Bu sayfadaki yazılar
Sayfanın metni
Sayfa 60
Gözlerimi açtığımda başladı her şey. Morg gibi bir hastane odasının iğrenç beyazlığı değildi çıldırmama neden olan. Güleryüzlü davranan, yardım etmeye çalışan morg hemşiresinin "senden daha avantajlıyım" diyen gözlerindeki sahte melankoli de değildi. Her biri birer damar gibi kafama bağlı elektrotların yarattığı vantuz etkisi de öyle. Bir şeyler benim dışımda başkalaşmış ve sanki bulunduğum andan kovmuşlardı beni. Hiçbir yere ait hissedemiyordum kendimi. Güneş ışınları beni aydınlatmıyordu, zorlukla verilen sıvı yemekler benim metabolizmam için değildi. Rüzgar bile bana doğru gelirken yönünü değiştiriyordu. Kalbim atmıyordu, kanım akmıyordu; "Tehlikeyi atlattın, yakında düzelirsin" dedi morg kraliçesi hemşire. Sesi sanki ben suyun altındaymışım gibi boğuk ve uğultuluydu. Sadece baktım, çünkü sadece bakabiliyordum. Bir gün gözlerinizi açtığınızda sağ kolunuzun yerinde olmadığını görseniz ne hissederdiniz? Acı yok, kolumun alındığına ait bir kanıt da yok. Kolum yok. Hayır! Gözlerimi yüzlerce kez açıp kapadım. İnanamadım, inanmak istemedim, ısrarla reddettim. Gözümden dökülen yaşlar arasında sürekli baktım olmayan sağ koluma.
Garip morarmış bir çukur kalmıştı ondan geriye. Saatlerce gözyaşlarımla ıslattım orayı, belki yenisi çıkar, suyun tohumlara hayat verdiği gibi gözyaşlarımın orada bir yaşam belirtisi göstermesini bekledim. İçimdeki dayanılmaz isyan duygusu ancak sessiz çığlıklara dönüşüyordu. Güneş ışığının rengi gittikçe iğrençleşiyor, beyaz renk kolumdaki mor çukurla sesleri içimdeki çığlığı bastırıyordu "ben haklıyım" dercesine. Refleks bir hareketle sağ kolumu kaldırıp önüme gelen her şeye vurmak istedim. Eksik bir organın görevini diğeri yerine getirirdi dışarıdaki "haklı olan" hayatta değil mi? Sol kolumun görevini yerine getirmesini beklemek hakkımdı değil mi? Orada da bir çukur vardı, iğrenç mor-siyah karışımı bir çukur. Ellerimi delicesine sıkıp saatlerce haykırmak istiyordum. Ama ne ellerim vardı, ne de ağzım o anda. Çevremde var olmuş en ufak bir detay bile iğrenç beyazlığın içinde kaybolmuş; hıçkırıklarım, gözyaşlarım ve ben kalmıştık geride. Sadece boş boş bakıyor ve ağlıyordum. Çaresiz kalmanın ezikliği içinde ağlıyordum. Güneşe bakarak ağlıyordum. Halbuki o anda yaşam kaynağı olan Güneşe ne kadar ihtiyacım vardı. Hemen önümde duruyordu. Uzansam dokunacak gibiydim. Fakat ben daha bunu düşünürken bile Güneş "sana verecek ışığım yok" dercesine benden kaçtığında benliğimin yarısını çoktan kaybetmiştim. Fiziksel donanımlarımı yitirdiğim yetmiyormuş gibi şimdi de içimde beni yaşatmak için ihtiyacım olan şeyler kaçmaya, kaybolmaya başlamıştı. Kim yapmıştı bütün bunları bana? Ne hakları vardı? Yaşam adına beni ölü bir et parçasına dönüştürmeye ne hakları vardı? Ne yapabilirdim ki ölmekten başka? Kendimi toplamaya çalışarak hemşireye "Bana bir iyilik yapar mısın?" dedim. "Tabii yaparım, ne istemiştin?". "Benim ölmeme yardımcı olur musun?" artık ne dediğimi bilmiyordum. Tek isteğim o anda yok olmaktı. Güneşi görmemek, sesleri duymamak, hayata ait olan hiçbir şeye tanık olmamaktı. Hemşire sığ kafasının alamayacağı bu isteği duyduğunda irkildi, karşısına korku filmlerinden bir yaratık fırlamışçasına dehşete düştü: "Siz neler söylüyorsunuz? Çıldırdınız mı?" "Bakın Hemşire, şu halime dikkatli bakın. Gözyaşlarıma dikkatli bakın. Beni böyle