Gameshow sayı 35, sayfa 60

Bu sayfadaki yazılar

Sayfanın metni

Sayfa 60

OVERDOSE AŞIRI İSTEKLERİNİZİ KARŞILAYABİLECEĞİNİZ TEK YER

İnsan dedim ona; garip garip baktı. En yüce varlık diye tamamladım sözlerimi; o garip bakışlara bir de alaycı gülümseme eklendi... Açıkçası kızdım. Nasıl bu kadar umursamaz olabilirdi? Bu derece ciddiye alınmamak beni çılgına çevirmişti. Tüm vücudum kaskatı kesilmiş, tırnaklarım avuç içlerimi delmek istercesine gömülmüştü. Kendi kendime hep şunu söyledim; sinirlerine hakim ol, yumruklarının beyninin önüne geçmesine izin verme. Aklını kullan!.. İşe yaradı herhalde. Yavaş yavaş kaslarımın gevşediğini, kenetlenen parmaklarımın açıldığını hissettim. Tırnaklarımın avuçlarımda açtığı ufak deliklerden kanlar süzüldü. Daha başlamadan bitmiş bir savaşın göz yaşlarıydı onlar. Bir anlık sinirin, bir anlık hırsın, düşüncenin önüne geçtiğinde olabileceklerin işareti, çok basit bir örneği!.. Ama ben anlamadım. Benimle geliyorsun dedi ve elini uzattı. Canın cehenneme demek istedim, ama merak denen duygu var ya; O bana engel oldu... Elini tuttuğumda tam anlamıyla çarpılmış gibi oldum. Evet, bu duyguyu bilirim; Anlık bir titreme temas noktasından tüm vücuda yayılır, kalbiniz sıkışır ve nefes alamazsınız. Ama dedim ya; anlık, kısa bir süre... Sonra vücudunuzdaki gezintisini tamamlayan enerji, parmak uçlarında bıraktığı titremeyle yok olur, gider. O an için korktuğumu hissettim ve ona baktım. Gözlerini kapamıştı. Derin derin soluyor, gövdesi kısa süreli fakat periyodik aralıklarla sarsılıyordu. Boğazındaki ve şakaklarındaki damarlar iyice belirginleşmiş, ritme ayak uydurmak ister gibiydiler. Bana gözlerini kapa dedi. Dediğini yapmamla beraber enerji geri döndü. Periyodik titremeler bende de başladı. Sonra... Sonrasında olanlara bugün bile inanmakta zorluk çekiyorum... İlk önce titremeler sarsıntıya dönüştü. Kendimi boşlukta sallanır gibi hissettim. Boşluk hissi, benli gözlerimi açmaya zorladı. Aman tanrım!.. Ayaklarım... Ayaklarım yere değmiyordu artık. Gerçekten boşluktaydım ve gittikçe yükseliyordum. Ona baktım, umursamaz bir haldeydi. Sanki yaptığımız olağan bir şeydi... Hızlandık. Her geçen saniye biraz daha, her geçen saniye uçma fikrine alışarak. Ne kadar devam etti bilemiyorum, tek hatırladığım gittikçe artan basıncın ve oksijen azlığının vücuduma hiç de iyi gelmediği. O ise bu durumdan hiç etkilenmedi... O günden sonra uzun uzun düşünme fırsatım oldu. Benim uçma diye nitelendirdiğim şey aslında neydi? Biz gerçekten uçmuş muyduk? Sanırım uçmadık. Yani yaptığımız ona benzer bir şeydi. Ama uçmak... Hayır bizimkisi çok daha başkaydı, çok daha inanılmazdı... Bir insanın uçmasından daha inanılmaz ne olabilir diye düşündüm günlerce. Sonunda bulduğumu sanıyorum: biz bir yolculuk yapmıştık.

