ATİLLA TAŞ VE LARA CROFT

Evi gibiydi burası. Her öğlen geldiği, uzun zamandır göremediği annesinin o güzelim yemeklerine duyduğu özlemi biraz olsun dindirebileceği, yemeği tahta kaşıkla yiyebileceği ve aşçı kadına “Türkan teyze, valla aynı annem gibi yapıyorsun pilavı, ama o kuşüzümü de koyar” diyebileceği küçük ve sıcak bir lokantaydı. Bir yandan yemeğini yiyor, bir yandan da köşedeki televizyondan eski bir futbol hakeminin yorumunu dinliyordu. “Cemal amca, bu herifler ağızlarında düdük olmadığı zaman saçmalamak zorunda mı?” dedi, hep gülümseyen, hiç konuşmayan garsona. Cemal amca, Türkan teyzenin kocasıydı. İlk başlarda yaşlı bir adamın kendisine hizmet etmesinden çok utanmış olsa da, sonraları onun kendisine torununu besleyen bir dede edasıyla yaklaştığını görünce bu duruma alışmış ve zamanla bir aile gibi olmuşlardı. Her gidişinde Cemal amcayı tezgahın yanında, hep aynı tertemiz kıyafeti, boynunda madalyası ve gülen gözleri ile Türkan teyzeye bakarken bulurdu. Sütlaç güzeldi. Cemal amcanın boynundaki madalyaya bakarken, ilkokulda boynuna astığı, yuvarlak mavi silgiler geldi aklına. “Kokuluları da vardı üstünde arı maya resmi olan.” diye düşünürken birden her şey silindi. Sadece bir çift göz kapladı dünyayı, ne zaman gelmiş oturmuştu bu güzeller güzeli kız tam karşısındaki masaya. Bakakalmıştı. “İşte” dedi “Bugün için yaşamışım demek onca yılı... Bir şeyler yapmalıyım.” diye düşündü, “onunla tanışmalıyım”. Kızın yanına gitti. “Oturabilir miyim?” dedi. Kızın suratındaki sert ve alaycı ifadenin farkına bile varmamıştı. “Ben gittikten sonra neden olmasın!” dedi kız. Afalladı. “Şey....ben... sadece tanışmak istemiştim” “Hiç gerek yok” dedi kız. İyice sersemlemişti. “Bence bu gözler böyle sert, böyle kıyıcı bakmayı hak etmiyorlar” dedi “Sen de dışardakiler gibi olma, gözlerinin hakkını ver biliyorum ki; böyle bir çift göz, asla sert ve kötü birine bahşedilmez. Bence sen, içindeki meleği şeytan kostümü giyerek korumaya çalışıyorsun. Ama unutma ki çelikten bir vazo içindeki çiçeği koruyamaz. Rahatsız ettiysem özür dilerim” Tam arkasını dönmüştü ki, uzanıp elini tuttu kız ve işte şimdi dünyanın en güzel gözlerine yakışan sıcak bir gülümsemeyle; “Adım Cadı Loz” dedi. Bir elindeki sıcacık, yumuşak ele bir kızın gülen yüzüne bakıyordu. “Rüya olmasın, lütfen rüya olmasın, noolur rüya olmasın” diye mırıldanıyordu. “Ve şimdi de mikrofonlarımıza bir Atilla Taş şarkısı geliyor.” diyen radyoya haddini bildiren bir el silah sesi dileğinin kabul olmadığını gösteriyordu. Sersem sersem etrafına bakındı. Yine bilgisayarının başında uyuyakalmıştı. Gözlüğünü taktı. Şöyle bir gerindi, darmadağın olmuş radyoya baktı ve “Hak ettin ama” diye söylendi. Sigara dumanını aldığını duyduğu için yaktığı mumun alevi, güneşin ufuktan kendini göstermesiyle, acizliğini fark edip tir tir titremeye başlamıştı. Püfff diye söndürdü. Güneşe doğru baktı “Mağrurlanma” dedi “Bir gün sen de söneceksin.” “İyi de radyoya kim ateş etti” diye düşünerek etrafına bakınırken; boş mama tabağına protesto patileri vuran kedisinin gözlerinde baharı gördü. O, bahara doğru gülümseyerek yürürken, açık unuttuğu

DoverDose bilgisayarın ekranından Lara Croft da gülümsüyordu.

Mehmet (Soyadını da yazsaydın keşke. Türkiye'deki erkeklerin isimlerinin yarısının Ahmet, kalanının da Mehmet olduğunu düşünürsek aradan sıyrılman hayli zor olacak.)

