Gameshow sayı 51, sayfa 89

Bu sayfadaki yazılar

Sayfanın metni

Sayfa 89

Mission Impossible 2

John Woo'nun Hard Boiled adını bütün dünyaya duyurduğu film) ve Hard Target (Amerika'da çektiği ilk film, Van Damme'ın oynadığı) filmlerini seyretmesem MI2'nin başlarındaki kadın erkek araba kovalamaca sahnesinde salonu terk ederdim (son sahneleri nasıl izlediğimi düşünün bir de!). Fakat demin söylediğim filmlerinde bile daha abartı sahneler olmasına rağmen yine de insanı merakta bırakan bir senaryo vardı (Face Off'un o güzelim senaryosu aksiyon uğruna nasıl heba edilmişti ya!, aklıma geldi birden). Hatta biraz daha insaniydi!. 3 sene önce Brian de Palma bu ünlü TV dizisine çok başarılı bir yorum katmıştı ve ilk film gayet başarılı bir sinema filmiydi. Zevkle izlemiştim. Peki bu? Bu saçma sapan bir aksiyon sirkine dönmüş ve hatta dağ fare doğurmuş. Senaryonun 3. sınıf olmasına zaten diyecek çok şey yok. Filmde her şey nedense Tom Cruise'un gövde gösterisine dönüşmüş. TV dizisinin o güzelim bağlayıcı atmosferinden, o takım ruhundan geriye Tom'un artistik pozları, Hi-tech güneş gözlüğü, inanılmaz dağcılığı, sahte kahramanlık pozları, Van Damme'ı bile gölgede bırakacak akrobatik hareketleri ve John Woo'nun “yeter artık” dedirten kamerası kalmış. “Ama bu bir aksiyon filmi, nasıl bir beklentide olabiliriz ki?” sorusu geliyor akla. Bunun için elimizde çok güzel aksiyon film kıyasları var; ve bu tür bir film yapılacaksa bence Michael Bay'in çektiği “The Rock”, James Cameron'ın “True Lies”, Richard Donner'ın “Lethal Weapon 1” ya da “Indiana Jones serisi” gibi olması gerekir. Bu saydıklarım gerek senaryoları, oyunculukları, çekimleri ve gerek tempoları ve atmosferleriyle tekrar tekrar izlenecek filmler. Aksiyon filmi diye başarılı bir TV dizisini saçmalıklar sirkine dönüştürmek de bir başarı sayılır. Yapımcı Tom Cruise (ilk filminde yapımcısıydı) belli ki kafasındaki “box office filmi” yapmak için seçti John Woo'yu (ve başardı çünkü Amerika'da ilk hafta 150 milyon dolar hasılat yaptı film. Çok güzel olduğundan mı? Hayır. Reklam çağının nimetleri yüzünden!). John Woo ise şiddete estetik bir yorum getirdiğine inanılan bir yönetmen (Hard Boiled ve Hard Target'da öyleydi, artık değil) Bu yüzden 26 kamera açısını feda etmektense senaryoyu feda eder daha iyi. Şimdi hem John Woo'dan hem de antipatik kahraman Tom Cruise'dan bu filmi seyrederek kaybettiğim 2.5 saatimin maddi ve manevi tazminatını talep ediyorum. Hemen!

