MegAmiga sayı 4, sayfa 18

Bu sayfadaki yazılar

Sayfanın metni

Sayfa 18

#4 mevsiminin ilk günleri. Bir akşam vakti. Sert ve kararlı esen rüzgar, yanmakla yanmamak arasında direten sokak lambasının eskimiş gövdesini gıcırdatarak ve hışımla sallayarak, gelecek bir fırtınanın habercisi. Bulutlar karanlığa gömülü ve gösteriş içinde gökyüzünde süzülüyor; ametin küçük bir versiyonunu sergileyecekler biraz sonra. Doğa rolünü iyi oynuyor ve muhafaza ediyor. Bu gerilim yüklü atmosfer, sokaktan gelen birkaç tok adım ve aç kedilerin sesleri ile birden bozuluyor. Bozulan bu ahenge gökyüzünden tane tane düşen su damlaları da karışıyor ve o sırada tek görevi dışarıya ışık süzmek olan pencere de, bu duruma rüzgarın ve su damlalarının etkisi sonucu sağa-sola asenkron hareketler yaparak katılıyor. Şimdi ışığın süzüldüğü pencereye bakıyoruz. Bir homo-sapiens. Yüz ifadesine bakılırsa şaşkın ve perişan halde ama şikayeti yok gibi; sanki huzurlu. Bu huzurlu büyüsüne kapılarak felsefik bir kurgu eşliğinde olup biteni anlamaya çalışıyor. Gözlerinin altında bulunan perişanlık ifadesi vücudunun tüm yerlerine hakim olmak üzere. İki-üç dakikalık zorunlu bir algılama seansından sonra dışarıya çıkarıyor. Bu sırada doğa da boş durmuyor; gelen keskin yaprak hışırtıları hemen yerini yoğun su şıkırtılarına bırakıyor. Ses giderek şiddetleniyor ve bardaktan boşalırcasına yağan yağmur o anda doğanın tek hakimi oluyor. Şimdi tekrar homo-sapiens'e zoom'luyoruz. Yağan yağmur sonucu bir anda ıslanan kafasını içeriye çeken homo-sapiens, kendini yeniden yarım kalmış işine hazırlıyor. Fakat kafasının içinde dolaşan bin türlü düşünce/duygu birikimi yapması gerekeni bloke ediyor. Homo-sapiens yerinden kalkıyor, geziyor, oturuyor... Tek düşündüğü şey bu işin bitmesi. Yapmak veya yapmamak. Bunu sorgulamaktan yorgun düşüyor ve yoğun su damlalarının dövdüğü penceresinin önüne oturuyor. Dışarıdan gelen yağmur sesini şimdi daha iyi algılıyor. Son bir gayretle bulunduğu yerin ışığını kapatıyor. Artık kendini doğaya teslim etmek üzere; tıpkı diğerlerinin fırtına öncesi sessizliğini yaptığı gibi. Hiçbir şey düşünmek istemiyor. Düşünemiyor. Sadece yağan yağmurun avutucu sesini algılıyor ve günlerdir üzerinde bulunan perişanlık ifadesi yerini uykunun dayanılmaz cazibesine bırakıyor. Artık hiçbir şey görmüyor, duymuyor. Dış bağlantı, göz kapaklarının son ve muhteşem bir hareketiyle bir süre sona ermek üzere;

fakat o ne?... homo-sapiens birden irkiliyor ve "Hayır yazmalıyım, bunca mektup var onları yazmalıyım,"

Evet sevgili okuyucular herkese selam, merhaba, hoş geldiniz gibi giriş fışkırtmadan önce, gelen bir dolu mektubun beni yukarıdaki gibi bir duruma soktuğunu hemen belirteyim. Ancak sanmayın ki bundan sıkılıyorum. Haşa böyle bir fikre asla kapılmadım. Ben hayatın zorluklarından da zevk alan birisi olduğum için bu tür şeyler bana daha önce yaşamadığım bir yığın duyguyu yaşatıyor, hayatımın monoton bir formdan çıkmasını sağlıyor. Benim için dünya her gün yeniden kuruluyor, iyisiyle, kötüsüyle, heyecanıyla, macerasıyla... Kısa geçmişi olan hayatımın en yoğun ve en zevkli günlerini yaşıyorum şu sıralar. Sonucunda çıkanlar ise gerçekten bana olağanüstü bir huzur ve mutluluk veriyor. Mutsuz olmadan mutlu olmanın anlamını bilemezsiniz. İşte bu sözü doğrularcasına geçiyor şu anki hayatım...