yaşatmakla ödüllendirmiyorsunuz, cezalandırıyorsunuz. Bana iyilik yapacağınıza söz vermiştiniz. İstediğim iyilik bu. Lütfen!" "Beyefendi sizi öldürmemi istiyorsunuz düpedüz benden. Hayır yapamam, lütfen şu anda yeni ayıldınız, iyi değilsiniz. İsterseniz size bir sakinleştirici yapabilirim". Hayır anlatmam imkansızdı. Benim gibi hissedip beni anlaması imkansızdı. Hayatı boyunca monoton yaşamanın verdiği korkaklıkla benim bu isteğimi kabul etmesi imkansızdı. Sustum ve baktım. Bakmaktan başka yapacak bir şeyim yoktu. İçeriye iki doktor ve bir hemşire daha girdi. Hepsi beyaz. "Evet sargıları açma zamanı geldi" dedi içlerinden biri. Ne sargısıydı ki bu derken hemşireler bacaklarımda çoktan bir çalışma başlatmışlardı bile. Sargıları açtıklarında ise hissetmediğim şeylere yeni iki tanesi daha katılmıştı. Güneşin dışarıda ışıl ışıl yanması, hafif bir rüzgarın yarım kalmış bedenimi yalayıp geçmesi, yaşam seslerinin yükselerek ahengle odanın duvarlarında dans temsilcileri oldular" Osman Altındağ Saat 10.30: Şu dünyada var olan tüm insanların bir kez olsun yerinde olmak isterdim. Dünya görüşlerini, yaşam tarzlarını, bakış açılarını kısaca onlara ait tüm tecrübeleri yaşayıp test etmek isterdim. Ortak bir hayatı yaşayan insanların içlerinde yaşattıkları başka bir hayatın sınırları beni meraklandıran. İç dünyaların gizli saklı, bilinmeyen köşeleri. Bunları tecrübe etmek sanırım çok heyecanlı olurdu. En çok da yakın arkadaşlarımın yerine geçip kendime bakmak isterdim. Acaba onların kafasındaki ben nasıl bir şeyim? Beni gördükleri anda veya konuşmaya başladıkları anda o gizli saklı iç dünyalarındaki değişimi yaşamak isterdim. Başkalarının kafasındaki "ben" hakkında en doğru yanıtı böyle alabilirdim. Hatta düşündüğünün, veya konuştuğunun yanlış/doğru olduğunu bir iç ses olarak ona fısıldamak isterdim. Kendimi ona "kendimi nasıl tanıyorsam" ifade etmek isterdim. Güzel bir ütopya. Saat 12.00: İnsanların kafasındaki kişi imajlarına açıklama getirmek ne kadar zor. Kendi merceklerinden gördükleri her insan için kafalarında bir imaj var. Üstelik çoğu önyargılı, yanlış, çarpık. Bu imaj başkalarını tam ve doğru olarak anlamanın ne kadar imkansız olduğunu gösteriyor bana. "Bir şeyi kesinlikle bilebilir miyiz" gibi çetrefil bir felsefe sorusu gibi "bir kişiyi tam olarak anlayabilir miyiz" sorusu da yeterince karışık. Çevremde tanıdığım kişi kadar Polat saklı kafalarında. Ve maalesef oradaki Polat şimdiki Polat olmuyor hiçbir zaman. O Polat'lardan nefret ediyorum. Bir gün o kafalardaki Polat'ların ete kemiğe bürünerek karşılarına çıkmasını istiyorum. Acaba seçimleri kim olurdu. Ben? O? Saat 19.00: Sürekli bastırılmış isteklerin, arzuların dürtüsü içinde yaşayan bizler ne kadar mantıklı olabiliriz ki? Anlık değişmeler gösteren ruh dünyamızı mantığımızla ne kadar kontrol edebiliriz? İç dünyamızla dış dünya arasındaki çelişkiye kim son verecek? Ölüm galiba... Saat bilmiyorum: Karanlık odamın karanlık duvarlarında bir sürü şekil oynaşıyor. Hepsi karmakarışık, kopuk, düzensiz. Hayal gücümün tuzaklarından birisi olduğunu biliyorum ama durduramıyorum. Gözlerimi kapıyorum. Şekiller daha yakın fakat biraz daha düzenli gibi. Hatta hepsi bir yerlere oturmaya başladı. Tanıdık şeyler. Bildiğim şeyler. Düzensizlik ve kaos insanı tedirgin eder. Ama karanlıkta değil. Huzurluyum.
Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.