Boyutlararası bir yolculuk, zamanlararası seyahat... Yere inerken son perdeyi oynuyordum adeta. Zorlukla nefes alabiliyor, midemin bulantısını çocukça oyunlar oynayarak geçirmeye çalışırken bir yandan da, gözlerimin dışarı fırlamasını engellemek için göz kapaklarımı iyice sıkıyordum. Yere inmek olgusu benim dayanma gücümdü. Komik olan ise yere inince bu işkencenin artarak devam etmesi. O an hiç de komik gelmediğini itiraf etmeliyim. Evet yere inince bütün bu olanlara bir de boşalmış dizlerin üzerinde ayakta durabilme çabası eklendi. Uzun süre dayanamadım ve yere yığıldım. Kendimi dinlemeye başladım. İlk önce nefes alışım ve kalp atışlarım düzene girdi. Gözlerim ve kulaklarımdaki baskı giderek azaldı. Bu sırada bacaklarım da geri geliyordu. Kasıklarımdan başlayarak tatlı bir uyuşukluk parmak uçlarıma yayıldı, sonrasında ise bir ferahlık esir aldı beni... Altuğ Canıtez Geçenlerde her zamanki gibi odamda oturmuş, okuduğum kitabın kurgu dolu dünyasındaki o muazzam yolculuklardan birisine çıkmıştım. Sınırlı gerçeklerden kaçıp, sınırsız bir hayal gücünün insanı cezbeden dünyasına... Tam o sırada odamın kapısı açıldı ve içeriye bir başka Polat girdi!! Ben daha şaşırmaya fırsat bulamadan her yeri buyurma kokan bir tonda “otur yerine” dedi. Şaşırmaktan ve oturmaktan başka yapacak bir şeyim yoktu tabii. Üzerinde şu sıralar giymiş olduğuma benzer bir kot pantolon ve duvarda asılı eski püskü kot ceketimin bir kopyası vardı. Ayakkabılarını çıkarmıştı ve çorapları ise yanımdaki komodinin birinci çekmecesinde duran yünlü çorabımın aynısı ve daha yenisiydi. Benim gibi kiloluydu ve top sakalı vardı. Anlaşılmayan bir nedenden dolayı bana kızgın olan halini gözlerindeki soru işaretleri ve kızgın iki alev topunun parlaklığından anlayabiliyordum. Hala şaşkınlığımı koruyarak fakat belli etmeden “Otursana Polat” dedim, “sen şu sandalyeyi seversin”. Gözlerini benden ayırmadan geçip sandalyeye oturdu. Her an onu yok edecekmişim gibi tetikte bekliyordu. O sırada aklımdan geçen düşüncelerin aynısını o da düşünüyor mu acaba diye merak ettim. “Nesin sen aptal herif?” gibi bir düşünce geçti aklımdan. Tepki yoktu. Ama yine de dikkatli olmalıydım; öyle ya şimdiki Polat'ı en iyi tanıyan karşımdaki Polat'tı ve o Polat'ın bir sene önceki Polat olduğunu hatırlıyordum. Hatırlamadığım, bir sene önce böyle bir şey yapıp yapmadığımdı. “Sakalıma ne yaptın?” dedi, “Odamın şeklini niye değiştirdin?”. Nereden geldiği belli olmayan bu Polat'ın amacı belli ki beni sorgulamaktı. Öylesine “Cevabını bildiğin soruları neden bana soruyorsun?” dedim. “Hiçbir şey bildiğim yok gerzek!! Saçma sapan bir değişim içine girip beni bir kenara attın ve aynı zaman dilimi içinde sıkışıp kalarak yaşamak zorunda bıraktın beni”. Vay vay, bir sene önce bu kadar ağdalı konuştuğumu hatırlamıyordum bile. “İyi ya işte, biraz değişim iyidir. Madem artık buradasın keyfini çıkar” diyerek umursamaz görünüyordum ama aslında rahatsız olmuştum. “Sen bir...”, sözünü bitirmeye fırsat kalmadan kapı yeniden açıldı. Bu sefer gelen başka Polat'tı. Anlaşılan bugün bu odada olağandışı Polat'lar toplantısı yapılacaktı ve ben hariç bütün önceki Polat'ların haberi vardı. Yine şaşkın bir şekilde yeni gelen Polat'a baktım. Uzun ve simsiyah saçları omuzlarına dökülüyordu. Derisi hariç her yeri siyahtı. Bu da ayakkabılarını çıkarmıştı. Diğer Polatlarla uyum sağladığım tek özelliğin bu olmasına sevinsem mi üzülsem mi karar veremedim. Yeni gelenin çoraplarını nereden aldığını merak ettim. Birden ikinci Polat'a dönerek “ne yaptın çocuğun saçlarına?” dedim. İkisi şaşkın şaşkın birbirlerine, sonra da şaşkın şaşkın bana bakıyorlardı. Durum çok saçma ve sinir bozucuydu. Bana bakmasalar kendime bir tokat atmayı düşünüyordum ama bu Polatlar karşısında kontrollü