ATLANTIS: The Lost Tales

Heyecan arıyordum ya, monotonluktan boğuluyordum ya hani, meğer efsaneler insanoğlunun bu arayışlarının sonucuymuş. Atlantis de hepimizin bir yerlerden bir şekilde duyduğu bir efsane ise beni heyecanlandırması gerekiyor. Hadi bakalım: Ark Of Time ve Timelapse'dan sonra Atlantis efsanesini konu alan üçüncü oyun Atlantis, 4 CD ile karşımda. Oyunun uzun, uzun olduğu kadar da yorucu çözümüne geçmeden Atlantis ile ilgili söylemek istediğim 3 boyutlu Atlantis'te dolaşmanın yepyeni bir arabirimle oldukça etkileyici olduğu. Ne demek şimdi bu diyeceksiniz çünkü bugünlerde çok duyulan 3D size bir şey ifade etmemiş olacak. Şöyle düşünün o zaman: Bulunduğunuz yerde kafanızı (mouse) hareket ettirerek çevrenize istediğiniz açı ile bakabiliyorsunuz. Bu durumda da zaten oldukça detaylı düşünülmüş Atlantis dünyasında iç mekanlar olarak olsun doğa manzarası olarak olsun oldukça güzel görüntülerle karşılaşmak içten bile değil. Bu görüntüler karşısında, ben Atlantis'i oynarken yanımda çivilenmiş Oz'un ağzından periyodik olarak “Ohaaaa, ohaaaal!!” ünlemleri çıkıyordu desem Atlantis'in oyun arabirimini yeterince vurgulamış olur muyum acaba? Tabi bir adventure'dan beklenen sadece bu değildir. Oyunun zorluk derecesi de oldukça önemlidir. Atlantis'te sadece klikle ve çöz metodu kullanıldığı için kolaylaşacak olan macera akışını karşımıza gelen bulmacalarla zorlaştırmışlar. Oyunun konusu ile pek bir alakası olmayan bu bulmacalar ile Atlantis bizi ekranı başında bayağı oyalayacağa benziyor. Ben Atlantis'i oynarken oldukça keyif aldım çünkü Atlantis'te dolaşmak büyük bir keyif benim için. Atlantis'e ilk ayak basışımı da daha dün gibi hatırlıyorum: Şöyle bir çevreme bakınıyorum da ne güzel bir manzara bu böyle! Nereye gitmem gerektiğini belki şu nöbetçilerden öğrenebilirim. Yukarı çıkalım bakalım. Yine bir nöbetçi ikilisi var, onlarla konuşunca (benim görevli olduğuma inanmaları için rozetimi gösteriyorum tabi) merdivenlerden sonra ilk sağdan yukarı çıkmam gerektiğini anlıyorum. Diğer merdiven nereye çıkıyor acaba diye de bir soru takılıyor aklıma ama neyse şimdi sırası değil diyerek, merdivenleri tırmanıp ilk sağdan yukarı çıkıyorum ve ilerleyip içinde Bayan Agatha'nın bulunduğu odaya giriveriyorum. Agatha iyi birine benziyor ve ben tam muhabbeti ilerletiyordum ki içeri hızla iki lavuk daldı. Sırası mıydı şimdi diye düşünürken Kraliçe'nin kaçırıldığını haber veriyorlar. Kafası damgalanmış şu Meljanz denen herifin emir vererek benden şarap istemesinden hiç hoşlanmadım. Tabi ki kendi şarabını kendi almasını söylüyorum (baş parmak aşağı, hehe). Defoldu gitti. Ben Agatha ile muhabbete devam ediyorum ve benim bu işi araştırmamın normal olacağını kabul ederek dışarı çıkıyorum. Yahu bu Atlantis ne güzel bir yermiş, saraya bak bea bile diyemeden aşağı inip araştırmama başlamam gerektiğine karar veriyorum. Meydanda sol tarafımda kalmış olan merdivenler nereye gidiyormuş öğrenmenin tam sırası. Yukarı çıkıp evinin önünde oturan kadınla ve en ilerde sağda köşesinde içen herifle konuşunca Kraliçe'nin kıyıda bir yerlerde saldırıya uğradığını öğreniyorum. Atlantis'e ayak bastığım yere gidip iki bina arasında öyle garip garip duran herifle kısa bir muhabbetten sonra