Gameshow sayı 30, sayfa 20

Bu sayfadaki yazılar

Sayfanın metni

Sayfa 20

Heyecan arıyordum ya, monotonluktan boğuluyordum ya hani, meğer efsaneler insanoğlunun bu arayışlarının sonucuymuş. Atlantis de hepimizin bir yerlerden bir şekilde duyduğu bir efsane ise beni heyecanlandırması gerekiyor. Hadi bakalım: Ark Of Time ve Timelapse'dan sonra Atlantis efsanesini konu alan üçüncü oyun Atlantis, 4 CD ile karşımda. Oyunun uzun, uzun olduğu kadar da yorucu çözümüne geçmeden Atlantis ile ilgili söylemek istediğim 3 boyutlu Atlantis'te dolaşmanın yepyeni bir arabirimle oldukça etkileyici olduğu. Ne demek şimdi bu diyeceksiniz çünkü bugünlerde çok duyulan 3D size bir şey ifade etmemiş olacak. Şöyle düşünün o zaman: Bulunduğunuz yerde kafanızı (mouse) hareket ettirerek çevrenize istediğiniz açı ile bakabiliyorsunuz. Bu durumda da zaten oldukça detaylı düşünülmüş Atlantis dünyasında iç mekanlar olarak olsun doğa manzarası olarak olsun oldukça güzel görüntülerle karşılaşmak içten bile değil. Bu görüntüler karşısında, ben Atlantis'i oynarken yanımda çivilenmiş Oz'un ağzından periyodik olarak “Ohaaaa, ohaaaal!!” ünlemleri çıkıyordu desem Atlantis'in oyun arabirimini yeterince vurgulamış olur muyum acaba? Tabi bir adventure'dan beklenen sadece bu değildir. Oyunun zorluk derecesi de oldukça önemlidir. Atlantis'te sadece klikle ve çöz metodu kullanıldığı için kolaylaşacak olan macera akışını karşımıza gelen bulmacalarla zorlaştırmışlar. Oyunun konusu ile pek bir alakası olmayan bu bulmacalar ile Atlantis bizi ekranı başında bayağı oyalayacağa benziyor. Ben Atlantis'i oynarken oldukça keyif aldım çünkü Atlantis'te dolaşmak büyük bir keyif benim için. Atlantis'e ilk ayak basışımı da daha dün gibi hatırlıyorum: Şöyle bir çevreme bakınıyorum da ne güzel bir manzara bu böyle! Nereye gitmem gerektiğini belki şu nöbetçilerden öğrenebilirim. Yukarı çıkalım bakalım. Yine bir nöbetçi ikilisi var, onlarla konuşunca (benim görevli olduğuma inanmaları için rozetimi gösteriyorum tabi) merdivenlerden sonra ilk sağdan yukarı çıkmam gerektiğini anlıyorum. Diğer merdiven nereye çıkıyor acaba diye de bir soru takılıyor aklıma ama neyse şimdi sırası değil diyerek, merdivenleri tırmanıp ilk sağdan yukarı çıkıyorum ve ilerleyip içinde Bayan Agatha'nın bulunduğu odaya giriveriyorum. Agatha iyi birine benziyor ve ben tam muhabbeti ilerletiyordum ki içeri hızla iki lavuk daldı. Sırası mıydı şimdi diye düşünürken Kraliçe'nin kaçırıldığını haber veriyorlar. Kafası damgalanmış şu Meljanz denen herifin emir vererek benden şarap istemesinden hiç hoşlanmadım. Tabi ki kendi şarabını kendi almasını söylüyorum (baş parmak aşağı, hehe). Defoldu gitti. Ben Agatha ile muhabbete devam ediyorum ve benim bu işi araştırmamın normal olacağını kabul ederek dışarı çıkıyorum. Yahu bu Atlantis ne güzel bir yermiş, saraya bak bea bile diyemeden aşağı inip araştırmama başlamam gerektiğine karar veriyorum. Meydanda sol tarafımda