Evet biraz da sizden bahsedelim. Söyleyin bakalım durumlar nasıl bir aydır? Yukarıdaki zavallı-perişan homo-sapiens gibi mi yoksa hayatın anlamını arayan, mutsuz olmak için sebepler bulan herhangi biri gibi mi? Benim gelen mektuplardan anladığım kadarıyla sorunlar ve sorular bir palamar halat gibi her yanınızı sarmış durumda. Bir çıkış yolu, bir boşalma, bir rahatlama, hakaret, itiraf, övgü ve hiciv istiyor tuz-şeker karışımı bir sıvının içinde bulunan beyinleriniz. İşte ben bu önemli misyonu yerine getirmek için bu ay da huzurlarınızdayım. Yine bir mektup sağanağına kapılacak, yağmur selleri gibi oradan oraya durmadan akacak ve en sonunda bulunduğunuz nehre dökülüp bir ay sonra tekrar karşıma çıkacaksınız (-mı acaba?). Evet bu ay da -sağ olun var olun- bir dolu mektup geçti elime. Meğerse ne çok Amigacı varmış kovuklarında hazır kıta bekleyen. Hepsi yavaş yavaş çıkıyor meydana. Daha çıkacak da. Misyonumuzun bir parçası tamamlanmak üzere. ise...

Bu ayki ilk mektubumuz Şişli'den İLADA isimli arkadaşa ait. Sevgili İ. ADA, senin ismin hakkında çok ilginç senaryolar kurdum mektubunu okurken. Yahu bana en lazım olan şey ismin iken sen bunu kısaltmışsın. Şimdi ben sana nasıl hitap edeceğim? Sevgili İ veya Sevgili ADA diye mi? Neyse ben sana ADA diyeceğim umarım sorun olmaz. Şimdi mektubunda dergimiz için bir araba dolusu övgü mevcut. Bunlar için her zamanki gibi teşekkür ediyorum. Fakat okuduğum satırlar bende "bu dergi şöyle olsun yoksa almam" gibi bir his bıraktı. Sanki memnun değilsin ve zorlama olarak övgü yapıyormuşsun gibi geldi bana. Umarım çok fena yanılıyorumdur. Küfür konusunda söyleyeceğim pek fazla bir şey hatta hiçbir şey yok. Hep aynı şeyleri tekrar etmekten satırlar anlamsızca uzuyor. Tek söyleyeceğim şey dergiyi daha rahat okumak istiyorsan o tür bir laf gördüğünde atlaman veya DERGİ ÜSLUBU'nu böyle kabul etmen (ayrıca lütfen abartmayalım çünkü küfür başka şeydir argo başka şey. Küfür ilk sayıda vardı). Daha detaylı bir açıklama istiyorsan 2. sayının editör köşesini okumanı tavsiye ediyorum (bu ikinci sayı 1. sayı oluyor karıştırma sakın). Şimdi gelelim asıl isteğine: Postscript fontlar sağdan soldan toplandığı için pek fazla değil; en azından bende tek disket. Eğer bendeki fontları istiyorsan adını (tam adını), adresini, posta parasını ve tek disketi (veya çok disket!!) bir zarfa koy ve gerisine karışma. Yalnız bende bulunan fontlar çok çok 10-15 tane bir şey. Daha fazlasını istiyorsan biraz dedektiflik yapman gerekecek; çünkü öyle kolay kolay bulunan cinsten değil bu fontlar (ben çok uğraştım ve ölü sayısı çok fazla!!). Eğer daha fazlasını bulursan bana da yollamayı unutma (canını seviyorsan!). Gördüğün gibi en acımasız eleştiri bile olsa biz her zaman yardımseverlik seviyemizi korumaya çalışıyoruz. Sayın ADA, başkalarının da senin gibi düşündüğünü zannetme (hem de hiçbir zaman). Amiga modellerini, yan ürünlerini, fiyatlarını ve nerede kaça satıldıklarını bu dergide ben normal olarak veremem, vermem. Bunun cevabını geçtiğimiz sayıdaki Zebani Zone'da da açıklamıştım. Bu konudaki tutumum değişmedi ve böyle giderse değişmeyecek de. Burada ben haklıyım, sen haklısın, onlar haksız, onlar çok haksız, onlar.. ah onlar (burada mecaz var, lütfen çalış. Ben fazla bir şey söyleyemeyeceğim). "Her şeye rağmen bir AMIGA dergisi çıkarmanıza sevindim" cümlesindeki "sevindim" AMIGA düşündüğüm şeyleri anlatmıyordur. Çünkü bu kelime bana daha çok olumsuz şeyler ifade ettiği için; senin de, gizli kapaklı olumsuz fikirlerini bu kelimeyi kullanarak örttüğünü zannediyorum. Beni yanıltman için senden devamlı mektup bekliyorum hoşça kal (yanılt beni ne olur!).

Evet sıradaki konuğumuz yaşını başını almış, sefil durumuna bakmadan ortalığa tehdit savuran ve büyük bir ihtimalle ölümün anlamını başkalarına sataşarak arayan FEVZİ ALTUNCU'ya ait.

Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.