olmalıydım. İkinci Polat yeni gelen Polat'a “bana bakma her şeyin sorumlusu şu” diyerek beni işaret etti. Gerçekten her şeyin sorumlusu ben miydim ki? Bu acayip yaratıklara karşı savunma yapmalı mıydım? Anlarlar mıydı? Ben bunları düşünürken üçüncü Polat “siz ikiniz burada neler çeviriyorsunuz” dedi. Bu biraz daha şüpheci ve paranoyak çıkmıştı. “Hiiç, seni bekliyorduk” dedim hala alaycı olmakta ısrar ederek. “Diğerleri ne zaman gelecek merak ettik?” sorum ikinci Polat'ı kızdırmış olacak ki “Sen adi yüzsüz herifin tekisin” diyerek okkalı bir hakaret savurdu bana. Bir sene önce bu kadar kızgın ve anarşist tavırlar içinde olmama hayretler ederek “sana çekmişim herhalde” dedim. “Sahi nasıl geldiğinizi bir kenara bırakırsak niçin geldiniz buraya? Ne istiyorsunuz?” İkinci Polat'ın bu soruya cevabı surat ifadesine çoktan yansımıştı zaten. Üçüncü Polat “bilmiyorum, içimden sanki birileri beni çağırdı” dedi. Anlaşılan bunun pek sorunu yoktu. Niçin geldiğini o da merak ediyordu. “Pekala, gece uzun olacak gibi size bir şeyler ikram edeyim” der demez kapı bir kere daha açıldı. İşte yine biri daha derken bu sefer tam üç Polat içeri girdi. İlk giren -ona dördüncü Polat diyeceğim- çok üzgün, zayıf ve soluk görünüyordu. Gözlerinin altı belirgin morluklarla kaplıydı. Beşincisi besili bir dana gibiydi; gıdısı iki kilometre öteden rahatlıkla seçilebilirdi. Altıncısı ise öncekini aratmayacak şekilde şişmandı yine. Ne olup bittiğini anlamadığı gibi umurunda da değildi. Bu ana ait olmadığı her halinden belli oluyordu. Son gelenler biraz daha gençtiler. Her ne kadar dördüncüsü çökmüş gibi görünüyorsa da bu, gençliğini gizleyemiyordu. Tabii ben de dahil hepimiz yeni bir şaşkınlık evresine çoktan girmiştik bile, Bir şeyler ikram etmek için ayağa kalkmıştım fakat bir an yatağımın rahatlığı daha çekici geldi ve diğerleri kapmadan kalktığım gibi yeniden yerleştim. Dördüncü Polat bana hayretler içinde bakıyordu. Onu çok iyi hatırlıyordum ve nedense -nedenini çok iyi bildiğim halde- kanım en çok ona ısınmıştı. Beşinci ve Altıncı ise salak salak çevrelerine bakıyorlar ve bir an önce gitmek istediklerini belli edecek sabırsız davranışlarda bulunuyorlardı. Dördüncü Polat'la konuşmak istiyordum fakat nasıl hitap edeceğimi bilmiyordum. “Polat” desem herkes dönüp bakacaktı. Hayret verici bir şekilde saçmaydı her şey. Aile toplantısı bu oluyordu herhalde. Herkes birbirini yeni tanıyormuş gibi sessizce bekliyor fakat ikinci ve dördüncü konuşmak için sabırsız davranıyorlardı. Anarşist olan ikincisi “işte gör yaptığını” dedi tehdit dolu bir havada. “Sen elebaşı oluyorsun galiba” dedim. Bu arada dördüncüsüne dönüp “bunun gibi olmamaya çalış” dedim. Ya sırıttı ya da bana öyle geldi. Gerçekten acı çeker gibi bir hali vardı. “Ben hanginizim?” dedi sıkıntıyla. Kendimi göstererek “geçmişteki ben, şimdiki sensin. Aradakileri boşver.” dedim. Beşinci ve altıncısı anlamadıkları gibi seslerini de çıkarmadılar. Üçüncüsü zaten şaşkındı. İkinci ötmeye başladı: “Keşke bitirseydim, zamanında her şeyi bitirseydim. Bu yaşamı hak etmiyorsun. Gül bahçesindeki bir kaktüssün sen”. “Yüksek sesle konuşma annemi, pardon annemizi kaldıracaksın. Hem şu gülleri bir görmek isterdim” der demez, kapı bir kere daha açıldı... Oh be odamı özlemişim!! Neydi bugünkü tempo öyle, üfff... Neyse şimdi bir kahve, bir de sigara, oh gel keyfim gel. Hem GameShow'a da bir şeyler yazmam lazım. Bu ay nasıl başlasam acaba? Şu anda hissettiklerimi yazsam mesela nasıl olur? En keyifli ve en mutlu anımı anlatmaya çalışsam, hem biraz iyimser olmak lazım, okuyucular sıkılmasın. Tabii neden olmasın? Başlangıcı bile hazır: “Geçenlerde her zamanki gibi odamda oturmuş, okuduğum kitabın kurgu dolu dünyasındaki....”

Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.