Sayfa 61
Herkese merhaba giriş yaptım size). Nasılsınız bu ay? Hazır mısınız? Bence hazırsınız. Evet fazla uzatmadan Overdose'a geçelim mektupların böyle başlıyor beyler, yani konuya değinmek için yazdım bunları). Bakalım bu ay gayet ciddi maddelerimiz neler: HİKAYE: Yaw arkadaşlar, niye hikaye göndermiyorsunuz ki? Bakın koskoca nobellik hikaye mi kestim sizin için. Orijinal sorularda gösterdiğiniz yaratıcılığı biraz da hikaye için gösterseniz keşke. Yoksa iş hikaye yazmaya gelince kalemleriniz mi paslanıyor. Ya da edebiyat alanındaki akut talihsizliğimiz Overdose üzerinde de dolaşıyor galiba. Neyse bu ay tek hikaye yukarıdaki Osman arkadaşımızdan geldi. Ellerine sağlık, güzel yazmışsın. Eğer yazdığın tüm hikayeler böyleyse senin kahramanlarına acıyorum. Hikayeni okurken biraz irkildim şahsen. Ama güzel olmuş. Özellikle karamsarlığı daha da güçlendirmek için tatlı bir rüzgar, parlak bir güneş ve beyaz rengi bolca kullanman bilinçli bir hareket mi yoksa? Hikayenin gidişi sırasında rastgele mi ortaya çıktı? Bir ara açıklarsan sevinirim. Evet beyler ve bayanlar hikaye bekliyorum. Unutmayın koskoca bir sütun sizin yazılarınız için süresiz hizmette. Bak bu fikir benden çıktığında MEG hıyarı benimle dalga geçmişti. Rezil olmayalım gıcığa. DİSKETTE MEKTUP: Diskette mektup kampanyasına beklediğimden daha fazla ilgi gösterdiğiniz için teşekkür ediyorum. Bu konuda da yüzümü kara çıkarmadınız (kime bilin bakalım?). Fakat ufak bir ayrıntıdan bahsetmek istiyorum. Bazı disketlerin içinden ya hiçbir şey çıkmıyor ya da çıkanlar çok garip abidik gubidik karakterlerle çıkıyor ve durumda onca emek harcanıp gönderilmiş disket de heba oluyor. En kötüsü de sonra suçlu ben oluyorum. "Efendim ben sana o kadar disket gönderdim, niye yayınlamadın". İşte okuyucular bu sebepten dolayı sizden ricam yazılarınızı Word'de yazıp doc formatında kaydedip ve mümkünse Türkçe karakterlerle yazar mısınız? SAYFA SAYISI: Overdose ısrarla ve ısrarla MEG gıcığından daha fazla sayfa sayısı talep ettiği halde bu sayfa sayısı artışı olmamaktadır. Röportaj kısmında da okuyacağınız gibi MEG Derginin sayfa sayısı artmadan Overdose sayfa sayısı artmaz, artamaz ve ben bu dergide olduğum sürece de artmayacak diyerek durumu iyice umutsuz hale getirmektedir. Gelen mektuplar ise şimdiki sayfa sayısının "n" katı olduğundan hepsini yayınlamak siz de takdir edersiniz ki imkansız oluyor. Bu yüzden mektup sahiplerinden ricam bizzat MEG hıyarına mektup göndererek (ona disket yollamayın sakın) bu durumu kınamak ve acilen ya derginin ya da dergi olmasa bile Overdose'un sayfa sayısının esefle ve ibretle artmasını istemektir (pek rica olmadı galiba). Beni dinlemiyor ama sizi dinleyecektir CD'de verin gibi şeyler yazmayın sakın).
