Bu sayfadaki yazılar
Sayfanın metni
Sayfa 62
Selam Polat Kendimi bir hatırlatayım sana. Ben sevgilim gibi ne idüğü belirsiz sıfatı kullanırken yüzünde o anlamsız hoşnut ifadeyi taşıyan dişi :)) (bkz:eylül ya da ekim 2000 sayısı overdose) ehem. Pol: Bir yerlerden hatırlıyor gibiyim ama çıkaramadım. Yoksa şu ortaokulda saçlarını yolduğum kız mısın sen? Ne yolardım saçlarını salya sümük ağlardın hatırladın mı? (Ece ne biçim giriş yapmışsın, bak ben burda girişi uzatmak için ne cambazlıklar yapıyorum). Al sana cevaplar: 1-) İçtenliğinize güvenerek ciddi bir soru sormak istiyorum. Yine bir ayrılık söz konusu mu? Ne biliyim azalan sayfalar; reklam yetersizliği; terkeden okuyucular; cd vermeler; ya da Emin'in yazmış olduğu dokunaklı giriş yazıları. Bir korku sardı içimi sorma gereği duydum. Pol: Saydığın şeylerden “azalan sayfalar” ve “reklam yetersizliği" ekonomik kaynaklı, “Terkeden okuyucular” amatör ruh gibi salak bir sembolizmin önyargılaşmış hali. “Cd vermeler” ise geçen ay MEG'in editör yazısının son satırlarında yazdıkları ile doğru orantılı. “Dokunaklı giriş” yazıları ise bugünlerde parça bölük olan manevi gücümüze bir dayanak; belki de cılız bir savunma bilemiyorum. Bak şimdi benim içimi bir korku sardı :). Ama çok ekstrem bir durum olmadıkça şimdilik raflardayız (Bakın bu da sembolik ama ne yeri, ne zamanı ne de platformu). bulur ayr kimin konserine gittin? Final Fantasy'i izledin mi? İzlediysen nasıl un” Pol: En son ne yedin? GS Lazio maçını seyrettin mi? Nasıl koduk? (Ay dur hiç olmadı bu eheh). Bir soruya birden fazla ve alakasız konularda soru sıkıştıranlara bende aynı şekilde karşılık vereceğim. İlk kurbanım sensin Ece. Malesef :) 3-) Spider Man'in reklamını izledin mi? Ne bileyim ürküyorum izledikçe ikiz kuleler falan. Bir varmış bir yokmuş misali. Pol: Evet izledim. Sam Raimi o sahneleri filmden ayıklayacakmış. Çok da güzel bir sahneydi. Yazık oldu insanlara. Kule sembolik anlam dışında önemli değil, bir daha yaparlar ve ilkinden daha büyük ve muhteşem olabilir. Ama sabah sabah işlerine giden onca insana yazık oldu. 4-) Sanane ya da kıvırmaca cevaplar verme sakın, ehehe... soruyorum işte... ehem... ehi sevgilin var mı? merak işte ne bileyim :). Kesin bu soruyada “kız milleti niye merak ediyorsa doğasında var falan dersin” Ok! tamam sok lafını bekliyorum. Pol: Ben cinsiyetsizim |kestirme cevap nasıl?). 5-) Oynamaktan en çok zevk aldığın oyun hangisi? (çok var deme bir yıldız muhakkak göze daha parlak gelir) Pol: En çok Another World'ü oynarken zevk almıştım. Amiga zamanında 2 disketlik bir oyundu. Ama ne oyundu! O oyunu oynarken yaşadığım hazzı hiç unutmayacağım. Birçok oyundan çok farklı hazlar almışımdır ama onun yeri doldurulamaz. Ancak ve ancak o oyunun olur da bir gün Virtual Reality'si çıkarsa daha fazla haz alabilirim fanlamıyorum, artık bu VR'lerin Disneyland tarzı dev eğlence parklarından çıkıp evlere girmesi lazım. Olmuyor artık böyle monitöre bakıp oyun oynamak. Oyunun içinde olmak istiyorum. Oyunu yaşamak istiyorum; ses, renk, koku, doku hepsini 5 duyu organımla hissetmek istiyorum. Sizde istiyorsunuz di mi? Olsa ne dünyalar bizim olurdu, sahte dünyalar ama bu dünyadan kat kat iyi. Neyse bu ay bazı parantezler uzun oldu). Neyse benden şimdilik bu kadar. Yine 5-6 ay sonra gaza gelip mail atarım (tabi 1. sorumdaki teorim doğru çıkmaz ise). — 64 sayfa olmanıza (ehh napalım bir solukta okuyorum yetmiyor, insan ertesi güne de okumak istiyor baştan başlanılmak durumunda kalınıyor), devamlı diken üstünde olmanıza (kapanma -kapanmama) ve kısmen sanal olmanıza rağmen(insan birebir görüp dokunmak istiyor? (neler diyorum öyle değil yanlış anlamayın :)) sizi seviyorum. İyiki varsınız.
