SPACE ACE

Raz-r bol ışıltılı, sesli ve cıvıl cıvıl görüntülerle insan ruhunu baştan çıkaran Arcade salonuna vardığımda günlerden cuma, rüzgarlardan muson, renklerden beyaz ve ülkelerden Türkiye'ydi. Seneyi tam olarak hatırlamıyorum. Ancak İstanbul'a en çok karın düştüğü sene. O zamanlar dışımdaki dünyanın benim için neyin önemli olup olmadığını belirlediği yıllar şimdi çok farklı da!!). Ergenlik döneminin ışıltısı ve coşkusu (sorunlarını boşverin) içinde yeni heyecanlar keşfetmenin son noktası sandığım bu yer beni atmosferi, oyunları, dizaynı ve o güne göre olan modern yapısıyla bayağı derinden etkilemiş ve bu etki bana Arcade bağımlılığı, jeton almak için para düşkünlüğü, para bulamayınca banka soygunculuğu, ırza tecavüz, kundakçılık, cinayet, gasp, organ hırsızlığı gibi yeni alışkanlıklar kazandırmıştı!!. Okuldan çıkar çıkmaz bazen kaçar soluğu burada alıyor ve cebimde ne kadar para varsa buradaki oyunları oynamak için harcıyordum. Bakir hayal gücümün çok ötesinde olan oyunları oynarken kendimden geçiyor, algı kapılarımı kapatıyor ve gerçeğin son parıltıları da bu kapının ardında bir bir eridiğinde kendimi kayıp cennetin kıyısına bir adım daha yaklaşmış hissediyordum (da o zamanlar böyle ifade edemiyordum işte). Algı kapıları tekrar dış dünyaya açılıp da düzmece gerçeklerle yüz yüze geldiğimde ise kendimi kahraman gibi hissediyordum. Ama şimdi anlıyorum ki yaşamın karşısına oyuncak bir silahla dikilen oyuncak bir kahramanmışım (itiraflarımı daha sonra kitaba alacağım!!). Neyse, Özellikle 2 oyun benim için yapılmıştı sanki: Dragon's Lair ve Space Ace. Laser Disc oyunlarının daha ne olduğunu bilmeden, bırakın Laser Disc'i daha teyp kaseti görmemiş olan ben (tamam attık!!), bu iki oyuna inandığım her şeyden daha çok inanıyor ve adeta tapıyordum. Gördüğüm bol renkli çizgi film animasyonları ve mükemmel ses diğerleriyle kıyaslanmayacak kadar güzeldi. Ve işin ilginci kontrol benim elimdeydi. Çizgi film karakterlerini oynamak bambaşka bir tecrübeydi. Bir bağımlılıktı, hastalıktı. Ayrıca pahalı bir hastalıktı. Oyunlar kaliteli olunca ve tabii kaliteli ve seçkinlere hitap eden bir yerde olunca jetonların da ucuz olması imkansız bir şeydi. Ama olsundu, parayı bir şekilde buluyor ve oyunlara tapmaya devam ediyordum. Bu iki oyunu bitirene kadar inanılmaz miktarlarda jeton ve para harcadım. Sonra yaz, Araplar ve yeni

