir duman parçacığı bile okuma/yazma kafası için aynı anlamı taşır. Figür: 1.2'ye bir göz atın. Okuma/yazma kafası ile disket yüzeyine konabilecek yabancı maddeler arasındaki büyüklük karşılaştırması oldukça şaşırtıcı, değil mi? Bir uçak dağın üstünden geçip gidebilir, ama okuma/yazma kafası için bu söz konusu değil. Önce bu sorunun disk'lerde nasıl çözüldüğünü görelim. Daha sonra disket yapısına geçeceğiz. İlk önce IBM tarafından yapımı gerçekleştirilen ve Winchester adını alan, birden fazla plaka ve kafadan oluşan kayıt aracının çalışması için havaya, ama saf temizlikte havaya gerek vardır. Bu disk'ler düğmeleri kapatılıncaya kadar hiç durmadan (hızlı erişim için bu çok disk'in durması ve kalkması sırasında boşuna zaman kaybı olacaktır) dakikada 3000 dönüş yaparken aralarındaki hava ince bir hava yastığı oluşturur ve okuma/yazma kafaları bu yastık üzerinde yüzerler. Hattâ bu yastığı daha etkili hale getirmek için Winchester'lerde uçak kanatlarındaki flap'ların benzeri düzenekler de yer alır. Kaydın manyetik olarak yapıldığını söylemiştik. O ufacık okuma/yazma kafalarının üzerinde daha da küçük yarıklar vardır ve çok ince tellerden oluşan bir bobin yardımıyla bu yarıkta dünyanın manyetik bilgi yazılması ve okunması doğal olmayan yollarla yaratılan çok güçlü bir manyetik alan yardımıyla gerçekleştirilir.
alanının 1000 katı kadar güçte bir alan yaratılır. Ancak yarık çok küçük ve ince olduğu için bu alan çok uzağa gidemez. Bu nedenle disk yüzeyinin okuma/yazma kafasına çok yakın olması gerekir. Sonuçta bu alanın gücü değiştirilerek disk üzerindeki manyetik madde etkilenebilir ve bilgi disk yüzeyine yazılabilir. Okuma işlemi ise, disk'teki manyetik alanların okuma/yazma kafası üzerinde bir gerilim yaratması sonucu olur. Bu arada kafanın disket yüzeyinden uzaklığı ortalama olarak bir milimetrenin binde biri kadardır. Kafanın kazara disk yüzeyine değmesi veya bir toz parçacığını yüzey üzerinde sürüklemesi çok vahim sonuçlara yol açacaktır. Temizliğin önemi iyice ortaya çıktı. Bu temizliğin sadece disk yüzeyi ve onu saran hava için değil, Winchester'in yapıldığı tüm materyal için geçerli olması gerekiyor. Aracı oluşturan hiçbir parçanın zaman içinde parçacık, hattâ partiküller halinde bile artık yaratmaması gerekir. Burada en büyük sorunu mekanizmanın hareketliliğini sağlayan yağ oluşturur. Bu yağın disk yüzeyine ulaşmaması gerekir. Bunu uzay araçlarının motorlarında da kullanılan bir yöntemle çözmek mümkün olmuştur. Mıknatıslanabilir yağ kullanılarak ve motor aksamını da hafif mıknatıslayarak; yağın çok yüksek dönüş hızlarında bile motordan kopmaması ve durduğu zaman da yerçekimi ile aşağıya akmaması sağlanmıştır. Bir diğer sorun da, yüksek dönüş hızı sonucu aletin içindeki hava hareketinin yaratacağı hava basıncının dışarıdaki hava basıncı ile dengelenmesidir. Bunun için dışarıdan içeriye hava girmesi gerekir. Bu da kirli, yani tehlikeli hava demektir. Bunu önlemek için, aracın tüm hava girişleri sadece saf hava moleküllerini geçirecek kadar küçük delikleri olan bir maddeyle kapatılmıştır. Winchester'lerin