Bu sayfadaki yazılar
Sayfanın metni
Sayfa 10
Bunlar BEİ,
kendi halimde yolda yürürken yine o adamla karşılaştım. O yaşlı adam işte, yıllar önce ilk Spectrum'um olduğunda klavyeyle komik sesler çıkararak Manic Miner (klasik platform) oynarken bir gün ansızın odama girip siyah beyaz televizyonuma (monitörüm yoktu, 53 ekran Grundig'im vardı) şöyle bir bakıp güldükten sonra bana 'çok yanlış yapıyorsun evladım, böyle boş şeylerle, hoplaya zıplaya vaktini haybeye harcıyorsun, bak bu oyunu dene, belki bu tür hoşuna gider, bir gün bir adventure köşesi yazarı bile olursun' demiş ve bana üstünde The Hobbit yazan bir kaset (o zaman disk mi vardı ulan) uzatmıştı. Beleş oyun beleş oyundur deyip oyunu yüklemiştim ama şu adventure köşesi kısmı bana pek inandırıcı gelmemişti doğrusu. Neyse zamanlar zamanları, onlar da beni kovaladı ve aradan yıllar geçti. Nitekim yaşlı adam haklı çıktı, ben gerçekten kendimi adventure'lara kaptırdım. Her neyse sadede gelelim, bu kez yaşlı adam çok sinirliydi, ak sakalı rüzgarda uçuşuyor, altın rengi gözleri derin bir nefretle parıldıyordu. 'Sen!' dedi bana 'Sen, sana verdiğim şeyi kötüye kullandın. Benim sana gösterdiğim yol sayesinde bugünlere geldim, bir değil iki köşen oldu ama aylardır seni yukarıdan izliyorum, sen o 'Seçmece' dediğin günah yuvasında kutsal yola, kendine, özüne ve her şeyden önemlisi BANA ihanet ediyorsun. Yok Doom-gibin oyunlarmış, yok araba yarışlarıymış. Günahlarını yazan meleğin kolu ağrıdan kopmak üzere. Şu anda, derhal aslına dön, dünyada sana verdiğim görevi tamamla!' Açıkçası çok ürkünç görünüyordu, sakalları bazen saldıran bir kurdu, bazen de Wendy 4 no'lu menüsünü andırıyordu (kafam biraz karışık da), ya da bana öyle geliyordu. "Peki moruk (biraz sinirlidir ama biz bayağı samimiyiz)' dedim, Yüce varlığın beni affedebilecekse bu ay Seçmece'yi ve ruhumu senin ve diğer adventure'cıların ayakları altına sereceğim!” İşte sözümü tuttum (tutmamamak yemedi (menüden değil, kurtlardan tırstım)), işte adventure camiasını son zamanlarda heyecanlandıran oyunlar... Murat 'Sinner' ADANÇ
Yor toplumlara girince (kendine göre) garip durumlarla karşılaşan genç, yakışıklı ve asi Amerikalı hakkında yüzlerce film yapılmıştır herhalde. Olsun bir tane de oyun yapmak lazım. O zaman biz geçen başarılı oyunun kahramanı Gabriel'i macera peşinde (elalem neler için geliyor) Almanya'ya yollayalım orda Gothik bir korku bilmecesinin içine düşsün. Ama piyasada rekabet fazla, o zaman biz her şeyi gerçek aktörlerle çekelim, haşa render fon kullanmayalım (onu Phantasmagoria'da denedik bak neler oldu) her sahne için özel setler kuralım, sonra da 6CD'ye tıkıp öyle yayınlayalım (demiştir herhalde Sierra). Nitekim GabrielKnight2'nin ne olduğunu tartışmak yersiz, bu kadar kaliteli bir prodüksiyonda grafik ses ya da senaryo açısından bir kusur aramanın fazla bir manası yok. Onun yerine ne olamadığını tartışalım. Birincisi, Gabriel Knight 2 ilk oyunun yarısı bile olamıyor. Baştan sona (bir yerde (saati saksıya koymak?) çok kötü takılmadığınızı düşünürsek) bir iki günlük ömrü var. Gerçi bu sürede çok eğleneceksiniz, daha önce görmediğiniz kalitede bir oyun göreceksiniz ama bu cebinizden çıkan paracıkları geri getirmeyecek. Larry-Pati usulü iki ayrı karakteri de oynayacaksınız ve (az da olsa) korku havasına kapılacaksınız ama para abi para. Hatta Ludwig II'nin pek bilinmeyen ilginç hikayesini öğreneceksiniz ve biz garibanların nasıl bir yerde yaşadığımızı göreceksiniz ama parrraa demiştim değil mi. İnsanoğlu o kadar da nankör değil aslında, madem bu kadar büyük bir işe kalkıştınız, bu kadar masraf yaptınız, bu kadar yetenekli insanı bir araya getirdiniz, keşke daha kalıcı, daha doyurucu bir şeyler yapsaydınız. 6 CD bu abi. 'Bir daha mükemmel görünen, her bakımdan kaliteli, beni al, beni al diye bağıran ama çarşıdan alıp eve götürünce yüzeyde kalan, insanın içinde boşluk hissi yaratan oyunlar (ben bir oyun türü yaratma makinasıyım) yapmayacağım' diye yüz bin milyar kere yazsan dolduramazsın.
Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.
Sayfa 11
Nedir bu Steven abinin derdi. Tabi, ET'den (ve diğerlerinden) kazandığı paralar kulaklarından çıkmaya başlayınca rahat duramıyor, saldıracak yeni piyasalar arıyor. Aslında iyi de ediyor, onun sayesinde adventure dünyası birinci sınıf bir adventure daha kazandı. The Dig, pek o kadar bir tantana yaratmasa bile, gerçekten her açıdan kaliteli bir oyun. Gerçi bu firmadan (LucasArts) böylelerini beklemeye alıştık, ama son zamanlarda çıkan bir sürü niteliksiz CD adventure'ından sonra böyle oyunlar görmek insana yaşama gücü (o kadar da değil aslında) veriyor. The Dig'in en göze batan tarafı ilginç konusu. Daha baştaki demoyu seyrederken bu garip gurup bilim kurgu hikayesine kendinizi ufak ufak kaptırmaya başlıyorsunuz. Bir meteor geliyor (üstümüze üstümüze) ve biz onu yok etmek zorundayız. Ekibimizdeki diğer insanların da (biraz klişe) garip kişilikleriyle tanışınca iyice dolduruşa geliyoruz ve göreve atlıyoruz hemen. Sonra bir anda olaylar değişiyor ve işler çığırından çıkıyor. Ve işte tam bu noktada The Dig'in kalite göstergesi giderek düşmeye başlıyor. Gayet başarılı bir takım içi çekişmesi, macera, bilim kurgu karışımı bir şeyler olabilecek oyun bir anda ne olduğunu tam olarak bilmediğiniz garip cisimleri ne olduğunu hiç bilmediğiniz garip şekilli deliklere sokma denemeleri (bu da yeni bir tür oldu galiba) haline geliyor. Bir sürü güzel çizilmiş ekranlarda yapayalnız dolanıp duruyorsunuz. Eğer sabrınız yeterse (ya da olur ya, belki de siz gerçekte böyle bir oyun arıyorsunuzdur) The Dig bir bakmaya değer, ama fazla bir şeyler beklemeyin. Güzel LucasArts grafiklerine bakın, güzel LucasArts müziklerini ve seslendirmeleri dinleyin, yalnız ka delikleri fazla kurcalamayın.