Gameshow sayı 34, sayfa 60

Bu sayfadaki yazılar

Sayfanın metni

Sayfa 60

kat yeltendiğim bu hareket bana erilen yetkinin çok çok üzerindeydi. Ayrıca genleriyle tamamen oynanmış ve temiz birer insana dönüştürülmüş bu kişileri bilgisayar dahisi olduklarını dair nasıl ikna edeceğimi de bilmiyordum. Thing'i altetmenin yolunun tamamen bu kişileri kontrol altında tutmak olduğuna inanıyordum. Şimdi yeni yeni fikirler üretme zamanı gelmişti. Ekip arkadaşlarımda benim bu çılgın hareketime destek vereceklerini açıkladıktan sonra yasal ve yasal olmayan bazı fikirler üreterek harekete geçmeye hazırdık. Planımızı 2 bölümden oluşuyordu: birincisi bu manyakların (sözde tekstil işçilerinin) artık fabrikada çalışmak zorunda olmadıklarını ve Devlet adına çalışarak daha fazla ücret alacaklarına inandırdık. Böylece bu kişiler üzerinde kontrol sağlamış olacak ve deneylerimizi herhangi bir engelle karşılaşmadan uygulayabilecektik. İkincisi ise yeniden kazandırılmış bu kişileri saklamak olacaktı ki en zoru da buydu. Tekstil işçileri parasını aslında kendi cebimizden ödeyecek ve onlardan bu işle ilgili kimseye tek bir söz etmemelerini sağlayacaktık. Bundan sonraki çalışmalarımız ip üstünde yürümeye çalışan bir cambaza benzetilebilir. Hem bu manyaklarla uğraşıp hem de onları saklama zorunluluğu yeterince zordu zaten. Ayrıca manyakların üzerinde yapılan işlemlerde esaslıydı doğrusu çünkü gerçekten hiçbir şey hatırlamıyorlar, hiçbir şey bilmiyorlardı. Kendi yarattıkları manyağı gördüklerinde bile hiçbirşey hissetmemişlerdi. Bu olanlar onların basit hayatı için bir lüksdü ve bu lüks onlar için tehlike olmaya başlıyordu. Çalışmaların hiçbir sonuç vermemesi bizi bir kere daha yeni fikirler üretmeye zorluyordu. Thing ise yıkıcı eylemlerine bir yenisini ekleyerek herkesi kızdırmaya ve şaşırtmaya devam ediyordu. Herşey yataktan kalkar kalkmaz başlıyor zaten. Gerçeklere ilk adımımı attığımda; gözlerimi açtığım anda. İğrenç bir beyazlık tüm varlığıma tecavüz ettiği anda. Kontrolümde olsa o huzur dolu karanlığı kendi lehimde kullanmak isterdim. İstediğim kadar hem de. Beş yıl, on yıl, yüz yıl. Kimsenin yüzünü görmeden, kimsenin derdini çekmeden, bana verilen lanetli rolü oynamak zorunda kalmadan. Böyle bir evrime maruz kalmayan tek yaratık ben olmak isterdim. Kendi besinimi, kendi gereksinimlerimi dışarıdan değil, kendi kendime sağlamak isterdim. Kendi kendine yeter olmanın tanımı o zaman bu olurdu bana göre. Ama hayır. Ne yazık ki hayır. Biraz sonra hayat denen bu beş küsur milyar yıllık oyunu kendi adıma katlanılır kılmak amacıyla bence hiçde önemli olmayan bir serüven dizisine atılıcam. Ama ne serüven; her bölümü aynı ve sıkıcı. Dışardaki gerçeklerle içimdeki gerçeklerin bu kadar çeliştiğinin farkındaydım ama bu çelişkinin bu günlerde olduğu gibi beni bu kadar rahatsız edeceğini hiç tahmin etmezdim doğrusu. Hem nedir ki gerçek? Dışardan gelen bilgilerin beynim tarafından yorumlanıp bir etiket yapıştırılarak kayıtlara geçmesi mi? O gerçeklerin tek ispatı bu mu? Şu karşımda karlı bir görüntümü sunan aynanın gerçek yapısı hakkında ne biliyorum? Beynim ona "cansız" etiketini yapıştırırken hangi kriterlere göre davranıyor ki? Aynanın atomlarının bu kadar kararlı bir şekilde bir arada durması onlarda da bir bilinç olduğunun göstergesi olamaz mı? Benim atomlarımla onların ki arasındaki fark kararlılık mı? Hayır, işte yine başladım. Öyle ya yüzümü yıkayıp işime gitmeli; ruhumu, enerjimi, zamanımı ve bilgimi belli bir para karşılığında satıp, insanlara çok gerekli olan Grafik ve Animasyon dalında hizmet vermeliyim. Peki öyle olsun. İşte Mecidiyeköye gideceğini tahmin