daha da ayrıntısına girmeden esas konumuz disketlere dönelim... Winchester'lerde disk'ler bir taneden fazladır ve okuma/yazma mekaniği ile bir aradadır. Aynı mekaniği başka disk'ler için kullanamazsınız. Disketlerde ise durum daha farklıdır. Bu kez elinizde bir tek disket vardır. Mekanik ise ayrı bir aletin içindedir. Dolayısıyla aynı aleti değişik disketler için kullanabilirsiniz. Bu, disket kullanımını yaygınlaştırmıştır. Üstelik disketler disk'lere göre daha az duyarlıdır. Daha rahat taşınabilirler. Ancak her şeyin bir fiyatı vardır. Bir Winchester 120 Megabyte (120 milyondan fazla karakter) bilgi kapasitelerine çıkabilirken, bir disketin günümüzde ulaştığı en yüksek bilgi kapasitesi 1.2 Mbyte'dır. Her ne kadar 10MB'lik disketlerden bahsediliyorsa da, daha bunların pratik kullanımı başlamamıştır. Bu disketlerin kullanımı tek veya iki taraflı olabilir. Bu tamamen disk yüzeyinde manyetik madde olduğu anlamına gelmez. Her disketin her iki yüzü de manyetik madde ile kaplanmıştır. Ancak SS olanlarda sadece bir tek yüzey test edilmiş ve satışa sunulmuştur. DS olanlar ise iki tarafı da kalite kontrolünden geçmiş olanlardır. Bu nedenle SS veya 1S disketleri de iki taraflı olarak kullanabilirsiniz. Ancak diğer tarafın her an sorun çıkarabileceğini unutmayın. 1D veya SD (Single Density) ise, disketin üzerindeki manyetik kaplamanın tek yoğunluklu olduğunu gösterir. 2D veya DD (Double Density) ile de, kaplamanın çift yoğunluklu olduğunu belirtir. Ev bilgisayarları için genellikle SD disketler kullanılır. DD disketler iş bilgisayarlarının kullanımına ayrılmıştır. Bir de HD (High Density) veya QD (Quad Density) adıyla geçen disketler vardır ki, bunlar disket sürücüsüne bağlıdır. Örneğin 1541'in sadece bir tek okuma/yazma kafası vardır. Bu nedenle aynı anda disketin sadece bir tek tarafını kullanabilir. Ancak, COMMODORE 128'in disket sürücüsü, 1571'de iki okuma/yazma kafası vardır. Bu nedenle önü ve arkası aynı anda kullanılabilmektedir. Bu arada bir konuya daha değinelim. Disketlerin üzerinde 1S, SS, 2S, DS, 1D, SD, 2D, DD gibi kısaltmalar göreceksiniz. Bunların anlamlarını verelim. 1S veya SS (Single Sided), disketin tek taraflı kullanım için üretildiğini belirtir. 2S veya DS (Double Sided) ise çift taraflı kullanılabilecek disketleri belirler. Bir noktayı belirtmek istiyoruz. Bir disketin SS olması demek, onun sadece bir yüzeyinin 1.2 MB ve daha yüksek kayıt kapasitelerine ulaşmak için kullanılırlar. Gerek kalite, gerekse fiyat yönünden bize biraz büyük geliyorlar! Şimdi de dilerseniz bir disketin yapısına göz atalım. Figür: 1.3'de de görebileceğiniz gibi disket değişik katmanlardan oluşur. En dışarıdaki disket muhafazasının iç yüzeyi bir tür özel post ile kaplanmıştır. Bu post, disket yüzeyindeki zamanla birikebilecek yabancı maddeleri toplamaya yarar. Böylece okuma/yazma kafası ile disket yüzeyi arası temiz kalır. Disketin asıl önemli kısmı da plak şeklindeki manyetik parçadır. Üzerindeki bilgilerin okunması için, bilginin olduğu bölgenin disket muhafazasında yer alan pencerenin altına gelmesi gerekir.