Pol: Teşekkür ederiz Ece hanım |kibar da oluruz icabında ya da son satırlarda zebani off). 5-6 ay sonra bizi bırak dünya olmayabilir fabarttık). Ya da biz oluruz ama 32 sayfaya düşeriz (bizden beklenir her şey :)). Sanal konusuna gelince. Kağıt üzerinde hükmümüz bir yere kadar. Gerçekliğimiz kabul edilse de algılamak bambaşka. Bazen yazarken neyin gerçek neyin sahte olduğunu anlayamazsın, İç içe geçer duygular, ayıramazsın. Burda var olanları konuşmak varken yazmak zorunda olmak sıkıcı mı, yoksa zevkli mi karar veremezsin. An gelir ruh durumunu kağıda yansıtıp yansıtmadığının ayrımına varamazsın, En garibi de kimdir aslında bunları yazan bazen bilemezsin. Bu satırları yazan şahsiyetin niçin bunları yazdığını bilmediği gibi... Son olarak Mail, wordpad, rtf, Türkçe karakter, imla kuralları... gerçek :))
Merhaba Polat Abi, Ben daha çömezim (yani Gameshow okuyuculuğunda). Fakat ne varsa bu Gameshow hastalığına ben de tutuldum. Niye, nasıl, nerde, bende azalan sayfalar, terkeden okuyucular, cd vermeler...
doğrusu birisi bir fırlamalık yapmış fakat yaşlı amca bunu anlamadan şu sözleri söylemişti:
bilmiyorum, fakat beni de bir güç çekti ve çekiyor (voodoo). Niyeyse sizin diğerlerinden farkınız var. Her neyse bu giriş yazısı olmuştur herhalde :). Adet olaraktan ben de sorulara geçeyim di mi? Pol: Giriş yazısı olmuş olmasına da zorlama olmuş. Herhalde çömezlikten. Ama hiç merak etme kaşarlı Overdose'cular bile giriş yapamıyor (istisnalar hariç. Hele bir tane mail vardı. Giriş 800 kelimeye yakındı. Son kısım sorulardan oluşuyordu. Çok fantastikti). Biz bu Gameshow hastalığına 6 senedir tutulmuş durumdayız. Kurtulmak için kaç defa kapadık ama yine açıldı. Üstelik bu hastalığı kaç bin kişiye bulaştırdık. Bazıları kurtuldu (nedeni basit bir kelime hatası olan "amatör ruh” sebebiyle). Bazıları bu hastalıktan memnun (sizler). Bazıları ise ağır hasta (biz). 1- Worms serisini biliyorsundur herhalde, benim çok hoşuma gidiyor.. Yeni bir oyunu çıkacakmış “Worms World Party” diye. Yorum? Pol: Bu ay zibidi tavuk İrem o oyunla ilgilendi, yazdı, çizdi. Orda her şey anlatılıyor. Benim yorumum çok fazla oynayamadığım için yarım olabilir. Bu yüzden yorum yapmayayım. Ama kökten bir farklılık görmedim. Hoş eklentiler yapmışlar, bunun dışında bir şey söyleyebilmek için birileriyle oynayıp solucanlarını patlatmam lazım. Zamanında bu oyun için ne kavgalar çıkmıştı kamerde. MEĞ'in bana hala 66 adet topkek borcu var. 2- Benim monitörümden “ssssss” diye bir ses çıkıyor. Kulağımı tırmalıyor fakat bazı oyunlara girdiğimde (Red Alert 2) ses gidiyor. Arkadaşımın da öyle oluyormuş (yani cevaplayıp yayınlarsan en az iki kişiye yardım etmiş olacaksın, yani bilgin olsun diye söyledim, öhöm). Neden olabilir sence? Pol: Hmm açıkçası ilk defa böyle bir şey duyuyorum (duymak mı?). Bende ve çevremdeki kişilerin bilgisayarlarında meydana gelen arıza kayıtlarında böyle bir madde yok. Seni Hüseyin'e havale ediyorum Hardware sorunlarından o anlar. Ancak monitörünün markasını Hüseyin'e söyle. Ve arkadaşının monitörü de aynı markada mı onu da belirt. Belki de sorunun kaynağı monitördür. 