ettiğim bir Taksi yaklaşıyor bile. Yansıtma özelliği fazlaca olan camın gözlerime güneş ışığını doldurmasına aldırmayarak "taksi, hey taksi. Belli bir koordinata gitmek amacıyla size olan ihtiyacım paramla doğru orantılıdır, bence durmalısınız" anafikirli bir el işaretiyle durduruyorum. "Mecidiyeköy, Sıracevizlerden gidelim" gibi gayet ruhsuz ve umursamaz bir tavır takınmamı engelleyemeden yola çıkmaya başlıyoruz. Taksinin hareketiyle insanlar geri gitmeye başlıyorlar; tıpkı hayatta olduğu gibi. "Yolda ki trafik sıkışıklığının benim ruhuma vurduğu darbeler olsa olsa gerçektir" diye düşünüyorum. Taksici Politikadan bahsediyor ve bel altı terminolojisi kullanarak önüne fırlayan arabalara ve milletimizin müzmin hastalığı olan salaklık üzerine mühim açıklamalarda bulunuyor. Arabanın durması esnasında camın hemen önünde gereksiz yere ağlayarak bilinçsizce ilgi çekmek isteyen ve annesine hiçte haketmediği eziyeti hak gören köpek suratlı kız çocuğuna bir tokat çakmak istiyorum. Çok mühim işlerinin iki saniye de olsa gecikmesine dayanamayan sabırsız insanların, arabanın önüne şovalyece bir tavırla atlayıp, sonunda ezildiklerini ve bu esnada hiç de kılımın kıpırdamayacağını düşünmeden edemiyorum. Arabalarında bencillik yarışmasına giren milletimizin bu yolla kimseye olmayan saygısını çığlık atan korna sesleriyle kanıtlamasını görüyor ve bu kornaların, arabaları havaya uçurduğunu düşünmeden edemiyorum. Atomların raslantısal olarak mükemmel bir uyumda bulunmasının hemen sağımdaki kadında şımarıklığa, narsistliğe, küstahlığa, kaprisli olmaya ve megolomanlığa yol açarak aslında tamamını plastik birer cinsellik, ilgi çekme veya odak noktası olma isteği olarak kullanmasını anlamıyor ve yanına gidip "çok afedersiniz bayan saçınızı yolabilir miyim?" demek istiyorum. Gerçek bir kapitalist simgesi olan takım elbiseli, eli çantalı, sözde saygın olan şu zavallı bay ego'ya "pardon, amuda kalkar mısınız?" demek istiyorum. Bu arada hiç ilgilenmediğim halde ve ilgilenmediğimi gayet açık seçik surat ifademe yansıttığım halde, hala, arabanın motoru gibi hiç durmayan motor-çene Taksiciyi içimden gelerek yol boyunca tekmelemek istiyorum. Suratında iki kilo boyayla kendini komik ve eskimiş bir süs bebeğine çevirmekte profesyonel olan 60'lık bayan deformasyona "bence sizin makyaja değil, bir kaportacıya ihtiyacınız var" demek istiyorum. Sonunda Mecidiyeköy'e geliyorum. Taksicinin beni istediğim koordinata getirmesinin bedelini ödeyerek "iyi günler" maskesi altında lanet ediyor ve 1 metrekarelik alandan kendimi dışarı atıyorum. Ama serüven bitmiyor, daha yeni başlıyor. Kafamın yarısında yatağımdaki huzur dolu karanlığı düşlerken, diğer yarısında beni olmamam gereken koordinatlara sürükleyen insanları yok etmeye devam ediyorum. Kafamda ki hayat kavramının bir gün ete kemiğe bürünüp karşıma geçerek "sana bir iyi, bir de kötü haberim var" demesini bekliyor ve cevabımı veriyorum: "Kötüyü biliyorum, sadece iyiyi söyle ve defol". Merhaba Overdose bağımlıları. Nasılsınız bakalım bir aydır? Ooo pardon yanlış soru sordum galiba. Öyle ya mektuplara bakmam yeterli. Beni soracak olursanız |bir ihtimal!!