YANDAN GÖRÜNÜŞ
1- Okuma-yazma kafalarını motora bağlayan ortak kol 2- Her bir plaka için okuma-yazma kafası ve ona ait kolu 3- Ortak eksen 4- Manyetik plakalar 2
1- Okuma-yazma kafası 2- Kir ve toz 3- İnsan saçı 4- Duman parçacığı
Kİ 5- Parmak izi - 6 Manyetik kaplama — ğ 7- Disket
1- Etiket 2- Yazma koruması 3- Orta delik ve kuvvetlendirici halka 4- İndeks deliği 5- Okuma penceresi 6 Oksidle kaplı polyester disk 7- Post 8: Sabitleştirme girintileri 9- Disket muhafazası
Figür: 1.3
Figürde de gördüğünüz gibi bir de indeks deliği var. Bu delik, disketin dönüş hızının disket sürücüsü tarafından tam olarak ayarlanmasını sağlar. Tam bu deliğin altına gelecek şekilde disket sürücüsünün mekaniğinde yer alan bir fotosel, bu deliğin dakikada kaç kere açık olduğunu saptar ve olası hız değişimlerinin hemen düzeltilmesini sağlayacak sinyaller üretir. Ancak 1541'de bu delik hiçbir işe yaramamaktadır. Deliğin üstlendiği senkronizasyon işlemi, 1541'de disketin üzerine belli aralıklarla yazılan manyetik kodlar yardımıyla sağlanır. Bunu daha ilerki bölümlerde göreceğiz. Disketin ortasındaki delik, onun mekanizmanın üstüne tam oturmasını ve dönüş mekanizmasına bağlanabilmesini sağlar. Bu bölgede mekanik sürtünme en üst düzeyde olduğu için, çoğunlukla sert bir kuvvetlendirici
manyetik kayıt
diskleri fiziksel yapıları gereği ve içindeki bilgiler nedeniyle iyi korunmalı ve saklanmalıdırlar.
halka ile takviye edilmiştir. Eğer disketinizde bu halka yoksa, tehlike sinyalleri çalıyor demektir. Sıra geldi disketin alt ve yan kenarlarında yer alan girintilere. Alt taraftaki iki küçük girinti, disketin mekanizma içinde yerinden kaymamasını sağlar. Yan taraftaki diğer girinti ise oldukça önemlidir. Bu girinti bir başka maddeyle kapatılmadığı sürece diskete bilgi yazılabilir. Ancak burası kapatıldığında, artık disketiniz yazılmaya karşı korunmuş olacaktır. Bunu da disket sürücüsündeki bir başka fotosel algılıyor. Tek taraflı disketlerin arka yüzünü de kullanmak istediğimizde, diğer kenara da bir delik açmamızın nedeni bu. Disketinizi korumak için onu direkt güneş ışınlarından, ultraviyole ışınlarından, aşırı kurak veya nemli ortamlardan, aşırı sıcak veya aşırı soğuk çevrelerden, mıknatıslardan ve meraklı ellerden uzak tutmanız gerektiğini de belirterek disketin fiziksel özellikleriyle ilgili bilgilerimizi tamamlayalım. Sıra geldi, bilgilerin disket üzerindeki mantıksal yerleşimine...
Şimdi, anlatacaklarımızı Figür'ün yardımıyla izlemeye çalışın. Okuma/yazma kafasının sabit durduğunu ve sadece disketin döndüğünü farz edelim. Bu durumda disketin yüzeyinin sadece belli bir kısmı kafanın altından geçecektir. Bu da bir çemberdir. Şimdi kafayı biraz dışarı çekelim. Yeni ve daha büyük bir çemberi okumaya başladık. Ve devam ederek, tüm disket yüzeyinin iç içe çemberlerden oluştuğunu söyleyebiliriz. Bu çemberlerin her birinin genişliği, okuma/yazma kafasının bir kerede kontrol edebildiği genişliktir. İşte bu çemberlerin her birine TRACK adı verilir. Track'ların uzunluğu dışarıdan içeriye doğru kısalır. Bu son cümle aklınızda kalsın, lazım olacak...