Şimdilik bu kadar. Bakalım bu ay uygar dünya adına neler yapmışım: Ayın Oyunu: Bu ay çok ilginç, garip, uçuk kaçık bir oyun oynadım: Armed And Delirious. Oyun 4 CD'lik bir adventure. Granny teyzemizin başına (kendisi 80'lik delikanlı) Sci-fi'lara taş çıkartacak kadar saçma ve sapan bir dünyada, saçma ve sapan olayların içinde ailesini aramaya çalışıyor. Bu aslında normal bir Adventure değil. Hayal gücünüz, güneş yağınızı orasına burasına sürüp banyo yapan inekten nasıl kurtarmanıza, evinizin makasla kesilip evrenin bir köşesine atılmasını kendinize nasıl açıklamanıza, koskocaman klozet kapağını kapatmak için karıncalardan nasıl yararlanacağınıza yetmiyorsa siz en iyisi hemen en şirininden bir platform oyununa geçin. Yani uçuk kaçık, anlamlı anlamsız bir sürü bilmeceyi içinde barındıran acayip bir Adventure işte. Alın bence. Ayın Filmi: Bu ayın en iyi filmi ruh hastası yönetmen Oliver Stone'dan U-TURN. Yolda arabası bozulan bir serserinin hayatının kabusunu yaşatacak bir kasabaya düşmesini anlatan gayet akıcı, esprili ve sıradışı bir film. Özellikle karakterlerin tamamının ruh hastası olması, ve bundan doğan kara mizah özellikle filmi seyre değer kılıyor. Her filmiyle rahatsız edici mesajlar vermeye alışmış olan Oliver Stone, bu filmde bildik aşk, ihanet, güven gibi temaları kullanıyor. Fazlasıyla stilize bir sinema dili kullanan ve bunda gayet başarılı olan U-TURN'ü kaçırmayın diyorum. Ayın Albümü: Kesinlikle ama kesinlikle Dark Tranquillity grubunun yapmış olduğu "The Gallery" albümü. Şimdi bu da ne, kim diyeceksiniz di mi? Anlatayım: Bu günlerde beni bir Kuzey Avrupa Death Metali sardı ki sormayın. Klasik Death sound'undan apayrı olup da yine Death metal materyallerini kullanan yeni bir Death türü. En önemli özelliği de temiz bir vokal ve çok sert ritimlerin arasına serpiştirilmiş müthiş melodiler. İşte Dark Tranquillity'de bu türün en başarılı gruplarından. "The Gallery" albümünü ilk dinlediğimde çok farklı olduğunu kabul etmiş ve klasik death sounduna alışmış kulağımdan dolayı aradaki müthiş melodileri kaçırmıştım. Daha sonraki dinlemelerimde ise çok kısa zamanda müzik hayatımın her noktasına sızdı. Mükemmel riff'ler, sert ve temiz bir sound ve en önemlisi müziği çok farklı kılan melodik partisyonlar. Tam bir senfoni. Bu albüm mutlaka ama mutlaka alınmalı. Hatta Kamer'de yazı yazarken bu albümü dinleyip coşkuya kapılarak hayali davul çaldığımı ve bundan rahatsız olarak beni dövdüklerini anlattılar ama ben hiçbir şey hatırlamıyorum. Ayın Kitabı: Yine Kurt Vonnegut usta bir başyapıtla karşınızda: Kedi Beşiği. İnsanların yalan da olsa bir şeylere inanmakta ısrar ettiğini ve kandırılmaktan hoşlanmalarını anlatan mizahı bol bir kitap. Bunlardan başka toplum değerlerinin ti'ye alınışı, sahte bir dine inanan insanların trajikomik hali ve çarpıcı sonuyla Kurt Vonnegut usta yine yapacağını yapmış. Alınması mutlak olmalı derim ben. Bu arada Lawrence Block'un "Matthew Scudder" polisiyeleri çıkmaya başladı. Duyurulur. Ayın Patlağı: Timur Amerika'dan bir süre için geldi ve gelir gelmez patladı. Daha doğrusu patlattık. Tabii biliyorsunuz ki bunların içeriklerini açıklamam imkansız. Hayal gücünüzü kullanın artık. Önümüzdeki ay Mert patlayacak galiba. Ben şimdiden duyurumu yapayım. Ayın Kampanyası: Disket kampanyasına devam. Bu kampanya tutmaz diyenlerin rezil oluşlarını görmek çok hoş. Devam beyler ve bayanlar. Sizlerin sağduyusu en sağlam tahminlerin bile ötesinde olmaya devam edecek (bu gidişle yağcı olacağım galiba). Evet macera başlıyor. Son paragrafta buluşmak üzere şimdi buyrun: Selamlar ve Saygılar Üstatların Üstadı ZEBANİ, Bu sana, ikinci mektubum. Ancak bu ilki gibi kâğıtta değil. Diskette olduğunu görüyorsundur herhalde. İlk mektubumu yayımlamamıştın. Belki mektubumu disketle gönderirsem yayımlarsın (Yani kampanyana destek veri falan yok. Çünkü klavyeyle yazdıysam düzelt) mektup yazmak çok İşte sorular;