3- Eylül ayında CD vermişsiniz, inşallah böyle gider değil mi? Yani daha almadım da bir şey bilmiyorum. Pol: Şimdilik böyle gidiyor. Biz de şaşkınız. Bakalım neler olacak. Gelecek adına her ne konuşuyorsak bir yerimizde patlıyor. O yüzden tedbirli takılıyoruz. Dergiyi al, bir incele. Güzel oyunlar var (benden pazarlamacı olmaz, baksanıza ruhsuzluğa :)). Şimdilik bu kadar görüşmek üzere, herkese Overdose'a yazıp da yayınlanmak düşer inşallah (öhö öhöm)... Gökhan <Kilig> Yılmaz Pol: Şimdiye kadar Overdose'a mail atan herkesin maili öyle veya böyle yayınlandı (umarım doğru söylüyorumdur :)). Aslında Overdose'un sayfa sayısı çok olsa herkesin maili yayınlanır (yalan hem de kim yazacak o kadar maili, ehe). Son olarak: Mail, wordpad, rtf, Türkçe karakter, imla kuralları... (çömez bitiş)
Yıllar önce bir genç vardı, yüreğini yakan bir oyun sevdası. Diğer dergiler soğuk kaldı, işte her şey böyle başladı. İlk kez Ankara'daki kuzenimde görmüştüm GAMESHOW'u. Bana o tanıttı. O zaman küçücük minnacıktınız, bende öyleydim. Sonra büyüdünüz, bende büyüdüm. Bir ara kayboldunuz, bende bedenimde kayboldum. Şimdi yaşıyorsunuz, her şeye rağmen ayaktasınız, bende sizinle öyleyim. Şu ana kadar bende pasif okuyuculardandım (aslında tam olarak öyle değil çünkü bilirsin dergiye underground yazıyordum (eleştiri, istek, tavsiye, övgü...)) ama artık tak etti. “Yıllardır okuyorum bu, OVERDOSE'a 2. mailim olsun ilki yayınlanmamıştı zaten" dedim ve aldım klavyeyi elime... Pol: Bir pasif okuyucu daha aktif oldu. Bunu kampanya yapmalıyız. Kahrolsun pasifizm, yaşasın aktivizm (sloganın kötülüğüne bakınız, aktifleri de kaçıracağız şimdi :)). Hoş geldin Levent. Kaşarlı ve uzaktan seyreden Overdose'cuların katılımı gayet güzel. İlla ki mail gönderildiği zaman basılması gerekmez. Katılımcı olmak bu anlamda kullanılmıyor. Bir destek, şikayet, eleştiri, öneri vs. vs. bile yeterince katılımcı olmak demektir. Ah ah Gameshow anısı denen bir şey var. Bu da inanılmaz geliyor bize. Bir ara unutturmayın da bütün okuyucular, yazarlar toplu halde fotoğraf çektirelim :). Son bir kez bak bak hesapta kıllandıracak milleti :)) 1) Ya Zeb neden kaldırdınız Fantasya'yı. Ne güzel her ay okuyacağımız fantasy kitaplarına bakıyorduk. Bu ara tavsiye kitap soracaktım. Söylersin di mi yok yani eskiden söylerdin de... Pol: Kitap konusunda her zaman tavsiye veriyorum. Oyun konusunda tavsiye eskiden vermiyordum ama artık mail başına 56 oyun tavsiyesi sorma dönemi bittiğinden arada oyun tavsiyeleri de veriyorum. Fantasya yeniden açılacak. Can fantastik bir şekilde geri dönecekmiş. Malzeme biriktiriyormuş. Yakında... Bu arada herkesin en az bir kez Can Kantar'ın kel kafasını okşaması gerek. Adamın kafası ipek kumaş gibi ya! Küçük sevimli ayıcıklar gibi :). Can? Öküz seni! 2) Soulfly'ın yeni albümü harika (Back to the primitive, Jump da fuck up şu an backgroundda çalıyor). Eski albümü nasıldı, bulabilir miyim? Pol: Yeni albümü sevdiysen eskisini de sevebilirsin ama Soulfly'ın ilk albümü genelde kötü eleştiriler aldı belirteyim (bence hep kötüler). Her yerde bulabilirsin. Türkiye'de orijinali çıkmıştı. 