Disketlere ve tabii disk'lere de, bilgiler bloklar halinde yazılır. Bir blok genellikle 256 veya 512 byte uzunluğundadır. Bu kadar az bir bilgi için bir track'in tamamının kullanılması affedilmez bir savurganlık olurdu. Bu nedenle her bir track, kendi içinde daha küçük parçalara bölünmüştür. Bunlara da SECTOR adı verilir. Böylece disket üzerindeki herhangi bir blok, track ve sector numaraları verilerek adreslenebilir. Şimdi gelelim bir önceki paragrafın son cümlesinin önemine... Figür: 1.4'de de gördüğünüz gibi track'larla beraber sector'lerin de boyu içeriye gittikçe kısalmakta. Dolayısıyla, her sector'deki bilgi miktarının aynı uzunlukta olduğunu düşünürsek, bilgi kayıt yoğunluğu içeriye girdikçe artacaktır; aynı miktar bilgi daha dar bir alana yazılacaktır. Bunu sağlamak için de, daha içerideki track'lara geldikçe disk veya disket sürücüsü hızını yavaşlatacaktır. Bir başka yöntem ise, ki bu 1541'in izlediği yöntemdir, track'ları ve sector'leri içeriye doğru kısaltmak yerine, track başına düşen sector sayısını değişken kılıp, sector uzunluklarını sabit tutmaktır. Bu durumda, sector'ler Figür: 1.4'deki gibi pasta dilimlerine benzer bir düzen taşımazlar. En dıştaki track'da 30 sector varken en içtekinde sadece 10 sector olabilir. En içteki track ile eksen arasındaki belli genişlikteki bir alan boş bırakılmıştır. Burası artık bilgi yazmaya değmeyecek kadar kısa veya bilgi yazılması riskli bölgelerdir. Bu bölgeler, Winchester'lerde çok daha geniştir. Yüksek kayıt kapasitelerinin kaçınılmaz sonucu olan yüksek kayıt yoğunluğu, bunun nedenidir. Daha iç track'lara yazmak, zaten normalde yüksek olan yazım yoğunluğunu daha da arttıracak ve bilgi saklanmasının riskini arttıracaktır. Ancak daha az bilgi saklayan disketlerde bu tehlike çok küçüktür ve disket yüzeyinin daha geniş bir kısmı kayıt için kullanılabilir. İçeride kalan bu alan, Winchester'lerde bir tür park sahası olarak da kullanılır. Winchester'i elektrikten çektiğinizde, kafa kendiliğinden bu kullanılmayan alanın üzerine gelir ve orada kalır. Bunun nedeni, disk sistemlerinde kafa düşmesi (Head crash) adı ile anılan ve karşılaşan kişi açısından oldukça acıklı sonuçları olan bir olayı önlemektir. Bir disk'in kafası, sert darbeler sonucu manyetik yüzeyin üzerine düşebilir. Bunun sonucu aşikâr... Hiç olmazsa kullanım dışı zamanlarda bu tehlikeyi ortadan kaldırmak için kafa tehlikesiz bölgeler üzerine çekilir. Şimdi de diskete iyice yakınlaşıp bilgi birimleri olan bit'lerin diskete nasıl yerleştirildiğine bakalım. Figür: 1.5, iki tür kayıt biçimini şematik olarak göstermektedir. En sık rastlanan birinci şeklidir. Her bir track, yanındaki track'dan ince bir ara bölge ile ayrılmıştır. Her disket yüzeyi için bir tek okuma/yazma kafası yeterlidir. Ancak aradaki bölge nedeni ile değerli kayıt alanının bir kısmı kaybolur. İkinci şekil ise, bilgi paketlerinin biraz yatık bir düzende kaydedilmesine dayanır. Birbirine komşu iki track'ın bilgi birimlerinin kayıt edilme eğimi ters yönlerde olacağı için arada boş bir alan bırakmaya gerek kalmayacaktır. Ancak bu sefer de, iki tür eğimi okumak için, her disket yüzeyi için iki değişik okuma/yazma kafası gerekecektir. Eee, her şeyin bir fiyatı var!.. Dilerseniz, biraz da geleceğe uzanalım... Geleceğin kokusu daha bugünden ortaya çıkıyor. Disk, harddisk ve Winchester kullanımı gittikçe modernleşiyor. Hem boyutları küçülüyor, hem kayıt kapasiteleri artıyor, hem de gittikçe hızlanıyorlar. Bizim bugün kullandığımız disketler ise gittikçe tarihe karışmaya başlıyor. En başta 8 inch'lik çapları olan disketler sonra 5 1/4 inch'e dönüşmüştü. Ancak yeni çıkan aletlerde 3.5 inch'lik disketlerin kullanılma oranı gittikçe artıyor. Örneğin Commodore Amiga, Macintosh, IBM'in yeni modelleri gibi. Bu disketlerin en büyük özelliği, oldukça sert bir muhafaza içinde adeta kale gibi korunmaları. Ancak disk sürücüsünün içine soktuğunuzda bir kapak açılıyor ve disket ile kafa arasında bir engel kalmıyor. Çok da küçük oldukları için, kolayca taşınabiliyorlar. En basitlerinin kapasitesi bile bugün kullandığımız disketlerin 2-3 katı kadar. Darbelerden, nemden, ısıdan etkilenmiyorlar.