BİLGİSAYAR Bahar yeni gelmişti. Bunu odasının dışındaki kuşların sesinden fark ediyordu. Bundan 2 sene öncesine kadar en sevdiği mevsim olan bahardan şimdi nefret ediyordu. 2 sene önce geçirdiği kazada karısı ve yürüme yeteneğini kaybetmişti... Bu olaydan sonra yalnızlığa -yaşlı ve kör kedisini saymazsak- ve tekerlekli sandalyeye mahkum olmuştu. İlk başlarda çelik değnekleriyle zor da olsa kısa yürüyüşler yaparken artık evden çıkmaz olmuştu. Bu yalnızlık günden güne onu bir mum gibi eritiyordu. Kendi güneşinin çoktan battığına ve bir daha doğmayacağına inanıyordu. Yatağından kalkıp silahını kafasına dayadığı gecelerin sayısını unutmuştu, ama hiçbir zaman tetiği çekme cesaretini gösterememişti, 2 yıldır çalışamadığı için artık parası da kendisi gibi tükenmişti. Evindeki eşyaları satmaya başlamıştı. Bu gidişle evdeki eşyaların birkaç ay içinde tükeneceğinin kendisi de farkındaydı... Teker teker her şeyi satıyordu. Sadece karısının bilgisayarına dokunmuyordu. Yazılarını daha hızlı yazabilmesi için doğum gününde hediye etmişti karısına. Oysa kendisi bilgisayardan hiç anlamazdı ama yine de onu satamıyordu.

Bir gece yine uykusundan uyandı. Ter içindeydi. Evet bu gece yapacaktı. Hafifçe yatağından doğruldu. Başucundaki tahta komodinin üstündeki lambasına uzandı. Fakat lamba yanmadı. Anlaşılan elektrikler kesilmişti. Ama bu küçük aksaklık onun büyük planını bozamazdı. Yatağından inerek silahının bulunduğu çekmeceye doğru sürünmeye başladı. Tam bu sırada oda mikrofonik düdük sesleriyle yankılandı. Kedi irkilerek uyandı ve uyumakta olduğu masanın üzerindeki vazoyu yere devirerek odadan uzaklaştı. Adam sesin geldiği yöne baktı. Ses bilgisayardan geliyordu. 2 senedir bir tuşuna bile basılmayan alet, kendi kendine açılmıştı. Ekran kapkaraydı, sadece sol üst köşede yanıp sönen bir çizgi vardı. Bir an silahı unuttu ve bilgisayara doğru yöneldi. Sandalyeye tırmanarak ekranın karşısına oturdu. Masanın üstünden kalın camlı gözlüğünü alıp taktı ve dikkatlice ekrana baktı. Ama hiçbir şey olmamıştı. Ekran aynı şekilde duruyordu. Neyi beklediğini bilmiyordu. Canı sıkılmaya başlamıştı. Ekranın karanlığından rahatsız olmuştu ve kedisinin ismini ekrana tuşladı. Artık yanıp sönen çizginin önünde kedisinin adı yazıyordu.

Birden büyük planı aklına geldi. Ölmek istiyordu ama bunu gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğini bilmiyordu. Buna bir cevap almasının zamanı gelmişti. Doğruldu. Ekrandan kedisinin adını sildi. Eğilip yerdeki tabağı aldı ve evcil hayvanlar için özel yapılan vitaminli pilavdan bolca koydu. “Bu, kediye en az bir hafta yeter” diye düşündü. Tekrar eğilip tabağı yere koydu ve kedisine seslendi... Kediden hiç ses çıkmadı. Adam buna çok şaşırmıştı. 16 seneden beri ilk defa yemek için kendisine seslenildiği zaman gelmemişti şişman kedi... Nasıl olsa acıkınca yer diye düşündü. Bilgisayarı kapatmak için hamle yapmıştı ki gördüğü şeyden dolayı öylece dondu. Ekranda kendi ismi yazıyordu. Düşündü... Hayır kendisi yazmamıştı, buna emindi... İrkildi. Mantıklı düşünmeye çalıştı. Acaba karısının ölmeden önce hazırladığı bir program mıydı? O öldükten sonra hiç açılmamıştı bilgisayar. Şimdi buna kafa yoramayacak kadar önemli bir işi olduğunun farkına vardı. Çok istiyordu... Ama acaba başarabilecek miydi? Az sonra bunu öğrenecekti. Son olarak isminin yazdığı ekrana baktı ve “delete” tuşuna bastı... Birden sanki silgi ile silinmiş bir yazı gibi yok oldu...

Bu kadar kolay olacağını kendi bile düşünmemişti...

Gökçe Gezener

Bu ay da itinayla hikayelerini yazan arkadaşlara teşekkür ediyorum. Teşekkür ettiğim arkadaşların şımarmaya eğilimli olabilecekleri ihtimalini göz önüne alarak daha ileriye gitmiyorum. Bir cadı nerede duracağını iyi bilmeli.

Eminim yukarıdaki arkadaşların dışında da bir cadıya hikaye yazma cesaretini gösterecek cengaver arkadaşlar vardır. Onlara sesleniyorum: “Yazın!!” ve sonra da ekliyorum. “Aşağıdaki kelimeleri dikkate alarak tabii”

“Çerçeve, bilye, bebek, mendil, kalem, telefon, yoğurt, anahtar, bardak, kulak, güneş, böcek, para, saat, kitap.” nesra@netone.com.tr