Bu sayfadaki yazılar
Sayfanın metni
Sayfa 88
kitap
Vampirle Görüşme - Anne Rice
THE 7-MİLLİON (
Mutlaka Okuyun
ANNIVERSARY bu kitabı çok önceleri okumuştum ama bu ay hem Vampire oyununun gelmesi dolayısıyla okuyup atmosfere gireceğiniz, hem de bana gelen birkaç mailden Vampirlerle ilgili bende size vampir edebiyatının en iyi romanlarından olan Anne Rice'ın “Vampirle Görüşme (Interview with the Vampire)” adlı kitabını tanıtmak istiyorum. Anne Rice Amerika'nın korku kraliçesi olmuş durumda; romanlarında kullandığı üslup, kolaycılığa kaçmayan, sağlam kurgusu olan ve derin karakterler içeren bir yapıda. Buna yarattığı atmosfer ile heyecanlı tempo da eklenince Anne Rice'ın kitaplarına doyum olmuyor. Vampirle Görüşme ise Anne Rice'ın ünlü olduğu “Vampire Chronicles” eserinin ilk kitabı. Şimdi sorabilirsiniz, bu kitabı diğer vampir kitaplarından ayıran nedir diye? Bir kere Anne Rice, vampirliğe dışarıdan bakan üçüncü gözün kuru objektifliğine düşmeden ve vampirlerin yakılarak, üstlerine kutsal su atılarak ya da kazık sokularak yok edilmesi klişeleriyle hiçbir alakası olmadan olaya çok daha derin yaklaşıyor: Bir vampirin gözünden vampirlerin aslında yitip giden insanlığından dolayı varoluş acısı çeken ve güçlü görünmelerine rağmen zaafları yaşayan ölüler olarak görüyorsunuz; bir vampirin ağzından yarım kalmış varlıklarının çığlığını ve insanlığın sorgulanışını okuyorsunuz. Bunların yanında, Anne Rice çoğu yerde klişe vampirlik temasından uzak durup kitaba vampirlerin derin psikolojik dünyasını ve etkileyici profillerini de ekleyerek mükemmel bir iş yapıyor. Bunca yıldır vampirleri kaba ve yırtıcı bir hayvan gibi lanse eden popüler kültüre Anne Rice bu müthiş kitapla “bırakın artık yağlı kazıklarınızı ve kutsal sularınızı” dercesine bir güzel cevap veriyor. Bunun yanında, vampirlik metaforunda tüm vampirler ve vampir edebiyatını yapanlar; sorunları, tutuculuğu, bilinçte ya da bilinçaltındaki gereksiz baskı, sözü edilmeyen, edilmemesi gereken tutkuları, arzuları, saplantıları ve hatta sapkınlıkları ifade ederler. Bunu ise çoğunlukla cinsellikle anlatırlar, Anne Rice ise kitapta klasik cinsiyet rollerine karşı çıkıyor gibi görünüyor: Erkek vampirlerin birbirleri arasındaki erotik göndermeleriyle... Ama yine de iki erkek vampir olan Louis ile Lestat arasındaki örtülü erotizmi anlatırken, erkek ve kadın arasındaki aşkı anlatır gibi davranıyor; mesela Louis'in duygusal dünyası çok kadınsı olabiliyorken, Lestat ise daha erkeksi, sert ve kendi dünyasını dışa vurmayan bir görüntü çiziyor. Fakat bu bile kitaba renk katıyor. “Vampirle Görüşme” diğer vampir kitapları arasında kesinlikle derin, sürükleyici ve anlamlı olabilen tek kitap. Atmosferi, kişilikleri ve durmayan temposuyla, kesinlikle alıp okumanız gerek. Sonrada oturup Vampire'ı oynayın, bitirirsiniz: Türkiye'de kitabın baskısını bulmanız zor olabilir. Zamanında Remzi Kitabevi basmıştı ama şimdi kaldı mı bilmiyorum. Eğer kitabı bulamazsanız bende var çok pahalıya satabilirim size, ehe! Kitabın filmi de 1995 yılında Neil Jordan tarafından çekildi. Tom Cruise ve Brad Pitt'in oynadığı film de oldukça iyi bir uyarlama. Seyretmenizi tavsiye ederim. Video kasetleri her yerde var...