SPACE ACE

yönetici (daha doğrusu yeni jeton satıcısı) geldi. Yazın gelmesi okulların kapanması demek, Arapların gelmesi bu gerzeklerin bu tip şeylerden anlamayıp oluk oluk para akıtarak bol jeton alıp oyunları bana oynatması demek ve yeni jeton satıcısı da kısaca sorun demekti ki ona biraz sonra kısaca değineceğim (Sıkılmıyorsunuz değil mi?). Bu sefer vaktim bol ama param azdı. Evrim hatası Araplar Etap Oteli'nde kaldığı için sürekli bu arcade salonuna geliyor ve oyunları anlamaları için benden yardım istiyorlardı. Ben de bu lavukları kazıklayıp bol jeton aldırıyor ve onları baştaki demoyla kandırarak oyunu oynadıklarına inandırıyor ve jeton iade yerine jeton attırarak hep aynı demoyu oynatıyordum. Tatmin olmuş bir şekilde defolup gittiklerinde ise alttaki jetonları alıyor ve sıra kendimi tatmin etmeye geliyordu. Taa ki yeni jeton satıcısı fark edene dek! İsmi Tansel'di. Kel kafalı, şık giyimli, işini ciddiye alan, sosyete tarafına ikiyüzlülük konusunda ihtisas yapmış, kıç yalayıcı kompleksli hıyarın tekiydi. Gözleri hapishane projektörleri gibi sağı solu sürekli tarar, burnunu ise av köpekleri gibi titreterek yabancı turist yani Arap kokusu almaya çalışırdı. Burnu o kadar büyüktü ki senelik hava ihtiyacını depolayabilirdi eşşoğlueşşek (duyuyor musun lan Tansel? Seninle yarım kalmış bir hesabımız var. Jetonlarımı ver!!). Bu kel, beni ilk gördüğünde sanki biyologmuş da yeni bir tür böcek görüyormuşçasına baktığını çok net hatırlıyorum. Bir gün oyuncak bir kutunun içinden fırlayan kukla gibi önümde beliren Tansel, plastik ördeklerin üzerine basınca çıkan sese benzeyen bir sesle bana: "hadi bakayım dışarı, hadi hadi.." dediğinde ben de en eleştirel ses tonumla ona "Ruhun karanlık yanıyım ben. Ben, yaşamış, yaşayan ve yaşayacak olan her varlığın ölümsüz yanıyım! Seni Varolmamanın kara boşluğuna yuvarlamak benim için çok basit bir iş" diyemedim tabii ki (bu kadar kelimeyi o zamanlar bir araya getiremiyordum). Onun yerine "Ben müşteriyim bir jeton almak istiyorum" dediğimi hatırlıyorum (salak herif, yani ben). Sonuçta kendimi dışarıda buldum. Ruhsal bakımdan dayak yemiş gibiydim. Bu bir hakaretti. Benim gibi bir her türlü yaratıkla boğuşmuş, uzayın derinliklerinde uğursuz garabetlerle mücadele etmiş ve dünyayı Borf'un hışmından kurtarmış bir Space Ace'i nasıl kovabilirdi bu kel? İçeri girip olmayan laser silahımla bu keli öldürüp üstüne tükürmenin ne kadar zevkli olacağını düşünüyorum şimdi (o zamanlar bol bol küfür etmiştim). Neyse bu hayal kırıklığı ve Space Ace ile Dragon's Lair'siz geçen bir iki hafta boyunca içeriye bir casus gibi sızma ve kendimi mümkün olan en uzun süre boyunca saklayarak bu oyunları oynama planları kurmakla geçirdim. Arap kılığında girmeyi bile düşündüm. Gündüzleri bir

