PILGRIM
Retro bilgisayarişt baksanıza buraya. Madem bir iki kelime ilerlediniz durun bir dakika. İzin verin tahmin edeyim kimsiniz, neredesiniz. Örneğin kitapçının tekine girdiniz, Gameshow çıkmış, hayret ayın daha ikisi, oyunlara göz atarken, alıp almamaya karar vermediniz daha, Pilgrim'de neymiş öğrenmek için göz atan genç öğrencisiniz; emek vermiş Mert, saatlerini harcamış, kelimeler dizmiş, bir şeyler anlatmış diyerek keşke okuyanlardan bir olsaydınız anne, baba, kardeş (kardeş yok okuyamaz zaten, onun günahını almayalım), sevgililer (sevgili de yok, okumuyorlardı olanlarda zamanında belki de sorun burada), değilsiniz;
Pil
Gameshow'u her ayki gibi sorgusuz sualsiz aldınız, ancak tuvalete girdiğinizde okumaya fırsat buldunuz, ıkınıyorsunuz bir de "aa bu herif beni anlatıyor" diyerek utanıyorsunuz, yani utanan ve de ıkınansınız; Emin, sen de okuyorsun bu yazıyı kesin ama dergi çıkmadı daha, sen ekran karşısında, anlamsızca "Ne yazmış bu hıyar (Polat haklı valla)" diye düşünürken, tashih amaçlı okuma, patronsun; arkadaşınızda oyun oynarken, oyun sırası onda, etrafı karıştırırken "Bu dergi de ne, renkli bişi" diye daldınız derginin sayfaları arasına, "hangi oyun bu, ne diyor bu herif" gibisinden geldiniz bile bi paragrafın sonuna, hişt olm sıra sende, dalgınsınız; Şahin (bizim eski DM), sen okuyon mu len acaba, yok yok seni yazmayacağım buraya, adam yerine koymuş gibi oluyor bole, değil mi ama, adam | değilsiniz; aylardan Eylül, Engin Abla benim | yazıyı ancak okuyordur, bas çalmaya ara | vermiş, bi bakıvereyim eski dergilere neler | saçmalamışız diyen ablasın... | Gider bu böyle. Esas okuyucu, bundan sonra kalan, bundan sonra da okuyan, kelime aralarında yakalayan beni. Bundan sonrasına dayanmak o kadar kolay değildir. Ben bile okumam yazımın bundan sonrasını. Çünkü oyuna geçilmiştir, teknik bilgiler, oyunu beğendim mi, beğendimse neden beğendim ya da neresini sevmedim gibi gibi, bir de en kasan bölüm tam çözüm hep bundan sonra. Dedim ya ben bile bir kere okuyorum yazımın bundan sonrasını o da ancak yazarken işte, şimdi. Oyunun ismini anlamadım mı kasarım ben biraz. Pilgrim diyo, ne ola ki bu şimdi. Güya İngilizce biliyoruz, "Seyyah, Yolcu" demekmiş "Pilgrim" öle diyor Milliyet gazetesi kupon karşılığı Altın sözlük Türkçe-İngilizce. Adını kaptık tamam, fena değil, mütevazi ama ciddi bir isim, olabilir, eksi değil en azından. Açınca Cd'yi artık biliyoruz ki Pilgrim topu topu iki sidi. Eh, bu da iyiye işaret, Demek , öle grafiklorle, animasyonlarla ve | demolarla şişirmemişler bu işi. Belki de eli bir macera ki düzgün yüzü eli. Bu arada kafiye işine kaptırdım, yarım kafiye diye sattım tüm cümlelerin nesnelerini! Kapaktaki kargaşanın içinden "Paulo Coelho" ismi ister istemez gözüme çarpıyor. Bir yerlerden hatırlıyorum sanki bu ismi. Nasıl hatırlamam olur mu hiç son 2 senedir en çok satan kitaplar listesindeki Simyacı'nın yazarı bu. Hayır okumuştum, üstüne