ÜSTTEN GÖRÜNÜŞ
41- Okuma-yazma kafası 2- Bir Track 3- Bir Sector 4- Kullanılmayan bölge 5- ortak eksen
Figür: 1.4
KAYIT BİÇİMLERİ
1- Bilgi birimleri 2- İki track arası boşluk
3- Birinci track 4- İkinci track
Figür: 1.5
Bunların dışında, CD-ROM adı altında yeni kayıt birimleri de piyasaya sunuldu. Bunların kapasitesi yüzlerce Megabyte düzeyinde. Genellikle iş bilgisayarlarına bağlanabiliyorlar. Büyüklükleri bir plak kadar. Ancak üstlerine 10 ciltlik bir ansiklopedideki tüm bilgileri kaydetmek mümkün. Daha şimdiden Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere, dünyanın ileri ülkelerinde ansiklopedik yayınlar kâğıdın yanısıra CD-ROM üzerinde de çıkıyor. Bu plakların özelliği, lazer ışını tarafından okunmaları. Üstlerinde manyetik hiçbir kayıt yok. Yeni çıkan CD plakları gibi çalışıyorlar. Üstlerinde ancak lazerin görebileceği değişik uzunlukta delikler var. Manyetik olmadıkları için tozdan, mıknatıstan, ısıdan, ışınımdan etkilenmiyorlar. Lazerle okunduğu için aşınma da yok. Hattâ suyun altına bile sokabilirsiniz. Tek kötülüğü, bir kere üzerine yazıldıktan sonra silinememesi ve değiştirilememesi.
Bundan sonra neler olabilir?.. Gelişmiş laboratuvarlarda holografi yöntemlerini veya biyolojik oluşumları temel alan, bir ölçüde beyni taklit etmeye çalışan, günümüzde hayal etmesi bile zor kapasite ve hızlarda çalışabilecek kayıt ürünleri ve yöntemleri tasarlanmaktadır. Sonuçlarını görmemiz hiç de uzun sürmeyebilir!..
N Tr RE
Track
1541'İN TRACK DÜZENİ
Track 2
Track |35
Türkçe karşılığı bellek ya da hafıza olarak çevrilen memory kelimesi, bilgisayarda bilgilerin kullanılabilecek uygun formlarda saklandığı birimler anlamına gelir. Bilgisayarda kullanılan bellekleri ana bellek (prime ya da main memory) ve depo bellek (storage memory) olmak üzere ikiye ayırırız. Örneğin RAM (Read Write Memory) ve ROM (Read Only Memory) ana bellek grubuna girerler. Bu belleklerde bilgisayarın icra ettiği programlar ve her an kullanabileceği kısa rutinler mevcuttur. Küçük sistemlerde kullanılan bellekler genellikle birkaç kilobaytla sınırlıdır. Kaset teyp, manyetik teyp, floppy disk ve hard disk ise depo belleklere birer örnektir. Bu bellekler, bilgilerin veya programların devamlı saklanması ya da bir yerden başka bir yere nakli esnasında bilgisayar tarafından kullanılır. Kapasiteleri tip ve modellerine bağlı olarak değişir. Bu yazıda ana bellek grubuna giren temel elemanlardan kısaca bahsedip depo bellek çeşitlerine ise ileriki sayılarda ayrıntılı olarak değineceğiz.