1. Sana biraz eski oyunlardan bahsetmek istiyorum. Bunlardan birincisi Descent II. Yaw kardeşim bu oyun kaç bölüm? Unutmadan bi de bu oyunun önemli cheat'lerini yazarsan sevinirim. 2. Bu oyunlardan ikincisi CRUSADER No Remorse. Bu oyun ne türe girer? Bu oyunu bitirebilmek için ortalama 50 saat o kadar sürüyor. (Gerçi o zamanlar ufaktık. Bu süre o zamanlar için uzundu) uğraştıktan sonra dandik bir demo ile son bulmamalıydı. Bana bu oyunun bitiş demosunu yazsana. Bakayım benim i ile tutuyor mu? 3. Ecstatica II'yi aldım. Almaz olaydım. Çünkü grafikler, başlangıç demosu ve en önemlisi konu son derece dandik. Bu oyundan daha önce yapılmış olmasına rağmen Time Commando her şeyiyle bu oyuna beş değil beş bin basar (Şaka Yapmıyorum). Eğer bu oyunun açıklaması elinde duruyorsa bana göndersene. 4. Redneck Rampage'i aldım. Install ettim. Oyunu çalıştırmayı denediğimde "Söz dizimi hatası" diye bir yazı çıktı. Bu ne demek oluyor? (Sakın bana "Kamer'de oyunlar şöyle. "Kamer'de oyunlar böyle..." gibi cevaplar verme. Yoksa, gelirim orayı başınıza yıkarım. Şakam yoktur)) 5. İşte size süper bi fikir. Siz derginizde "Çengel Bulmaca Sayfası" açmayı düşündünüz mü? Cevabı gönderen ilk 3-5 kişiye CD armağan edersiniz. Böylece hem -benim gibi- garibanları sevindirirsiniz, hemi de tirajınızı daha daha yükselterek milyonlara ulaşmanın zevkini yaşarsınız. Şaka yapmadığımı belirtirim. Bak bunu tehdit olarak söylemedim. Ama ötekilerde-özellikle 4. soru konusunda- çok ciddiyim) 6. "Tiberium Sun" nedir? Yenir mi? Bayan ise çıkma teklifi edeyim mi? (Çıktığım falan yok. İlgilenenler için adresim aşağıda). 7. Dergi kapağındaki geri sayım ne demek oluyor. Yoksa "00'inci sayıda bomba mı vereceksiniz. 8. Senin Soruna Cevap: İstemezdim. Çünkü lisede hiç "teşekkür" alamadım. (Hey gidi günler hey... Orta okulda hep "takdir" alırdım. Bizimkiler buna deli oluyorlar. Bilirsin ki delilerle uğraşmak zordur..... 9. Buradan bir şey söylemek istiyorum. "Sayın, Serdar"YAZACAĞIM İŞTE" Kargın, durumuna üzülme. Eğer dertleşmek istiyorsan bana yaz..." Bayanların ve Serdar'ın mektupları için adresim: Kanarya Mah. Bozdoğan Cad. No:52/1 K. Çekmece/İST Hasan "CAN" Orhan Zebani: İşte kampanyamıza gönülden destek veren Hasan arkadaşımızı hemen alkışlayalım (kampanyaya destek vermiyor ama ben sonra ona Nasıl? Ne kadar kolay di mi diskette yazmak? (sus, ben sana soracağım bunun hesabını). Bu durumdan memnun olmana çok sevindim. Hele bundan sonraki mektuplarını diskette yollayacağını duyduğumda gözlerimden süzülen yaşlara engel olamadım (hö?): 1- Walla oyunu oynamadım ama sırf senin için bizim yeni çaylak yazar Hüseyin'i bu işe görevlendirdim. Deli gibi oynuyor oyunu. Kesin ölecek. Cheat'leri içinde hıyar Mert'i görevlendirdim. Söylemezse kesin öldüreceğim (bu arada böyle sorular sorduğun için sana da bi tarife uygulamak lazım ya neyse!). 2- Crusader No Remorse tamamıyla İzometrik Arcade türüne giriyor. Diablo'nun arcade olanı yani. Walla 50 saat bana fazla geldi. Bizim burda Hüseyin'i bi kızdırdık, herif 2 saatte bitirdi oyunu ve bilgisayar bozuldu ve sonrada dayak yedi (ve Türkçeyi katletmeye devam ve bu ay Hüseyin'le uğraşacağım). Evet son demo biraz dandik fakat ben şimdi burda oturup da sana oyunun bitiş demosunu yazarsam MEG ve okuyucular birleşip mezara tersten sokarlar beni. Ölmemi mi istiyorsun? Beni sevmiyor musun? 3- Şimdide okuyucu kampanyasına geçiyoruz beyler (ve bayanlar. Bu arada Ayça nerdesin sen? Coğrafyadan kaldın di mi?). Ecstatica II'mi dandik yoksa Time Commando'mu beş değil beş bin basar? Cevaplarınızı Hasan'a iletiverin. Time Commando'nun açıklaması hiç elimde olmadı ki? Anlayacağın sana gönderemem. Okuyuculara bir şeyler gönderme hizmeti henüz olmayacak