üstlük beğenmiştim de kitabı. Sonradan popüler oldun mu Türkiye'de boku çıkar ya hani, herifin kitapları yağdı raflara. Senaryosunu Paulo amcam yazmış. Tamam iyi bir yazar ama bir oyuna senaryo nasıl yazar acaba! Ya da bu oyunu ne kadar güzelleştirir. Senaryoyu bilemiyoruz daha oynamadık oyunu yine referans fena değil hani. Aa, firma da Infogrames. Hangi oyunları yapmıştı bu firma, şimdi bi anda gelmedi aklıma ama ben de ki intiba, ağırbaşlı, ciddi, güzel oyunlar yapar şeklinde. Oyunu install etmeden, ben cd'yi koydum ediyorum bu arada, siz uyuyorsunuz, Pilgrim bu ayki ikinci adventure (bkz. Starship Titanic) olarak beni pek kasmayacak, hatta değişik bir çizgi tutturacak gibi. Install ediyorum, o da ne ikinci cd'yi istemez mi! Allahım bu nasıl mantıktır, tamam koyarız ikinciyi de yani saçma geldi birden işte. Install da oldu, başlasak artık. Başladık da, bir rüya, yaşlı baba, krallar, bulmamız gereken bir adam
“ Petrus... Senaryo vahim. Tabi Paulo amca hayatın gerçekleri üzerine ©) kafa patlatıyor, oyunların >. | sürükleyiciliği üzerine değil. Oyuna başlarken başlangıç demosunun kısalığı da bir garip geldi bana. Meğer Trailler denen ikon uzun / demo içinmiş. Hades ile kavga falan köprüde hep orda. Şimdi | | hikaye biraz daha şekilleniyor kafamızda, biz genç Simon, babadan aldığımız görevle düştük yollara. Oyunun arabirimin de Bag Menüsünde taşıdığımız eşyalar; Item Menüsünde çevremizde olduğunun farkında olduğumuz, gördüğümüz eşyalar; People Menüsünde de karşılaştığımız, tanıdığımız kişiler var. Bu menülerdekilerin doğru birisi ile konuşurken konuşmanın konusunu değiştirebileceğimiz için maceramıza devam edebilmekte önemli bir noktayı oluşturuyor. Eğer maceramızda bir yerde fena sıkışırda ilerleyemezsek Hints ile de ipuçları isteyebiliyoruz. Bu ipuçları toplamda 40 taneler aklınızda bulunsun. Bol keseden harcamayın yani. Eneyelopedia'da da yaşadığımız çağın dini, yönetimi gibi konulardaki ansiklopedik bilgilerini bulacağız. Kimi yerlerde Keyword olarak karşılaşacağımız kelimelerin anlamlarını buradan araştırıp işimize yarayacak ipuçları elde edebiliriz. Yavaştan Petrus'u aramaya başlayalım isterseniz. Sıcak bir 1208 günü... Sıcaktan mı yoksa gece bir yerim açıkta mı kaldı nedir rüyamda bizim peder, Adalard'ı gördüm. Bizim peder bu aralar iyice yaşlandı, baksanıza rüyalarıma bile girmeye başladığına göre. Kütüphaneden, bir "manuscripten" ve Petrus adında bir heriften bahsettiğini hatırlıyorum. Hiç hayra alamet değil ama neyse ya ben şu hizmetçi kızı Elisia'yı sıkıştırayım bir köşede. Sıcak bir 1208 günü daha... Elisia da iyice su koyuvermeye başladı doğrusu. Şu özel ders hocalarından da sıkılmaya başladım. Koskoca saray da bi arkadaşım da yok. Yazın bu sıcak gününde ne yapsam acaba! Havalar hala sıcak, takvim desem keşfedilmemiş n'apalım: Sıcak bir 1208 günü daha... Kütüphaneye bi baksam mı ki, babam ne gizli pasajından bahsediyordu acaba? Yok yaa işim olmaz.