kalmış olan merdivenler nereye gidiyormuş öğrenmenin tam sırası. Yukarı çıkıp evinin önünde oturan kadınla ve en ilerde sağda köşesinde içen herifle konuşunca Kraliçe'nin kıyıda bir yerlerde saldırıya uğradığını öğreniyorum. Atlantis'e ayak bastığım yere gidip iki bina arasında öyle garip garip duran herifle kısa bir muhabbetten sonra sarayın ters yönüne doğru ilerleyerek börtü böceğe ulaşıp yoluma devam ediyorum. Nöbetçilerle fazla konuşmadan ve onları geçmeye çalışmadan ama rozetimi göstererek (Creon - maskeli herif, bu herif kesin kötü ya, neyse Creon hakkında özellikle konuşmayarak) geriye dönüp yol ayrımından deniz kıyısına geliyorum. Balıkçı amca ile bir iki laflamak istiyorum ve artık biliyorum ki bunun yolu rozetimi göstermekten geçiyor. Balıkçı amcanın küçük kulübesinde muhabbete devam ediyoruz ve bana bir küpe veriyor. Hmm, iyi bir ipucu olabilir. Bunu hemen Agatha'ya göstermeliyim. Saraya gitmek isterken yolda nöbetçiler tarafından çevrilip hazine odasında sorguya çekiliyorum ama araştırma yapmadığımı ve hiçbir şey bulmadığımı söylemeyi tercih ediyorum (aşağı!). Ben Agatha'ma gidiyorum kardeşim. Bir iki laftan sonra aşağı inip hemen karşımdaki Lascoyt ile konuşuyorum. Bu salak tiple herife güvendim nedense ve küpeleri gösteriyorum. O da bana koyuna benzeyen bir kolye gibi bir şey veriyor, m'apacaksam artık ben bunla. Beni küçük bir testten geçireceğini söylüyor. Ve Las (samimi olduk ya, ben kısaca Las diyorum) hemen arkamızdaki kapının önünde bekleyen nöbetçiyi oyalarken ben içeri dalıveriyorum. İçeri girer girmez sola kaçıyorum ki içerde volta atarak nöbet tutan herif beni görmesin. Şimdi ayak seslerini dinleyerek (ikinci ya da üçüncü adımından sonra) merdivenleri tırmandığını anladığım anda içeri dalıp soldan ilk merdivenlerden yukarı çıkıyorum. Bu aslan heykeli de amma heybetli bir şeymiş. Odayı incelerken gezegenli alet ilgimi çekti. Başında da aleti çalıştıracak düğme gel bana dokun diyor. Dokunduk dokunmasına da ne yapmam gerekiyor ki şimdi. Bir iki denemeyle anladım ki sol kolla kontrol ettiğim güneş saat sekiz durumunda iken sağ kolla ittirdiğim ay ile dünya (daha doğrusu dünyanın üzerindeki sarı nokta) bir çizgi oluşturacak gibi olmalıymış. Oldu ve aslanın açılan ağzına koyunu yerleştirince de gizli bir kapı açılmasın mı! Gizli kapaklı işlere girdiğimi şimdi daha iyi anladım, hehe! Dalalım bakalım içeri. Demek elimdeki eşyaları bir yerlere sokunca kapıları açacağız zihniyeti küpeyi de içerdeki tahta kapıya sokunca zihniyetimi seveyim diyerek önümde açılan hücrenin kesik parmaklılarından atlayarak dışarı çıkabildim. Oh be ciğerlerime temiz Atlantis havası doldurayım biraz. Bu koridordan çıkıp iki bahçe kapısı önünden geçip ilerleyince yukarı çıkılası merdivenler görüyorum ve dayanamıyorum: Yukarı çıkıyorum yani. Ama yaaa, yukarı çıkarken gözüme takılan arka plandaki adam da çok konuşulsaydı -yukarı çıkmadan konuştum kendisi ile yani. Tırabzanlardan aşağıda