Mi-z

overDose 015J

Şu ay 3 oyunu uzun uzun sayfalarda okumuşsunuzdur ne olduklarını ama birkaç yorum da ben yapayım. İlk olarak The Longest Journey çok ilgimi çekti. Adventure'ların üvey evlat muamelesi gördüğü şu günlerde böylesine kaliteli bir oyun oynamak beni mest etti diyebilirim. 4 CD'lik oyun için oldukça uğraş verildiği belli. Grafikler olsun (çok güzeller söyleyeyim), sesler, konu ve atmosfer olsun uzun zamandan beri tadına vara vara oynadığım ilk adventure. Bugünlerde oyun kahramanlarının kadın olduğu gözden kaçmıyor, oyunda ise garip rüyalarla yaşamı altüst olan ve bunun gerçekte de başına bir sürü iş açtığını görerek bocalayan April adlı güzel bir kadını yönetiyoruz (hayır asılmadım ben ona!). Gerçek dünya ile fantastik dünya arasındaki geçişleri çok iyi kullanan ve film seyredercesine merak içinde oynayacağınız bir oyun. Almanız şiddetle önerilir (tüh tavsiye veriyoruz haberimiz yok :)). İkinci oyun ise yine bir adventure olan Time Machine. Bu oyunu oynamak için 2 sebebim vardı: birincisi Cryo'nun adventure oyunlarına verdiği değer ve ikincisi usta bilimkurgu yazarı H.G. Wells'in Time Machine adlı nefis romanı (Kitabın yeni baskısı çıktı). Fakat oyunu oynadıktan sonra 2 hayal kırıklığım oldu: birincisi oyun saf adventure değil, arcade adventure; ve konusunun H.G. Wells'in kitabıyla alakasının olmaması. Halbuki ben romanda yer alan Eloi ve Morlock'ları çok merak ediyordum. Kitapla tek benzerlik kahramanın 800 bin yıl sonrasına gitmesi o kadar. Ondan sonrası bambaşka. İkinci hayal kırıklığım ise kontroller oldu. Yani bir arcade adventure yapıyorsun ve mouse'u devre dışı bırakıyorsun. Bu çok saçma geldi bana. Oyun sırasında klavye ile boğuşmaktan başka bir şey yapmadım. Ayrıca kamera açısının kontrol edilemiyor olması da eksi puan. Niye derseniz; mutlaka bakmanız gereken bir yere ancak kahramanı hareket ettirip, oyunun başka açıya geçtiği durumlarda bakabiliyorsunuz. Bu biraz hantal bir sistem ve oyundan soğutuyor. Bunlara gayet güzel bir konu, grafikler ve atmosfer oluşturulmuş. Bilmeceler de yeteri kadar iyi. Ama action sahnelerinde klavyenin ne halt olduğunu göreceksiniz. Deneyin. Üçüncü oyun olarak Diablo 2'yi oynadım. Söz konusu Diablo 2 ise insanlar 3'e ayrılıyor: beğenenler, beğenmeyenler, ilgilenmeyenler (lehe). Beğenenler de kendi içinde ikiye ayrılıyor: Diablo'yu inanarak, isteyerek oynayanlar ile sırf ismi ünlü olduğu için alıp oynayıp beğenenler. Ben abartılmış popülerlikten nefret eden bir insan olarak Diablo 2'ye çok ihtiyatlı yaklaştım. Çünkü bu tip popüler oyunlar çok fazla beklenti yaratırlar ve popülerliğin yüzdesinin artması ile beklentiler arasında bir uyuşmazlık, orantısızlık vardır. İşte Diablo 2 de bu haldeyken piyasaya çıktı. Oldukça beğenenler var, hastaları var, fanatikleri var. Oyunun heyecanından “tapılası” diyenler bile var. Karar sizin (der ve bırakırmışım burada :)). Diablo 2 bence ilkinin atmosferini yakalayamıyor (dikkat atmosfer dedim, kötü oyun demişim gibi algılanmasın!). Neden peki? Biraz subjektif olacağım (fanatiklere; ilk Diablo insana müthiş bir yalnızlık ve tedirginlik hissi veriyordu; o mahzenlere dalarken sadece siz ve yetenekleriniz vardı, neredeyse gerçek bir cesaret sınavı gibiydi. Ayrıca mahzenin o uğursuz derinliklerine doğru indikçe heyecan kat kat artıyordu. Başarılı bir fantastik gerilim filmi benzetmesi yanlış olmaz sanırım. Hele o Diablo ile ilk karşılaşma anında kalbimin güm güm attığını bilirim. Bunda ise multiplayer oynama gerekliliği var sanki; cümbür cemaat yaratık kesip biçiyorsunuz. Bir şeyiniz eksikse hemen tedarik ediliyor, arkadaşınıza “ver şunu, bunu” dediğinde alıyorsunuz. Yaratıklar etrafınızı dolduruyor, 100 mouse tık'ıyla gebertiyorsunuz. Sonrası yeniden Diablo ile karşılaşma. Item bulmanın bile pek değeri yok gibi (halbuki ilkinde bulduğumuz her değerli bir hazineymiş gibi davranırdık). Fakat bu söylediklerim multiplayer çağında olacak şeyler. Oyunlar artık tamamen multiplayer'a yükleniyor. Eh ben de pek multiplayer seven birisi olmadığımdan Diablo 2'yi single oynadım (daha önce demiş miydim bilmiyorum ama oyun oynamak kendimle dünya arasına bir boşluk koymak içindir. Bu yüzden pek ısınamadım multiplayer'a). İşte bu anlattıklarımdan dolayı atmosfer eksik geldi bana. Buna rağmen Diablo 2 artırılmış RPG öğeleri ve birçok özelliği ile kaliteli bir oyun. Ama ben yine de tek kişilik zindanımda canavarlarımla daha mutluydum... L

Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.