Girdik bi maceraya: Kütüphane... Kütüphaneye girdik bugün iyi mi! İyi değil çünkü çıkana kadar anam ağladı. Önce kapının yanındaki sandıktan aldım. Sonra şu gizemli kütüphanenin önünde durup kitapları karıştırmaya başladım. Soldaki bölmenin altındaki küçük boşluğa "Salome" isimli "scroll'u koyunca bir kapı açıldı. İçerisi çok karanlık olduğundan tırstım girmeyeyim ben buraya dedim ama kütüphaneden çıkamamanın verdiği zorunluluk ile girdim ve masadaki mumu yakıp "manuscript'i aldım. Babamın bana bıraktığı notu da okumadım değil tabi. Başımıza kadar bir olaya girdik ki sormayın gitsin. Havada macera kokusu var: Köprü... Düştük mü yollara, Toulouse'a. Bİr panayır sanki burası. Herkesi bir kez ziyaret edip isimlerini öğrendikten sonra... şu köprüyü geçmemiz gerektiği gün gibi ortada. Potronus ile biraz çene çaldıktan sonra yanındaki "machine"e bakıyorum, Potronus ile "machine" hakkında konuşuyorum. Köprüdeki tüccarı görüyorum. Kendisi ile Potronus, Pablo ve İsabeau'yu çekiştiriyorum. Arkasındaki eşyalarına bakıp "bucket'"ı alıyorum. Köprüden aşağı, sola, ileri, sağa da dönünce önüme çıkan kaya parçasını kova ile alıyorum. Tüccarın eşyaları arasındaki ipe kova- kaya ikilisini bağlayınca tüccarın sandığını kurtarmış oldum ama herifin sorunları bununla bitmiyor. Bize verdiği "yoke"u siyah öküz bağlıyorum. Şaklabanların karavanının diğer tarafındaki "whell"leri gördüğümden tüccara bunlardan bahsediyorum. Potronus'a tüccarın sandığını, "cask", soruyorum. Öküzlerin karşı tarafından köprünün altına inip Hermit ile konuşuyorum. Teknesine bakıyorum. Hermit'e teknesini ve sandığı soruyorum. Omzundaki fareyi gözden kaçırmıyorum. Potronus'a sırası ile fare, makinası diyorum. Elindeki ipek parçasını," silk purse", görüp onu da soruyorum. Hermit'in faresini bu ipek kumaş ile alıyor ve Potronus'un makinasına koyuyorum. Vakit geçirmeden Pablo'dan yardım istiyorum. Artık tekneyi kullanabilirim. Sandığı teknenin kıyısına bırakıyorum. Potronus'a danışuktan sonra karavanındaki ağırlıları ve boyayı alıyorum. Ağırlıkları sandığın yanına koyuyorum. Tekneye önce sandığı koyup boyaları teknede kullanıyorum. Sandığı alıp bu sefer ağırlıkları teknede sandığı koyduğum yere koyuyorum. Ve köprünün de durumunu gördükten sonra patron Potronus'a bu durumu bildiriyorum. Karavanın bu tarafındaki "poles"ları ve öküzleri de kullanıp kullanamayacağımızı da Potronus'a sorup karavandan ipi alıyorum ve kendisine gösteriyorum. İp deyince güzel Isabeauilk aklıma gelen kişi tabi. Köprünün durumunu ve ip fikrini İsabeau'ya anlatıyorum. Köprünün karşısından gördüğüm ağaçtan da bahsedince tamamdır bu iş. Havalar serinlese de bir yaz günü 1208'den: Toulouse... Toulouse'nin girişine, Bazacles kapısına varmam bayağı iyi durum aslında, ah şu guard olmasa! Kente girişte para istiyorlar. Ne kadar çağdaş bir uygulama. Guard ile konuştuktan sonra "smith shop"a gidiyorum. Buradaki tartışmadan sonra parfüm müşterisi bayan, "perfumer client", ile konuşuyorum. Guard'dan bahsedip "ipek kumaş peki? guard yani" diyoruz. Helal len bize, guard'ın kılıcı cepte. Kılıcı İspanyol Şövalyeye veriyoruz ve aldığımız paraları da guard'a... Esnaf ile muhabbet en güzeli: Market... Kapı kapı dolaşıyorum ama sabah bu seher vakti kapılar duvar sanki. Kentin diğer yerlerine gidiş kapanmış iki koruma ile, sonunda tek şans "merchant hall". Esnaf ahalisi ile bir muhabbet ki sormayın gitsin. "Caterer", "silkworker", "shoemaker" ile konuşuyorum. Ayakkabıcıya ipek işlemecisinden bahsediyorum. Sırada terzi var, terziye "Bernard?" diyorum. Dövizci herife bakıyorum. Altın paramı bozduruyorum. Üç çantaya bakıyorum. "Scale"in sağ tarafına diğer üç çantayı yerleştiriyorum. Sağ tarafı tutan sağ kolu düzeltiyorum. Eğer terazi dengesiz kaldıysa hafif olan üç çantayı alıyorum. Bu üçünden hangisinin en hafif olduğunu bulmak için tartmaya devam ediyorum. En hafifi seçiyorum.