| aynen yukardaki gibiyim. Hayatı kendi adıma katlanılır kılmak amacıyla çeşitli aktivitelerde bulunuyorum. Bu aktivitelerin en zevklisi ve egomu cilalayan yanı ise Overdose. Bu ay da Mektup bombası devam etti. Gelen mektupların çokluğu yüzünden Meg ile ben tüm mektupları değerlendirmek amacıyla çeşitli teoriler üretmek zorunda kalıyoruz. Anlayacağınız 8 sayfa da yetmemeye başladı. Bakalım, bu konuda bir süpriz gelecek gibi. Şimdi bu ay da açıklanması gereken bazı maddeler varmış gibi geldi bana: 1- Elimde olmayan teknik nedenlerden dolayı gönderdiğiniz E-Mail'ler dağlar kadar oldu ve hiçbirisine cevap veremiyorum. Çünkü E-Mail'im de bir arıza var. Hıyar Editörümüz bu sorunun üzerinde çalışmalara başladı ve en kısa sürede Overdose Web alemlerinde de sorularınıza en güzel (ve öhö!! en kestirme!! - şaka şaka) cevaplar vermeye devam edecek. Coming Soon... 2- Gelen mektuplarda ki sorularınız da Teknik soruların fazlalığı dikkatimden kaçmadı tabii ki. Aslında bu soruları benim açıklamam da hiçbir engel yok ama GameShow'da koskoca Engin Abla'nın alanına giren bir sürü teknik soruyu da benim cevaplamam siz de takdir edersiniz ki abes kaçmaktadır. Ayrıca bazı anlamadığım teknik problemlerin çözümlerini sürekli Engin Abla'ya sormak da işin diğer dramatik yanını oluşturmaktadır. Sözün özü Lütfen teknik sorularınızı Engin Abla'ya yazar mısınız? ilginç bir cümle oldu sanki). Yani Engin Abla'nın işi budur ve nedense güzeller güzeli Engin Abla'mızın işini ben yapıyormuşum gibi hissediyorum. Hem bu konular hakkında kendisi size benim verdiğim cevaplardan daha geniş ve ayrıntılı açıklamalar yapacaktır. Fakat asılmayın sakın gözlerinizi oyarım. O benim. 3- Farkındaysanız son zamanlarda her yerinden tarih ve sanat fışkıran ine alakası varsa) güzel Türkiyemiz de artık herşeyiyle Türkçe yapılmış (seslendirmesinden, manual'ine kadar) orijinal oyunlar fışkırmaktadır gelmektedir). Dünya devi Electronic Arts ile Fransız Devi Cryo'nun tüm oyunları her şeyiyle Türkçe olarak Huzurlarınıza gelmekte ve bu durum çok sevindirici olmaktadır |ders anlatıyor muşum gibi oldu sanki). Aslında söylemek istediğim, yıllardır acısını çektiğimiz kopya oyunlardan, onların getirdiği sıkıntılardan, problemlerden kurtulmak için önümüzde oldukça güzel seçenekler sunmaktadır bu durum (Aral Ithalat ve Raks distrübütörlüğünde ve madem parantez arası Aral'dan çok şikayetçiyim ayol). Tabii ki 25-30 dolar vermek zor gelebilir; ama ortak bir sağduyuyla orijinal oyun alınmaya karar verildiğinde |ki ben karar aşamasındayım, çünkü bıktım kopya CD'lerin sorunlarından) bu avantajı lehimize kullanabiliriz bitti!!). Tabii ki unutmamanız gereken şey GameShow'un Orijinal oyunlarla ilgili bu tip girişimlerin Aral, duyduğuma göre ayıp etmişsin) her zaman arkasında olduğu ve en iyi orijinal oyunların da Kamer'de bulunduğu olmalıdır. 4- Burada da kısaca Overdose'u eleştirenleri... pardon yanlış söyledim, Overdose'a bekçi köpeği gibi havlayanlar hakkında birşeyler söylemek istiyorum. Bu sert tanımlamamdan alınanlar olacaksa onlar zaten kendilerini biliyorlar, lütfen diğerleri alınmasın. Bu söz konusu kişiler "Overdose berbat, çok kötü" gibi tamamen karalama amaçlı şeyler söylemekte fakat böyle bir sonuca vardıklarını belli edecek hiçbir kanıt söyleyememektedirler. Aptalca bir yargı sonucunda, istedikleri şeyi göremedikleri için havlayan bu tipler bahane olarakta "eleştiri" gibi anlamını kesinlikle bilmedikleri bir kelimeyi, kendi sığ düşüncelerini gizlemek amacıyla kullanmaktadırlar. Eleştri yapılırken Akılcı yollar izleyene; ve neye, ne için eleştri yaptıklarını açıklayacak düzeye gelene kadar bu tipler, tarafımca umursanmayacaktır. Sonuç olarak Overdose bu havlamaları haketmemektedir (oh be rahatladım ayol!!). Çok uzattık, bakalım bu ay neler yapmışız: Ayın Oyunu: Bu ayın oyunu aynı zamanda dünya görüşümün, duygularımın ve hislerimin oluşmasında çok önemli bir yeri olan (hiç alakası yok!!) Blade Runner filminin oyunu. Oyun filmin senaryosuna paralel bir şekilde ilerliyor. Fakat Adventure olduğu için |ha, oyun

Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.