3) Eskilerde buraya hep oyun sorusu sorulurdu, şimdi muhabbet oldu. Bunu da biz yaptık, çünkü biz büyüdük. OVERDOSE kitlesi yaşça büyüdü ve buraya yazanların çoğu artık oyunlardan soğumaya başladı. Beni geçen yıl bir oyun fırtınası sardı sorma 100 CD'lik arşiv evim yaptım; Wolfenstein 3d bile var, sonra bir anda soğudum artık eskisi gibi zevk vermez oldu oyunlar. Ve şimdi üzülüyorum ben eski oyun oynadığım günleri istiyorum. Nerede bulurum? Sende var mı? Pol: Hep merak etmişimdir acaba Overdose'un ortalaması kaç diye (tahminler tatmin edici değil). Kaşarlı Overdose'cu diye tabir ettiğim kişiler elbette büyüdü. Ama oyunlardan soğuduklarına dair bir kanıt yok. Sadece oyun sorusu gelmiyor. Bu internet çağında zaten oyun sorusu mu kaldı? Gidersin bir siteye orda bulursun cevabı, ya da bir foruma kayıt olursun sorarsın sorunu alırsın anında cevabı. Overdose'un o tip bir misyonu ilk açıldığı zaman vardı ve tabii o zaman İnternet bugünkü kadar yaygın değildi. Valla oturup daha önce oynamadığın oyunları araştır. Arada çok güzel şeyler çıkıyor. Bizim CD'de de bulabilirsin, der: bedava (iğrenç pazarlamacılığım devam ediyor :)) atmosferi yakalarsın. Bende var bir tane o atmosferden ama vermem, Çok değerli, 4) Geçenlerde sinemada Yüzüklerin fragmanını gördüm. Büyülendim abicim helal olsun valla. Sende şöyle bir köşeye detaylı bilgi verip (hani Star Wars'a yapmıştın ya) bizi aydınlatsan. Heyecan içinde bu filmi beklerken çok iyi olurdu. (Burnunla oynama Zeb!) Pol: Overdose'un bazı bölümlerinden şikayetçiyim zaten :) Mesela sinema bölümü geniş olmalı. Böyle 2 sayfa sinema dünyasından haberler, tanıtımlar yapılmalı. Röportajlar yapılmalı. Hatta trailer bile verilmeli orda (oha artık). Aynı şeyler müzik ve kitap içinde geçerli. Ayrıca sayfa sayısı mutlak artmalı. Çok az bu hiçbir şeye yetmiyor mesaj alınmıştır artık). Yüzüklerin efendisinin fragmanlarını seyrettim. Frodo'yu beğenmedim hemen söyleyeyim. Yani o bir hobbit ve bu ırkın bu kadar insana benzemesi çok saçma geldi bana. Frodo'nun suratı hem çok insansı hem de çok çocuksu. Hadi çocuksu olması neyse de çok fazla insana benziyor. Halbuki Hobbit dediğin bir ırk, onlar bu kadar insana benzemezler ki. Aragorn'u ise hiç ama hiç beğenmedim. Adamın surat yapısı Kolombiyalı uyuşturucu tüccarına benziyor yav! (abi burnumda bir araştırma yürütüyorum kusura bakma. Bakın aklıma bir anı geldi anlatayım: Pet Cemetary filmine gitmiştik. Hemen 2 koltuk ötede ayı gibi bir herif oturuyordu. Zaten 2 koltukta oturuyor gibiydi. Neyse, film boyunca bu herif inanılmaz bir şekilde ve ısrarla burnunu karıştırıp durdu; ama öyle böyle değil! Mesela o işi yapan parmağı adamın burnunun içinde kayboluyordu. Ve öyle bir hışımla karıştırıyordu ki haşır huşur sesler çıkıyordu yaa!. Gayet de rahattı. Adamı seyretmekten filmi doğru düzgün seyredemedim zaten. Çok komikti. Tabii burnundan hiçbir şey çıkarmadı veya çıkardıklarını ne yaptı nereye sakladı bilmiyorum :)) 5) Clive Barker'ın Kan Kitabı'nı bulamadım. Mersin'de oturuyorum, Ankara'da da yok. Tek çare net mi (ideefixe.com?)