Gameshow sayı 50, sayfa 98
Sayfanın metni

Sayfa 98

Gördüğünüz gibi ne yaptım ne ettim Gem gösterip komşu sayfa Sanaloğlan'ı da topraklarıma kattım. Sevgili Sanaloğlan galaksiler arası bir yolculuğa çıktığından bu ay benimle idare edeceksiniz. Ya da bana iki kat daha fazla katlanmak zorunda kalacaksınız. Eh dile kolay tam tamına 2 sayfa.. Size önceden haber vermeden birden bire dozu iki kat artırmam bazılarınızda ters etki yaratabilir. Onlara tavsiyem bu duruma bir an önce alışmaları ve her şeye rağmen zevk almaya çalışmaları olacak. Korkmayın, sevgili hurda yığınınız Sanaloğlan yine aranıza ışık hızıyla dönecek. Ama bu, onun yokluğundan faydalanıp hayatı size zehir edeceğim gerçeğini değiştirmiyor. Sakın derginin şu anda içinde bulunduğum sol sayfasına bakıp “Ah ah burada bir zamanlar Sanaloğlan yazılarıyla bizi mutlu ederdi” gibilerinden hüzünlü cümleler kurmaya kalkmayın. Hep mutlu hep mutlu. Nereye kadar devam edebilirdi ki bu durum. Zaten şu Sanaloğlan'da da ne buluyorsunuz anlamıyorum. Burnunu sokmadığı iş yok. NBA'de basket oynar, The Sims'te milletin sevgilisini elinden alır, Discworld Noir'da dedektifliğe soyunur, Age of Kings'te millet canını dişine takmış savaşırken o savaş alanında gevezelik yapar. Anlayacağınız bir baltaya sap olmuş değildir kendisi. Zebani'nin hayatımı yeterince cehennem azabına çevirmesi yetmiyormuş gibi bir de bu robotla hurda yığını olma arasında gidip gelen yaratığı bana komşu yapması ayrı bir konu. Çok doluyum çooooook.. Neyse kendime hakim olmalıyım. Hakim olup bu ay bana gönderdiğiniz güzel hikayelerden ikisini yayınlamalıyım. Hatta yayınlamadan önce, bir önceki sayıda verdiğim kelimeleri hatırlatmalıyım. Aman Allahım ne kadar da bilinçli bir cadıyım ben. Ben cadı ötesi bir varlığım adeta. Seviyorum kendimi. Sizi de tabii.

hele hiç asılmayın!!

aman diyeyim sataşmayın!

taşmayın iyiyim sa aman d

Pis bir cadı

Not: “Siz” kelimesine kesinlikle Zebani ve Sanaloğlan ikilisi dahil değildir.

Evet şimdi bir bakalım nelerimiz varmış...

Bahar, düdük, silgi, pilav, gözlük, silah, çelik, vazo, mikrofon, tahta, bilgisayar, mum, güneş, kedi, tabak.

Evi gibiydi burası. Her öğlen geldiği, uzun zamandır göremediği annesinin o güzelim yemeklerine duyduğu özlemi biraz olsun dindirebileceği, yemeği tahta kaşıkla yiyebileceği ve aşçı kadına “Türkan teyze, valla aynı annem gibi yapıyorsun pilavı, ama o kuşüzümü de koyar” diyebileceği küçük ve sıcak bir lokantaydı. Bir yandan yemeğini yiyor, bir yandan da köşedeki televizyondan eski bir futbol hakeminin yorumunu dinliyordu. “Cemal amca, bu herifler ağızlarında düdük olmadığı zaman saçmalamak zorunda mı?” dedi, hep gülümseyen, hiç konuşmayan garsona. Cemal amca, Türkan teyzenin kocasıydı. İlk başlarda yaşlı bir adamın kendisine hizmet etmesinden çok utanmış olsa da, sonraları onun kendisine torununu besleyen bir dede edasıyla yaklaştığını görünce bu duruma alışmış ve zamanla bir aile gibi olmuşlardı. Her gidişinde Cemal amcayı tezgahın yanında, hep aynı tertemiz kıyafeti, boynunda madalyası ve gülen gözleri ile Türkan teyzeye bakarken bulurdu. Sütlaç güzeldi. Cemal amcanın boynundaki madalyaya bakarken, ilkokulda boynuna astığı, yuvarlak mavi silgiler geldi aklına. “Kokuluları da vardı üstünde arı maya resmi olan.” diye düşünürken birden her şey silindi. Sadece bir çift göz kapladı dünyayı, ne zaman gelmiş oturmuştu bu güzeller güzeli kız tam karşısındaki masaya. Bakakalmıştı. “İşte” dedi “Bugün için yaşamışım demek onca yılı... Bir şeyler yapmalıyım.” diye düşündü, “onunla tanışmalıyım”. Kızın yanına gitti. “Oturabilir miyim?” dedi. Kızın suratındaki sert ve alaycı ifadenin farkına bile varmamıştı. “Ben gittikten sonra neden olmasın!” dedi kız. Afalladı. “Şey....ben... sadece tanışmak istemiştim” “Hiç gerek yok” dedi kız. İyice sersemlemişti. “Bence bu gözler böyle sert, böyle kıyıcı bakmayı hak etmiyorlar” dedi “Sen de dışardakiler gibi olma, gözlerinin hakkını ver biliyorum ki; böyle bir çift göz, asla sert ve kötü birine bahşedilmez. Bence sen, içindeki meleği şeytan kostümü giyerek korumaya çalışıyorsun. Ama unutma ki çelikten bir vazo içindeki çiçeği koruyamaz. Rahatsız ettiysem özür dilerim” Tam arkasını dönmüştü ki, uzanıp elini tuttu kız ve işte şimdi dünyanın en güzel gözlerine yakışan sıcak bir gülümsemeyle; “Adım Cadı Loz” dedi. Bir elindeki sıcacık, yumuşak ele bir kızın gülen yüzüne bakıyordu. “Rüya olmasın, lütfen rüya olmasın, noolur rüya olmasın” diye mırıldanıyordu. “Ve şimdi de mikrofonlarımıza bir Atilla Taş şarkısı geliyor.” diyen radyoya haddini bildiren bir el silah sesi dileğinin kabul olmadığını gösteriyordu. Sersem sersem etrafına bakındı. Yine bilgisayarının başında uyuyakalmıştı. Gözlüğünü taktı. Şöyle bir gerindi, darmadağın olmuş radyoya baktı ve “Hak ettin ama” diye söylendi. Sigara dumanını aldığını duyduğu için yaktığı mumun alevi, güneşin ufuktan kendini göstermesiyle, acizliğini fark edip tir tir titremeye başlamıştı. Püfff diye söndürdü. Güneşe doğru baktı “Mağrurlanma” dedi “Bir gün sen de söneceksin.” “İyi de radyoya kim ateş etti” diye düşünerek etrafına bakınırken; boş mama tabağına protesto patileri vuran kedisinin gözlerinde baharı gördü. O, bahara doğru gülümseyerek yürürken, açık unuttuğu

DoverDose bilgisayarın ekranından Lara Croft da gülümsüyordu.

Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.