Doğru çanta bize veriliyor. Çantayı herife gösteriyorum. Müzik aletleri yapan kişi ile konuştukta sonra soldaki müzik aletini gösteriyorum. Ve sağındaki küçük resme bakıyorum. İpekçiye kızını, "daughter", soruyorum. Aynı soruyu müzik aletçisine de sorup "silkworker", "law" ve "shoemaker" diye devam ediyorum konuşmama. Bu kez de ipekçiye "instrument maker" ve "shoemaker" diyorum. Burada olup bitenler hakkında bir fikir edinmeye başladım sanıyorum! "Ribbon"u ayakkabıcıya gösterdikten sonra terzinin sağındaki elbiseyi alıyorum. Parayı ona verdikten sonra elbiseyi "caterer"a veriyorum. Artık buradan çıkabilirim. Hadi çıktık şimdi ne yapacağız. Şu kırmızı tuğlalı, lambalı eve gidelim bakalım. Kapiyi çalıyorum. Hizmetçi kıza Paul'den bahsediyorum. Paul ile "Aymard", "Petrus" hakkında konuşuyorum. Muhabbet bir süre sonra müzik aletçisine kadar geliyo. Aldığım mektubu "hall"deki müzik aletçisine veriyorum. Dönüp bıçakçıya, "cutler", parayı ve Paul'ü soruyorum. Tekrar Paul'ün evine dönüp kapıyı çalıyorum. Mektubu okuduktan sonra soldaki guard'a gidiyorum. Cebimizdeki son parayı da guard'a vererek yoluma devam ediyorum. Serin değil yalnız Sernin: Aziz Sernin Manastırı... Abbot tarafında hareket etmemek üzere uyarıldıktan sonra önemli bir mektup buluyorum orada. Kapıya bakıyorum. "Furcoat"a gözüm ilişiyor. Koridorun sonuna kadar dümdüz devam ediyorum. Sola dönüp odaya giriyorum. Abbot ile karşılaşınca kullanıyorum. Mektubu okuduktan sonra Abbot'a da "Petrus"u soruyorum. Aziz Sernin ama hapishanesi de serin mi serin... Kötü bir tuzak ile düştük mü koğuşa. Hem de başkası da var burada. Mahkum ile konuştuktan sonra arkamdaki üç kübü alıyorum. Alttan başlayarak Haber, Bethel ve Yave sırası ile küpleri dizip mahkumun kasesini alıyorum. Kapıyı açıp diğer odaya geçmek içte bile değil. Heykele yüzümü dönüp kaseyi suya daldırıyorüm. Platformdan aşağı inip soldaki sandalyenin üzerinden üç mermiyi alıyorum. Bunları sepete koyuyorum. Sandalyeye oturarak kolu itiyorum. Daire şeklindeki odadaki 10 resmi doğru sıralayarak iki seri oluşturmam gerekiyor. İlk platform "ten plagues of Egypt", diğeri de "ten commandments". Bu işi başarabilmek için dini bilgimin iyi olması gerekiyordu, nafile. Hemen ansiklopedinin, "encyclopedia", "religion/christian cult" kısmından gerekli bilgileri öğrenip doğru sıralamayı sağlıyorum. Son platforma geldiğimde kola üç kez basıyorum. Kafiye bulamadım buna ama: Seremoni... Festivalin hazırlıkları çoktan başlamış bile. Eski dostlar Pablo ile güzel Isabeau gösterilerine hazırlanıyorlar. Isabeau ile konuştuktan sonra sağdaki perdeye gidip bakıyorum. Makinayı toplayacağım: Önce üç silindir parça, çekmece yerin, körük sol alta, baca çekmecenin soluna, depo sol ve yukarı. Şimdi perdenin solundaki sandığı açıp içindeki 4 elementi alıyorum. Soldaki guard'dan su şişesini, yanan çalıları da bez parçasının yardımı ile alıyorum. Yanan çalıları makineye boşaltıyorum, suyu da bacaya. Mineralleri de teker teker çekmeceye koyuyorum. Makinedeki ejderha şekline de bastım mı tamamdır. Körüklemeyi de unutmamak lazım. Isabeau'ya "heart"ı ve ipini verdikten sonra Pablo ile konuşuyorum (save ediyorum!). "Counsellor"daki "far-away love" şiirine