? Başka korku kitabı tavsiyen var mı Kan Kitabı gibi içinde şöyle kısa öyküler olan? Pol: O kitabı bulman biraz zor olabilir. Çünkü 1995 ya da 96 yılında basıldı. Başka bir baskısı yapıldığını da hatırlamıyorum. ideefixe'i deneyebilirsin. Ayrıca Clive Barker'ın çoğu kitabı Türkçeye çevrildi onları da oku. Edgar Allan Poe ve H.P Lovecraft'ın tüm kısa hikayeleri de artık Türkçe olarak basıldı. Tavsiye ederim gördün mü? :) 6) Bu derginin dağıtım sorunları var abicim. Bir çare lütfen. Tüm Mersin'e 10-20 GS geliyor. Kimse tanımıyor dergiyi. Ne zaman bir GAMESHOWer'a rastlasam sarılıp kucaklıyorum. Pol: Dağıtım sorunundan önce Matbaa sorunu var. Sonra dağıtım sorunu geliyor. Bunlardan dağıtım ile ilgili olanını biraz çözdük gibi. Ama Yaysat'ın dağıtım planına karışamıyoruz. Onlar 1 ya da 2 ay önceki istatistiklerine göre dergi dağıtıyorlar. Tabii biz de yeterli sayıda (yani çok dergi basarsak) Mersin'e daha fazla dergi gönderirler. Geçen ay biraz fazla bastık. Mersin de dahil tüm bölgelere daha fazla dergi gitti (bu ay da öyle), Aslında çok sorum var da şu meretin başına oturup klavyeyi kucaklayınca unutuyor insan hepsini (Heyecandan mıdır nedir). Benim için; kutsal sayılan, değerini siz yazarlarının bile anlayamayacağı bu dergiye ve bu köşeye yazı yazmak, geleceğimi etkilemese bile geçmişimi ateşlendirdiğinden çok önemli bir olay. Tüm ebeveynlerin GS okuduğu (kültürlü aileler), sadece gülme krizlerinin olduğu :), GS'un peynir ekmek gibi sattığı nice günlere... (Allah bu maili Zebani'nin makasından korusun. Cemaat bağırır: "Amin”) Alpay Levent Pol: Dileklerine içtenlikle katılıyorum. O günleri göreceğimize olan inancım hiç yok gerçi ama... Dur bakalım bir şeyler yapacağız (bu da züğürt tesellimiz oldu :)). Son olarak Mail, wordpad, rtf, Türkçe karakter, imla kuralları... fani bitiş)
Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.
Sayfa 63
NIRENG. HİKAYE. HİKAYED
ERENY önümüzdeki ay yine burada: Polat@gsmnet.com
Karartılar var... Sislerin arkasında, uzakta... Birbirlerinden ayıramıyorum aslında. Bir hareketlilik, planlanan bir şey. Hiç durmuyorlar.. İnce bir silueti aralarında belirliyorum. Kendime hedef seçer gibi. Eğer onu izlemeyi başarabilirsem, ufak ufak farkları ayırmam ve hepsini takip etmem belki mümkün olabilir. Bu tıpkı, karanlıkta, hiçbir şey göremezken yaşadığınız panik gibi. Önce ne olduğunu tanımlayamadığınız bir parça görünür olur. Ortamın karanlığından daha koyu bir ton. Sanki bir sihir gibi o farklı ton şekillenmeye başlar. Karanlığın içinde daha karanlık olanı görebiliyor olmak gariptir başlarda. Ama ilk şaşkınlıktan çıkıp düşünmeye başladığınızda aslında daha koyunun olmadığını anlarsınız. Koyu yoktur, açık vardır. Koyunun görünmesinin sebebi açıktır. Tıpkı şu anda hareketlerini sonsuz bir dikkatle takip ettiğim ince karartının görünebiliyor olmasını sağlayan sis perdesi gibi... Hiç sonlanmayacak bir oyunu izler gibiyim. Alkış yok, uğultu yok. İfadesiz bakan bir sürü göz ve düzenli alınıp verilen nefesler.. Zaman zaman kulağı rahatsız eden bir hırıltı, kurumuş boğazların ifadesi. Acaba benim gibi düşünmekteler mi? Onlar da, kendilerine bir hedef seçtiler mi? Gittikçe anlamsızlaşan bu hareketliliği izlerken, olan biteni anlamak için bir çaba gösteriyorlar mı?.. Mesela sen; iki yanımdaki, buğulanmış gözlerin sahibi, senin hedefin kim?.. Beni duyduğuna dair bir belirti göstermedi. Ve sanırım ben de ona bir şey sorduğuma