1- Solaris - Stanislaw Lem (Tüm zamanların en iyisi) 2- 1984 - George Orwell (Mükemmel demek kitabı aşağılamak olur!) 3- Halka Dünya (Ringworld) - Larry Niven (Bilimkurgu neymiş görün!) 4- 2001: A Space Odyssey - Arthur C. Clarke (Operaların en güzeli, felsefi bir vals!) 5- Dune - Frank Herbert (Söyleyecek az, okunacak çok şey var!) 6- Neuromancer - William Gibson (Cyberpunk'ın incili. Okumamak büyük kayıp) 6- Rama - Arthur C. Clarke (İlk kitap! Mükemmel bir klasik. Serinin diğerleri cıvık!) 7- Çıkış Kapısı (Gateway) - Frederik Pohl (En iyi kitabı. Sıradışı!) 8- Demolished Man (Yeni baskısı
- Alfred Bester (Telepatlarla dolu bir toplumda cinayet işlemek mi? İnanılmaz bir kitap) 9- Bıçak Sırtı (Do Androids Dream of Electric Sheep?) - Philip K. Dick (Size mükemmel film Blade Runner'ın kitabı) 10- Kaplan Kaplan (The Stars My Destination) - Alfred Bester (Yeniliklerle dolu olağanüstü bir kitap, Foley'e dikkat!) 11- Dünyaya Düşen Adam (The Man Who Fell on Earth) - Walter Tevis (Dünya dışından gelen Newton'un ünlü hikayesi. Dokunaklı!) 12- Hancı - Muder (Bu da Muder'in dokunaklı hikayesi :)|
Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.
Sayfa 89
Mission Impossible 2
John Woo'nun Hard Boiled adını bütün dünyaya duyurduğu film) ve Hard Target (Amerika'da çektiği ilk film, Van Damme'ın oynadığı) filmlerini seyretmesem MI2'nin başlarındaki kadın erkek araba kovalamaca sahnesinde salonu terk ederdim (son sahneleri nasıl izlediğimi düşünün bir de!). Fakat demin söylediğim filmlerinde bile daha abartı sahneler olmasına rağmen yine de insanı merakta bırakan bir senaryo vardı (Face Off'un o güzelim senaryosu aksiyon uğruna nasıl heba edilmişti ya!, aklıma geldi birden). Hatta biraz daha insaniydi!. 3 sene önce Brian de Palma bu ünlü TV dizisine çok başarılı bir yorum katmıştı ve ilk film gayet başarılı bir sinema filmiydi. Zevkle izlemiştim. Peki bu? Bu saçma sapan bir aksiyon sirkine dönmüş ve hatta dağ fare doğurmuş. Senaryonun 3. sınıf olmasına zaten diyecek çok şey yok. Filmde her şey nedense Tom Cruise'un gövde gösterisine dönüşmüş. TV dizisinin o güzelim bağlayıcı atmosferinden, o takım ruhundan geriye Tom'un artistik pozları, Hi-tech güneş gözlüğü, inanılmaz dağcılığı, sahte kahramanlık pozları, Van Damme'ı bile gölgede bırakacak akrobatik hareketleri ve John Woo'nun “yeter artık” dedirten kamerası kalmış. “Ama bu bir aksiyon filmi, nasıl bir beklentide olabiliriz ki?” sorusu geliyor akla. Bunun için elimizde çok güzel aksiyon film kıyasları var; ve bu tür bir film yapılacaksa bence Michael Bay'in çektiği “The Rock”, James Cameron'ın “True Lies”, Richard Donner'ın “Lethal Weapon 1” ya da “Indiana Jones serisi” gibi olması gerekir. Bu saydıklarım gerek senaryoları, oyunculukları, çekimleri ve gerek tempoları ve atmosferleriyle tekrar tekrar izlenecek filmler. Aksiyon filmi diye başarılı bir TV dizisini saçmalıklar sirkine dönüştürmek de bir başarı sayılır. Yapımcı Tom Cruise (ilk filminde yapımcısıydı) belli ki kafasındaki “box office filmi” yapmak için seçti John Woo'yu (ve başardı çünkü Amerika'da ilk hafta 150 milyon dolar hasılat yaptı film. Çok güzel olduğundan mı? Hayır. Reklam çağının nimetleri yüzünden!). John Woo ise şiddete estetik bir yorum getirdiğine inanılan bir yönetmen (Hard Boiled ve Hard Target'da öyleydi, artık değil) Bu yüzden 26 kamera açısını feda etmektense senaryoyu feda eder daha iyi. Şimdi hem John Woo'dan hem de antipatik kahraman Tom Cruise'dan bu filmi seyrederek kaybettiğim 2.5 saatimin maddi ve manevi tazminatını talep ediyorum. Hemen!