Köpekbalığı gibi sinsice çemberler çizerek arcade salonunun her açıdan fotoğraflarını çekiyor (yalan!), Geceleri ise bilgisayardan Tansel'in polis sabıka kayıtlarına bakarak aleyhinde kullanmak üzere bir yanlış yapıp yapmadığını araştırıyordum (kuyruklu yalan!). Okulların açılmasına daha çok vardı. Bu sefer renklerden sarı, günlerden cumartesi, ülkelerden hala Türkiye ve kadınlardan ise ihtirasları ve aşırı mantıksız istekleri bedeninde girintiler ve çıkıntılar şeklinde somutlaşmış esmer bir afetti. Evet bizim kel Tansel günün yorgunluğunu yarıya indirmek için biraz önce tanımladığım afeti yardımcı olarak yanına almıştı. Bu, bazen şansın benden yana olduğunu gösteren mükemmel bir kanıttı. Bu, sabahtan öğle vakitlerine kadar Space Ace ve Dragon's Lair oynayacağım anlamına geliyordu. Ayrıca yeni yeni canlanan ve bir kimlik bulmaya çalışan cinselliğime yeni bir afrodizyağın katılımıyla 90-60-90 puanlık bir bonustu. O zamanlar cinsellik anlayışım bir elin parmakları kadardı (bu da başka bir hikayedir. Playboy'un yeni sayısında okuyabilirsiniz!!). Afet işe başlamıştı ve artık benim de işe başlama zamanım gelmişti. Bu kadın için ben yeni bir yüzdüm ve Kel Tansel'in bu kadına benimle ilgili bilgi vermesini istemiyordum. Zamanlama ve Strateji çok önemliydi. Tansel gelmeden orayı terk etmeliydim. Bir süre çok başarılı oldum. Fakat zamanın en mükemmel stratejileri bile siz farkında olmadan alaşağı ettiği maalesef acı bir gerçekti. Bir gün kel Tansel Space Ace'in en heyecanlı bölümünü oynadığım sırada aniden içeri giriverdi. Wells amcanın görünmez adamı gibi olsaydım sorun yoktu ama maalesef herifin projektörlerine yakalanmıştım. Tabii yine kapı dışarı edildim. Afetin de gerekli bilgiyi aldığı ve uygulamaya geçireceği kesin gibi bir şeydi. Bunu denemek için ertesi sabah tekrar uğradım. Afetin yanına gidip bir jeton istedim ve kalın dudaklarına yerleştirdiği küstah bir ifade ile “size jeton veremem" dedi. "Bana bak eksik etek, asabımı bozma çakarım tokadı" diyemeden "vermeyeceksin ki satacaksın, ben müşteriyim" dedim (o zaman dilime sakız olmuş müşteri kelimesi). Hayallerinizde sürekli yatay olarak göreceğiniz bu afet şimdi karşıma dikilmiş kel patronunun kendisine tanıdığı belli ölçülerdeki yetkilerini bir bir sıralıyor ve beni hem baştan hem de zıvanadan çıkarıyordu.

Ona mezardan gelen bir sesle "Ölüm ağır bir taş gibi, bazen kar tanesi; bu duyduğun ölümün ayak sesi" diyemedim her zamanki gibi (onun yerine afetin jenital bölgeleri ile ilgili bir takım cümleler sarf ettim içimden). Neyse çok uzattık. Ondan sonra uğraşlarım devam etti. Space Ace ve Dragon's Lair oyunlarını seyrek de olsa oynayabildim. Sonra... Yıl 1998... Aylardan Ağustos, dergilerden GameShow, renklerden Overdose siyahı ve editörlerden MEG'di. Her zaman ki gibi MEG yazarlara "sen şunu yaz, sen de şunu, şunu ve şunu" gibi emirler yağdırırken CD'lerin en altında kalan oyunu kimseye vermediğini fark ettim, ayrıca 6. hissimi çalıştırarak o CD'de bana tanıdık gelen bir şeylerin olduğunu da fark etmiştim. "Ver bakayım şu CD'yi bana" dediğimde MEG "sana ne olm sen oyun yazmıyorsun ki" gibi bir şeyler söylüyordu herhalde; çünkü Space Ace'i gördüğümde heyecandan ellerimin titremesini saklamakla meşguldüm. "Bu oyunu ben yazıyorum dedim". O da bana "olmaz onu Özgür yazacak" dedi ve ekledi: "hem ne alaka, bu öylesine bir oyun, seninle ne ilgisi var?". Ben de "Siz insanların hayal dahi edemeyeceği şeyler gördüm; hafif anılar konuşabilir ama derin anılar dilsizdir* diyemedim yıl 1998 olduğu halde (çünkü şimdi yazarken aklıma geldi!!). Neyse MEG'e kısa bir Space Ace nutku çektikten sonra Özgür hıyarının bu oyunu yazamayacağı, yazsa bile yüzüne gözüne bulaştıracağı ve böyle giderse ayvayı