(save etmiştim!). "Counsellor"a Petrus'u Petrus'a da Diego ve Marc'ı. İş çığırından çıktı: Ipaneta Sırtı... Pyreneans'lara yolculuk sırasında ilk durağımıza geldik. Petrus ile beraber lpaneta ayrımında duruyorum (ekrandaki karakterlerin yerlerini ayarlayarak resmi tekrar oluşturuyorum). Kendi kolum, kendime "grow", "strong" ve "dream". Bilmem anlatabildim mi! Mösyö?: Roncevaux... Petrus ile beraber sonunda Roncevaux'a vardım. Manastırın kapısını çalıyorum. Diego ile uzunca konuştuktan sonra petrus ile Diego hakkında dedikodu yapıyoruz. Diego'ya sırası ile "Evet, Hayır, Hayır, Hayır" diyorum. Bu tartışmadan sonra inşaa halindeki ikinci kiliseye yaklaşıyorum altardaki haberciye, "messenger", bakıyorum. Ona durandal'ı soruyorum. İki uçlu makinaya yüzümü dönüp tekerlekleri çalıştıyorum, böylece solda haç sağda da korna çıkıyor. Platforma bakarken sağ duvarda kalan meşaleyi alıyorum. Ve onu delikteki kolun altına koyuyorum. Balmumunu ,"wax"i, alıyorum ve tahta bloğa sürüyorum. Aşağı ve ileri ilerledikten sonra kılıcı alıp merdivenlerden yukarı çıkıyorum. Türbe gibi odadan çıkıp küçük kilisedeki diğer girişi kullanıyorum. Kılıcı Aziz James'in eline koyuyorum. Kılıcı ve "staff"ı alıp türbe gibi odaya geri dönüyorum. Kılıcı merkezdeki slota koyuyorum. Şimdi de kapının önüne gidip sağa dönüyor ve ileri bir adım atıyorum. Sola dönüp aşağı bakınca soldaki deliğe "staff'ı koyuyorum. "Shell"i aldıktan sonra manastıra geri dönüyorum ve roncevaux'un girişinde, haçın üzerinde kabuk şeklindeki izlere "shell"i yerleştiriyorum. To be or Not To Be: Hamlet... Petrus ve William ile birlikte Pampluna Köprüsüne varıyoruz. Rüyamda Hades ile kılıç bakıyorum. Bu olmazsa diğerlerini denemeliyim düellosuna girdiğim köprüydü bu! Petrus ile konuşuyorum ve Petrus'un arkasındaki taşa bakıyorum. Sonra da suya... İşte Hades! Yüzümü Hades'e dönükken sağa dönüyorum ve köşeye doğru ilerliyorum. Kılıcımı suya sokup ilerliyorum ve çadıra giriyorum. Isabeau ile konuşup maviler içindeki adamla konuşuyorum (4 kez). Eve giriyorum. Masanın arkasına geçip masaya bakıyorum. Şişeyi alıp f ateşteki figur ile kullanıyorum. Soldaki yi erimiş m balmumunu alıp çemberin dışına bakıyorum, sağa, çizginin ötesine. Ruhu Petrus'a gösteriyorum. Woody Allen'ın filmine gittiniz mi: Kilise... İlerleyince bir kilise ile karşılaşıyorum. İçerde sadece rahibin odası var. Sütunun ardında soldaki kapıdan giriyorum.