Mi-z
overDose 015J
Şu ay 3 oyunu uzun uzun sayfalarda okumuşsunuzdur ne olduklarını ama birkaç yorum da ben yapayım. İlk olarak The Longest Journey çok ilgimi çekti. Adventure'ların üvey evlat muamelesi gördüğü şu günlerde böylesine kaliteli bir oyun oynamak beni mest etti diyebilirim. 4 CD'lik oyun için oldukça uğraş verildiği belli. Grafikler olsun (çok güzeller söyleyeyim), sesler, konu ve atmosfer olsun uzun zamandan beri tadına vara vara oynadığım ilk adventure. Bugünlerde oyun kahramanlarının kadın olduğu gözden kaçmıyor, oyunda ise garip rüyalarla yaşamı altüst olan ve bunun gerçekte de başına bir sürü iş açtığını görerek bocalayan April adlı güzel bir kadını yönetiyoruz (hayır asılmadım ben ona!). Gerçek dünya ile fantastik dünya arasındaki geçişleri çok iyi kullanan ve film seyredercesine merak içinde oynayacağınız bir oyun. Almanız şiddetle önerilir (tüh tavsiye veriyoruz haberimiz yok :)). İkinci oyun ise yine bir adventure olan Time Machine. Bu oyunu oynamak için 2 sebebim vardı: birincisi Cryo'nun adventure oyunlarına verdiği değer ve ikincisi usta bilimkurgu yazarı H.G. Wells'in Time Machine adlı nefis romanı (Kitabın yeni baskısı çıktı). Fakat oyunu oynadıktan sonra 2 hayal kırıklığım oldu: birincisi oyun saf adventure değil, arcade adventure; ve konusunun H.G. Wells'in kitabıyla alakasının olmaması. Halbuki ben romanda yer alan Eloi ve Morlock'ları çok merak ediyordum. Kitapla tek benzerlik kahramanın 800 bin yıl sonrasına gitmesi o kadar. Ondan sonrası bambaşka. İkinci hayal kırıklığım ise kontroller oldu. Yani bir arcade adventure yapıyorsun ve mouse'u devre dışı bırakıyorsun. Bu çok saçma geldi bana. Oyun sırasında klavye ile boğuşmaktan başka bir şey yapmadım. Ayrıca kamera açısının kontrol edilemiyor olması da eksi puan. Niye derseniz; mutlaka bakmanız gereken bir yere ancak kahramanı hareket ettirip, oyunun başka açıya geçtiği durumlarda bakabiliyorsunuz. Bu biraz hantal bir sistem ve oyundan soğutuyor. Bunlara gayet güzel bir konu, grafikler ve atmosfer oluşturulmuş. Bilmeceler de yeteri kadar iyi. Ama action sahnelerinde klavyenin ne halt olduğunu göreceksiniz. Deneyin. Üçüncü oyun olarak Diablo 2'yi oynadım. Söz konusu Diablo 2 ise insanlar 3'e ayrılıyor: beğenenler, beğenmeyenler, ilgilenmeyenler (lehe). Beğenenler de kendi içinde ikiye ayrılıyor: Diablo'yu inanarak, isteyerek oynayanlar ile sırf ismi ünlü olduğu için alıp oynayıp beğenenler. Ben abartılmış popülerlikten nefret eden bir insan olarak Diablo 2'ye çok ihtiyatlı yaklaştım. Çünkü bu tip popüler oyunlar çok fazla beklenti yaratırlar ve popülerliğin yüzdesinin artması ile beklentiler arasında bir uyuşmazlık, orantısızlık vardır. İşte Diablo 2 de bu haldeyken piyasaya çıktı. Oldukça beğenenler var, hastaları var, fanatikleri var. Oyunun heyecanından “tapılası” diyenler bile var. Karar sizin (der ve bırakırmışım burada :)). Diablo 2 bence ilkinin atmosferini yakalayamıyor (dikkat atmosfer dedim, kötü oyun demişim gibi algılanmasın!). Neden peki? Biraz subjektif olacağım (fanatiklere; ilk Diablo insana müthiş bir yalnızlık ve tedirginlik hissi veriyordu; o mahzenlere dalarken sadece siz ve yetenekleriniz vardı, neredeyse gerçek bir cesaret sınavı gibiydi. Ayrıca mahzenin o uğursuz derinliklerine doğru indikçe heyecan kat kat artıyordu. Başarılı bir fantastik gerilim filmi benzetmesi yanlış olmaz sanırım. Hele o Diablo ile ilk karşılaşma anında kalbimin güm güm attığını bilirim. Bunda ise multiplayer oynama gerekliliği var sanki; cümbür cemaat yaratık kesip biçiyorsunuz. Bir şeyiniz eksikse hemen tedarik ediliyor, arkadaşınıza “ver şunu, bunu” dediğinde alıyorsunuz. Yaratıklar etrafınızı dolduruyor, 100 mouse tık'ıyla gebertiyorsunuz. Sonrası yeniden Diablo ile karşılaşma. Item bulmanın bile pek değeri yok gibi (halbuki ilkinde bulduğumuz her değerli bir hazineymiş gibi davranırdık). Fakat bu söylediklerim multiplayer çağında olacak şeyler. Oyunlar artık tamamen multiplayer'a yükleniyor. Eh ben de pek multiplayer seven birisi olmadığımdan Diablo 2'yi single oynadım (daha önce demiş miydim bilmiyorum ama oyun oynamak kendimle dünya arasına bir boşluk koymak içindir. Bu yüzden pek ısınamadım multiplayer'a). İşte bu anlattıklarımdan dolayı atmosfer eksik geldi bana. Buna rağmen Diablo 2 artırılmış RPG öğeleri ve birçok özelliği ile kaliteli bir oyun. Ama ben yine de tek kişilik zindanımda canavarlarımla daha mutluydum... L