( yiyeceğine inandırdım. Veeee Oyunu kaptım. Şimdi son sayının şerefine son kez olmak üzere Space Ace'e geçelim. Bilgisayardaki halini hiç beğenmedim bi kere. Tamam Laser Disc'den her şeyi almışlar ve doldurmuşlar bir CD'ye ama nerede o eski güzelim atmosfer? Minicik bir ekranda piksel piksel oynamak bana zevk değil acı verdi doğrusu. Halbuki Space Ace böyle olmamalıydı. Sanırım bazı güzel şeyleri anılarda bırakmak en iyisi. Oyun için söylenecek fazla şey yok. Bir tane kahraman var, bu iki kişilikli olanından. Zor zamanlarda büyüyor. Sonra bu kahramanın bir sevgilisi ve de onu kaçırıp dünyayı yok etmek isteyen psikopat kötü adam. Klişeler hazır. Yapmanız gereken Ace'i bir dolu maceradan sağ salim geçirip sevgiliyi kötü adamın (Yani Borf'un) elinden kurtarmak ve sonra da onu yok etmek. Öyle fazla bir oynanabilirlik beklemeyin. Yapacağınız hareketler kesin. Sağ, sol, yukarı, aşağı ve ateş. Bunları gerektiği yerde kullanıyorsunuz ve 1 saati geçmeden oyunu bitiriyorsunuz (yani ben bir saatte bitirdim işte, yeni oynayanlarda bu süre artabilir). Bazı yerlerine müdahale edeceğiniz bir çizgi film seyrediyormuşsunuz gibi düşünün. Oyunda sürekli bir akıcılık var. Bazı yerlerde refleksleriniz çok keskin olmalı. Yapacağınız hareketleri oyun size sarı bir flaş çakarak gösteriyor. Sonra da Borf'u... Neyse sonunu söyleyecektim ama şimdi zevkinizi baltalamayalım. Bakalım siz neler düşüneceksiniz oyun hakkında. Ama sanıyorum ki bu teknolojik çağda Space Ace'in sizde bazı izler bırakma şansı pek

BEREL UNKNOWN SOFTWARE

16 MB RAM 1CD 15MB HARDISK olmayacak. Oynayıp bi kenara atılma ve Tarih mezarlığına gömülme şansı daha fazla. Bilmiyorum farkında mısınız eskiden oyun oynamak daha zevkliydi. Hele bilgisayarlar eve girmeden önce. Teknoloji geliştikçe.. amaaaaaan, sıkıldım. Boş verin, oynayın ve bir kenara atın. Siz yeni bilgisayar jenerasyonusunuz. Yapmanız gerekeni yapın. Kel Tansel bir gün yanıma geldi. Her zamanki gibi Space Ace oynuyordum. Artık o kadar ustalaşmıştım ki oyunu hiç yanmadan bitirebiliyordum. Böylece hem oynayan hem de seyreden için görsellik ve heyecan oluşuyordu. Tansel oyunu bitirene kadar beni izledi. Kaktüse benzeyen suratında hayranlıkla karışık tezat bir ifade vardı. Ortamın ışıkları ve makinalardaki görüntüler kel kafasında puslu bir yansıma oluşturuyordu. Bana şöyle dedi "İşte yine bitirdin. Niye bu kadar çok oynuyorsun ki?" dedi. Ben de "Kendimle dünya arasına bir boşluk bırakmak için oynuyorum" diyemedim tabii ki; onun yerine "ne bileyim çok güzel bir oyun, zevk alıyorum" dedim. Sonra makinalar bozuldu, Tansel gitti öldü!!) afetler değişti ve o güzelim Arcade salonu bir gün aniden kapandı. Bir daha da açılmadı. Space Ace ve Dragon's Lair maceram şu manyak dünyada geçen en zevkli maceralarımdan biri olarak anılarımda kaldı... Bu güne kadar öyleydi. Bu günden sonra da öyle olacak... Bitti... Yarışçı

TANI Lı I M