Resmi alıp oradaki ar mektubu okuyorum. Dışarı | çıkıyorum ve haritayı altar'ın | arkasına koyuyorum. Harita 4 parçaya ayrılıyor ve iki harf: H ve T okunuyor. Giriş kapısının vw
| ARA solundaki kapağı açıyorum ve içindeki çekiç, çivi ve teli alıyorum. İlk kata dönüyorum. > "Staff'ı büyük deliğe koyup tekerlekleri H harfi belirene kadar döndürüyorum. H harfi belirince haritanın başına gidip çivinin tekini parlayan yere koyuyorum. Aynı işlemleri T için de yapıyorum. Her iki çivi a de aynı yerde olduğuna göre teli aralarına
N geriyorum. Agape isimli TA bir noktayı kestiğini VE kan | görüyorum. İlk kata dönüp bu beş harfi sırası ile diziyorum. Aşağı inip çan ipini alıyorum. İpi aldıktan sonra onu tuzağa koyuyorum ve ipi kullanıyorum. — Aşağı iner inmez kolyeyi, "amulet", alıyorum ve açıklamasını okuyup yukarı tırmanıyorum. Çok komik bence: Kale... Kaleye vardığımda gördüğüm veba ve ateş! Kaleye girip sağa dönüyorum ve demir sopayı alıyorum. Köprünün mekanizmasını çalıştırıyorum. | Zincire demir çubuğu sokarak dönüşü durduruyorum. Zinciri çekiyorum. Tahtanın önüne gidip zinciri tahta üzerinde kullanıyorum. Mekanizmaya dönüp demir sopayı alıyorum. Adadan içeri girip "crossbow'"u ve "axe"i alıyorum. Dışarı çıkıp asılı adamın önüne gidiyorum. "Axe" ile tahtayı, "crossbow" ile de asılı adamın ipini ve ilerleyip "staff'ı anahtarda kullanıyorum. Geri dönüp kalenin sol ucuna yana yere doğru gidiyorum. Külleri karıştırınca anahtarı buluyorum. İçeri geri dönüp kilidi anahtar ile açıyorum. Herifler çözümün bu kısmını kitapçığa koymuşlar iyi mi: Belibaste'nin Evi... Belibaste'nin Evi yarın orda. Oldukça garip görünüşlü bir yer, büyü ve tehlike! Eve giriyorum, yine de. Yeşil çömlek gözümden kaçmıyor. Labirentte sola dönüp sonuna kadar dümdüz devam ederken mavilere basmamaya özen gösteriyorum. Sağa dönüyorum, ileri bir adım, üçüncü sağa dönüp yolun sonuna kadar devam edip dönüyorum. Masaya ulaştığım zaman açıklamayı okuyup peyniri alıyorum. Yüzümü kapıya dönüyorum ve sudaki akse bakıyorum. Aksin tam üzerine dikkat ediyorum. Belibaste ile tartışmadan sonra fönüp kapıyı açıyorum. Tünele kadar ilerliyorum. Adaya ulaşınca beyaz heykelin arkasına gidiyorum. Kolonun alt tarafına bakıyorum. İçeri girip tırmanıyorum. Gözlere bakıyorum. Yön oklarını kullanarak hayaletlerden birini seçiyorum ve odaya giriyorum. Diyelim ki soldaki birini öldürdüm. Artık korunmayan kapıya doğru yöneliyorum. Kral bize kılıcı teslim edince kalkıp ortadaki hayalete yaklaşıyorum. İki kez saldırıyorum. Odaya, "chamber", ulaşınca kral ile konuşuyorum ve kendi eşyasını, "staff", bana veriyor. Kılıç ile kafesi kırıp içindekileri alıyorum. Dışarı çıkıp ilk "chamber"a gidiyorum. "Staff" ile kafesi kırıp yine içindeki iki eşyayı alıyorum. Artık üçüncü hayaleti görmeye gidebilir ve iki kez üzerine saldırabiliriz. Odaya girip kral ile konuşuyoruz ve bana kendi "axe'ını veriyor. Kılıç ile kafesi kırıp eşyaları alıyorum. Dışarı çıkıp ortadaki hayalete