başıma bela olacak bir herifin dolandığını görünce şu önümde duran saksıyı kafasına geçiresim geldi: geçirdim tabi! Yani iyi bir zamanlama ile saksıyı itiveriyorum. Aşağı inip boylu boyunca uzanan lavuğun bıçağını cebe indirip solumdaki kapıdan Las'in beni beklediğini tahmin ettiğim ve tahminimin doğru çıktığı bara giriyorum. Las ile bu nöbetçinin ne iş olduğunu falan konuşurken Meljanz içeri dalıyor ve Las'e güvenmekle hata yaptığımı anlıyorum ama şimdi bunları düşünmenin sırası değil diyerek lavuk Meljanz konuşmasını bitirir bitirmez solda doğru dönüp merdivenlerden hızla yukarı çıkıyorum. Üst kattaki ipi bıçağımla kesip Meljanz'ın üzerine doğru sıkı bir uçuş gerçekleştiriyorum ve kendimi sağ salim kapının önünde buluyorum. Agatha'nın sesini duyar gibi oldum. İki kapılı koridora girip soldaki bahçeye dalıyorum ve Agatha ile olanları konuşuyoruz. Creon'a bir casus yaklaştırmamız gerektiğinden bahsedip diğer bahçede buluşmak üzere sözleşiyoruz. Agatha ne şeker kız, diye düşünüyorum bahçedeki merdiveni alıp sağdaki bankın üzerine koyarken. Merdivene tırmanıp biraz ilerledikten sonra yine merdiven yardımı ile pencereden saraya tekrar giriyorum. Gizli geçitten girdiğim koridora gidip ulan ne zaman kim koydu bu levyeyi derken levyeyi kapının üst solundaki deliğe sokup bir yere sokarsam kesin bir iki kapı açar bu deniz kabuğu şeklindeki aleti koridorun sonundaki kedi resminin solundaki deliğe sokup kedi herifle tanışıyorum. Bir iki laftan sonra da bana bir oyun oynamayı ve başarılı olursam yardım etmeyi önerince düşünmeden kabul ediyorum çünkü oyunları severim: Masadaki tahtada oynayacağım oyunda sol üst köşede (A1 diyelim ki tahtayı satranç tahtası gibi numaralandırmış olayım) ben varım ve her hakta iki hamle ilerleyebiliyorken aşağıdaki iki herif de her haklarında bir hamle ilerleyerek beni yakalamaya çalışıyorlar. Benim amacım bir ara görünüp kaybolan Kraliçe'ye ulaşmak. İşte benim izlediğim yol: B2, D2, E3, G3, G5, G7, E7, C7, C5. Zekam karşısında (!!) pek de dumura uğramamış gibi gözüken kedi herifle muhabbete devam ederken bir anda altımda açılan delikten aşağı düşerek (Atlantis'te de yerçekimi var!) acayip bir odada buluyorum kendimi. Duvardaki üçgene bir el atarak yine bir yerlerde (odanın diğer tarafında) bir şeyleri oynattığımı (tavanda bir delik açtım) bilerek odanın ortasındaki heykelin elinden tırpanı alıyorum ve açılan deliğe tırpanla tırmanmayı başarıyorum. Bu sayede Creon'un Kraliçe'yi kaçırdığını ve Carbonek denen yerdeki Ammu tapınağında Atlantis'in gizli bilgisine erişmeyi (bilgi güç demek) planladığını öğreniyorum. Bu