dair bir belirti göstermedim. Boynumu o yöne çeviremedirm. Yerimden kalkıp yanına gitmiş olmalıydım ama yapmadım. Sesim çıkmış olmalıydı ama dudaklarım kıpırdamadı. Sol yandan onüçüncü kişi benim. Diz çökmüş durumdayım. Ellerimi dizlerimin hemen üstüne yerleştirmişim. Başım dik ve karşıya bakıyor. Ağzım kapalı, nefes alış verişim düzenli ve gözlerim... Buğulu. Sisin içindeki ince siluetin hareketlerini izliyorum... Biraz önce ortadan kaybolmuştu. Belki de ben kaybetmiştim. Ne kadar kolay; yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunda başkasını suçlayıveriyoruz. Tepki basit, düşünce sığ... “O yaptı...” Ben izliyordum ama bir anda ortadan kayboldu. Sen de gördün değil mi? Nasıl da hızlıydı... Derinlere kaçtı ve yok oldu. Yoksa ben kaybetmezdim değil mi? Eğer o kadar hızlı olmasaydı asla kaybetmezdim... Yerinden kalktı, uzaklardaki, diğerlerinden ayıramadığım -ya da bir farkını göremediğim- diğer siluetin yanına gitti. Ona bir şeyler söyledi ve geri geldi. Diğeri pek bir tepki vermedi. Cevabı basitti, iletti. İnce karartı yerine döndü.. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum.. Uzun? Kısa? Fikrim yok. Acıyı hissediyorum zaman zaman bedenimde. Kizgınlığı tadıyorum beynimin en derinlerinde. Nefret ediyorum © zaman sisten ve içindeki karartılardan. Ama bir keresi farklıydı. Yedi sıra arkamdaydı. Yerinden yavaşça kalktı. Sakin adımlarla yaklaştı. Sıcak nefesini ensemde hissettim. Sesi kulaklarımda çınladı. Dokunuşu yumuşaktı, bir parçamdı, tenine karışmıştım. Beni aldı, geriye götürdü, yedi sıra arkaya... Gözleri buğulu, nefes alışverişi düzenliydi... Ve ben de Onüçüncü sıradayım aslında. İnce Silueti yine buldum... Yalnız değil. Bu sıralar hiç yalnız kalmıyor zaten. Mutlaka yanında diğer karartılar oluyor. Acaba benim ince siluetim ünlü bir kişi mi?.. Kibirle seviniyorum. Tabi ki ünlü; © benim siluetim...Hem bu benim açımdan da güzel bir şey. Karartım hiç yalnız kalmıyor ve ben onu her seferinde diğer karartılardan ayırabiliyorum. Demek ki, başlangıçtaki düşüncem doğruydu. Kısa bir süre sonra tüm karartıların farkını anlayabileceğim. Ve böylece tüm hareketi takip etmem mümkün olabilecek. O zaman sisin içindeki siluetlerin planlarını çözeceğim. Omzumda bir ağırlık hissettim. Bir el. Hafifçe sarsıyor beni. Bir dost uyarısı hissi uyandırıyor bende. Sanki beni anlıyor gibi. Ne düşündüğümü biliyor ve o da sisin içinde bir hedefin peşinde. Kim olduğuna bakmak istiyorum. Beni yalnızlığımdan kurtaran bu dost kim, görmek istiyorum. Oysa arkamı dönebilsem anlayacağım ki, kimse yok. Herkes diz çökmüş ve bir an bile hareket etmeden perdeye bakmakta. Bilinçli veya bilinçsiz. Anlıyor veya anlamıyor. Ama bakıyor. Nefes alışverişleri düzenli. Zaman zaman hırıltılar... Ben onüçüncü Sıradayım, gözlerim donuk, omzumda bir kızarıklık var. Acımıyor. İnce siluet olduğu yere çökmüş.. Başını iki elinin arasına almış; Üzgün gibi, belki de pişman.. Ya da suçlu. Ağlıyor gibi hayal ediyorum onu. Süregelen, takip etmekte zorlandığım hareketliliğin içinde kaybolmuş ve yorgun. Ne yapacağını bilemez bir halde. Anlam veremiyor. Bir başka karartı geliyor onun yanına. Diğer karartılardan farkı yok gözümde. İnce