yaklaşıyorum, "salvation'ı verip eğilince "staff" ile vuruyorum. Artık buradan çıkabilirim. Kırmızı şövalyenin makinesinin önüne gidiyorum. "Peace"i üçüncü boruya yerleştiriyorum. İlk silindiri iki derece yukarda bırakıyorum, ikinciyi yukarı yerleştirip üçüncüyü de bir derece yukarı kaldırıyorum. Pedala basıyorum. Canavarın kırık vücudunun oradan küçük kavanozu alıyorum. Siyah şövalyenin altına gidip kafasına dokunarak ışığın çıkmasını sağlıyorum. Prizmayı kafasında kullanıp ışığa yön değiştirtiyorum ve kavanozu siyah kalpte kullanıyorum. Yeşil şövalyenin altındaki mezara gidip dokunuyorum. Katedralde Hades'le bana satranç oynamayı teklif edene kadar konuşuyorum. Kitabı iki kere kullandıktan sonra yeni parçalar çıkıyor. Kaleyi (Aziz James) oynuyorum. Kaleyi aynı çizgi üzerinde soldaki en son kareye oynuyorum. Aziz James'in heykeline gidip O'nda yardım istiyorum! Gölgesini görüyorum. Şimdi bu büyük üç yargıcın önünde doğru cevapları vermem gerekiyor: Cathars; Innocent Ili; King Philippe; Pierre de Castelnau; Diego d'Osma; İnnocent Ili; Abbot Arnault; Marc; Manuscript; Consolamentum; Perfects; Paraclete; Roland; Charlemagne; Ouest; Simon; Manuscript; Apocalypse; Isabeau; Evet ya da Hayır! Açıklama yapmak gerekli kasarsınız siz şimdi... Pilgrim'de eşyaları, kişileri birbirlerine klikleyerek kullanabildiğimiz gibi, Item Menüsüne alabildiğimiz için oyunun çözümünde bir sürü "klik klik" kullanmamak için "görüyorum, bakıyorum" gibi fiilleri çektim, fark etmişsinizdir, birinci geniş zaman. Artık bunları anlamak da size kalmış, muhabbet ederken birine birini anlatmak da aynı sorundu, başka fiilleri çektim, ayni kişiden geniş geniş. O kadar oynadık, bir yorum yapalım, ayıp olmasın zamana, Paulo Amca'ya: Simyacı, her ne kadar boku çıkacak kadar popüler olması ile kimi kişilere itici gelse de, gizli gizli de olsa, bir şekilde okuyun bence. Susanna Tamaro'nun "Yüreğinin Getirdiği Yere Git'i gibi "Simyacı" da kolay okunabilmesi ile kolay tüketime alışmış kişilere de ulaşabilmesinin yanında, anlam ve düşünce sorgulamalarında bulunanları da etkileyebilecek düzeyde, aman diim: Bence! Ama yorum Simyacı'ya değil, Pilgrim'e olacaktı. Paulo Amca yazmış ya senaryoyu bahane işte. Pilgrim, eski düzen adventure stili gösteriyor. Grafikler ve animasyon arasında boğulmadan ilerleyen, zorluk derecesi olarak mantıksızlık sınırında asla olmayan, çok çok da kolay olarak kolayca tüketilecek gibi durmayan bir oyun. Tabi, büyük bir produksiyon olmadığı için de kıyıda köşede kalmaya mahkum bence. Eğer keşfederseniz, iki cd, eskiye özlem biraz da derseniz, severim Infogrames'i ve ya Paulo Amca'nın hatırı var gibi nedenlerle, en azından benim tavsiyemle adventure meraklılarına alın, deneyin. Paulo Amca'nın senaryosunu yazdığı bir duyulsa, herkesin elinde aslında bu oyun: bilgisayarı olan olmayan, oyun oynayan oynamayan. Ee, çağımız "Marketting" çağı, çünkü: Size Matters! "Ne Alaka?!" Topçu
TNFROGRAMES ADVENTURE
Pentium 75
082