Ammu'da Atlantis'teki Sta'ah'tan başka bir tanrı ve işler hep bu fazla tanrılılıktan oluyor! Neyse ben aynen geri dönüp tırpanı da ait olduğu yere bırakıp tavandaki deliği de kapattıktan sonra kapıdan giriveriyorum. Buraları tanıdık geldi. Aslan heykelli odaya geldiğim yer burası ama diğer koridora da girmek lazım. İyisi mi nöbetçinin uzaklaştığını ayak sesleri dinleme operasyonu ile anlayıp soldan ikinci koridora atıvereyim kendimi. Koridorun sonundaki merdivenlerden yukarı çıkıp sağa dönüp de bir adım attım mı içerde nöbet tutan iki kişi olduğunu konuşmalardan anlıyorum. Onlar da birilerinin odada olduğundan yerden çıkan sesleri duyunca şüpheleniyorlar. Ben dümdüz devam ediyorum, sağa dönüp nöbetçilerden birine iyice yaklaşıp, hızla yine sağa dönüyorum ki beni göremesin ama kıllanmaları da iki oldu, bunun sonu kötü. Filmlerde (!!) seyrettiğim arkadan kütüphane devirme numarası bu sahneye çok iyi gidecek diyerek sola dönüyorum ve rafları nöbetçinin kafasından aşağı indiriyorum. Diğer lavuk da arkadaşı ile ilgilenirken hızla pencereden atlayıveriyorum. Tam da Agatha ile buluşacağım bahçeye atlamışım, yaşadıklarım tıpkı filmlerdeki gibi. Agatha bir herifle muhabbete dalmış, kıskandım ama Allah'tan herifin tipi iyi değil! Carven denen adam kapıyı kontrol edeceğini söyleyerek bizi yalnız bırakıyor ki ben de Agatha'ya son gelişmeleri anlatabileyim. Ama Carven de satıcının Allahı çıktığından yanında bir nöbetçi ile üzerimize geliyor. Ben görevliyi bıçağım ile deşerken umuyorum ki Agatha da Carven'i halletmiştir. Ama görüyorum ki işler her zaman umduğum gibi gitmiyor ve maalesef Agatha son nefesini veriyor. Agatha'dan bir hatıra kalması için kolundaki bileziği alıyorum ve merdiven metodu ile saraya girebilmek için karşı bahçeye geçiyorum. Gizli yerden ve aslanın yanından aşağı inip nöbetçiye gözükmeden sağa dönerek karşımdaki kapıdan dışarı çıkıyorum. Hemen ilerde sağdaki kapının başındaki nöbetçi ortalıklarda gözükmediğine göre bu kapıdan içeri giriyorum ve biraz nefesleniyorum ki siz de ikinci CD'yi yerleştirebilin! İçerdeki asansör ile yukarı çıkıp ilerdeki kuleye köprüden geçerek ulaşıyorum. Ne güzel manzara var buralarda, diyerek manzaraya dalıp Agatha'yı düşünüyor ve bileziğine bakıyorum (eheh, amma duygusal adamım ben). Neyse köprüden geçince solumda kalan ile uçan fındık kabuğuna atlayıp uçmayı planlıyorum ki içim geçmiş. Oksijen yordu beni falan gibi saçma sapan düşüncelerle uyuyup Agatha'nın ağabeyi olduğunu anladığım Hector denen herifin çalar saatten beter sesi ile uyanıyorum. Ulan senin ablanın çok yakın arkadaşıyım ve Agatha'yı da acayip severdim diye ağzımı yırtacağıma gösteririm bileziği anlar her şeyi hırt diyorum. Carbonek'e vardım. Burada her yer birbirine benzediği için yön duygumun biraz gelişmiş olmasına dua ediyorum. Hector gemiye göz kulak olurkene ben de Kraliçe Rhea'yı arayacağım. Yolumu ilk ayrımdan sola sapıp dümdüz devam ederek çiziyorum ve köprüye ulaşıyorum. Köprüden karşıya geçmeden sola devam edip atlıyorum suya. Çünkü suda beni çağıran bir şeyler vardı (hep derim iç seslerimize güvenmesini öğrenmemiz gerekiyor diye). Suyun altında biraz yol aldıktan sonra nefes alabildiğim pasajın ilerisinde yerde bir yılan bulmacası ile

Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.