değil. Kalın da değil. hiç bir özelliğini bulamıyorum diğerlerinden. Sadece benim hedefimin yanında duran herhangi bir başka karanlık o. Konuşuyorlar... Ne dediklerini duymam mümkün değil ama bu bir tartışma değil. Anlayabiliyorum. Dost bir karartı bu... İnce siluet çöktüğü yerden kalkıyor. Dost karartı onu sarmalıyor. Arkamda bir yerlerden acı bir çığlık duyuyorum. Bir nefes okşuyor kulağımı, yanaklarım ıslanıyor başkasının gözyaşlarıyla. Bir damla kan damlıyor gökyüzünden. Sırada bir düzensizlik, var. Yerimi sayamıyorum. Eminim ki 13 değil. O nereye kayıyor acaba? Arkama devamlı değişen yerime aldırmadan saymaya başlıyorum. Yedi sıra geriye... Olamaz! Boş... Bu işte kesinlikle bir yanlışlık olmalı, Yedi sıra gerimdeydi biliyorum. Tekrar saymalıyım ama sıram hala değişiyor ve bu durum saymayı çok güçleştiriyor... Üstelik değişimler sadece yatay düzlemde değil... Zaman zaman dikey yönde de hareketlenmeler yaşanıyor. Yükselirken, bloklar halinde bir sürü topluluk görüyorum. Hepsinin bir perdesi var ve izliyorlar. Diz çökmüşler, ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmişler, başları dik, bakışları sabit. Binlerce olmalı bu gruplar. Sonunu göremiyorum. Ortam sakinleşiyor sanki. Bir kez daha denemeliyim. İki.. Üç.. Dört... Tamam.. Onu buldum ama geride değil; Sağımda, bana yaklaşmış. Hatta en önde galiba. Yanına gitmek için yerimden kalkıyorum, sıra değişimlerinde o kadar karıştı ki her şey... - Bunun bir iki kez daha yaşandığını hatırlıyorum ama bu kadar etkilenmemiştim. Hatta benim sıram hep aynı Hızlı adımlarla en başına doğru yürüyorum. Yaklaştıkça durumunu daha iyi görüyorum. Birinci sırada. Gözleri buğulu, diz çökmüş, başı dik ve perdeye bakıyor. Yanına oturuyorum onun, yerim eri baştan ikinci. Aslında hiç yürümedim. Sıraları saymış olmalıydım ama saymadım. O da hareket etmedi. Diz çökmüş durumdayız, perdeye bakıyoruz. a birinci sırada ben ikinci sıradayım. Nefes almıyor! Sıra kayıyor... İnce siluet, tek başına. Oturduğu yerden kalkıyor. Çevreyi inceliyor sanki bir şeyler arıyor gibi. Sise yaklaştığımı görüyorum. Artık karartımı daha net seçebiliyorum. Sonunda hedefime ulaşacağım işte! Onu o kadar iyi izledim ki, her hattını seçebilecek hale geldim. Artık diğer karartıları da daha dikkatli incelemem mümkün olabilecek ve böylece Çözüme bir adım daha yaklaşacağım. Sis perdesi kalkacak ve dönen dolaplar ortaya çıkacak. İnce karartı eline bir şey alıyor ve onu kafasına götürüyor... Uzun bir sessizlik, gözlerimi ayırmadan izliyorum. Ve bir patlama. Siluet sarsılıyor. Elimi kaldırıyorum elini yakalamak için. Bulunduğum durumdan dolayı kireçlenmiş olan dizlerim hareketi istediğim çabuklukta yapmama izin vermiyor. Kalbim sıkışıyor. Yapma diye bağırmak isterken, ciğerlerime yayılan bir yanma engel oluyor bana. Karartı diz çöküyor... Elleri dizlerinin üzerinde. Boşluğa bakıyor. Gözleri buğulu. Sıranın en başındayım. Diz çökmüş durumdayım. Ellerim dizlerimin üzerine kavuşmuş. Perdeye bakıyorum. İfadesiz suratım ve buğulu gözlerim var. Beynim sancıyor. Nefes alamıyorum. Anladım! Sıra Kayıyor. Selim Güçyiğit
Zagor burda mı? (3 | i — For PC compatibles, To ya 3 — For High Performance Exit 1