sarayın ters yönüne doğru ilerleyerek börtü böceğe ulaşıp yoluma devam ediyorum. Nöbetçilerle fazla konuşmadan ve onları geçmeye çalışmadan ama rozetimi göstererek (Creon - maskeli herif, bu herif kesin kötü ya, neyse Creon hakkında özellikle konuşmayarak) geriye dönüp yol ayrımından deniz kıyısına geliyorum. Balıkçı amca ile bir iki laflamak istiyorum ve artık biliyorum ki bunun yolu rozetimi göstermekten geçiyor. Balıkçı amcanın küçük kulübesinde muhabbete devam ediyoruz ve bana bir küpe veriyor. Hmm, iyi bir ipucu olabilir. Bunu hemen Agatha'ya göstermeliyim. Saraya gitmek isterken yolda nöbetçiler tarafından çevrilip hazine odasında sorguya çekiliyorum ama araştırma yapmadığımı ve hiçbir şey bulmadığımı söylemeyi tercih ediyorum (aşağı!). Ben Agatha'ma gidiyorum kardeşim. Bir iki laftan sonra aşağı inip hemen karşımdaki Lascoyt ile konuşuyorum. Bu salak tiple herife güvendim nedense ve küpeleri gösteriyorum. O da bana koyuna benzeyen bir kolye gibi bir şey veriyor, m'apacaksam artık ben bunla. Beni küçük bir testten geçireceğini söylüyor. Ve Las (samimi olduk ya, ben kısaca Las diyorum) hemen arkamızdaki kapının önünde bekleyen nöbetçiyi oyalarken ben içeri dalıveriyorum. İçeri girer girmez sola kaçıyorum ki içerde volta atarak nöbet tutan herif beni görmesin. Şimdi ayak seslerini dinleyerek (ikinci ya da üçüncü adımından sonra) merdivenleri tırmandığını anladığım anda içeri dalıp soldan ilk merdivenlerden yukarı çıkıyorum. Bu aslan heykeli de amma heybetli bir şeymiş. Odayı incelerken gezegenli alet ilgimi çekti. Başında da aleti çalıştıracak düğme gel bana dokun diyor. Dokunduk dokunmasına da ne yapmam gerekiyor ki şimdi. Bir iki denemeyle anladım ki sol kolla kontrol ettiğim güneş saat sekiz durumunda iken sağ kolla ittirdiğim ay ile dünya (daha doğrusu dünyanın üzerindeki sarı nokta) bir çizgi oluşturacak gibi olmalıymış. Oldu ve aslanın açılan ağzına koyunu yerleştirince de gizli bir kapı açılmasın mı! Gizli kapaklı işlere girdiğimi şimdi daha iyi anladım, hehe! Dalalım bakalım içeri. Demek elimdeki eşyaları bir yerlere sokunca kapıları açacağız zihniyeti küpeyi de içerdeki tahta kapıya sokunca zihniyetimi seveyim diyerek önümde açılan hücrenin kesik parmaklılarından atlayarak dışarı çıkabildim. Oh be ciğerlerime temiz Atlantis havası doldurayım biraz. Bu koridordan çıkıp iki bahçe kapısı önünden geçip ilerleyince yukarı çıkılası merdivenler görüyorum ve dayanamıyorum: Yukarı çıkıyorum yani. Ama yaaa, yukarı çıkarken gözüme takılan arka plandaki adam da çok konuşulsaydı -yukarı çıkmadan konuştum kendisi ile yani. Tırabzanlardan aşağıda başıma bela olacak bir herifin dolandığını görünce şu önümde duran saksıyı kafasına geçiresim geldi: geçirdim tabi! Yani iyi bir zamanlama ile saksıyı itiveriyorum. Aşağı inip boylu boyunca uzanan lavuğun bıçağını cebe indirip solumdaki kapıdan Las'in beni beklediğini tahmin ettiğim ve tahminimin doğru çıktığı bara giriyorum. Las ile bu nöbetçinin ne iş olduğunu falan konuşurken Meljanz içeri dalıyor ve Las'e güvenmekle hata yaptığımı anlıyorum ama şimdi bunları düşünmenin sırası değil diyerek lavuk Meljanz konuşmasını bitirir bitirmez solda doğru dönüp merdivenlerden hızla yukarı çıkıyorum. Üst kattaki ipi bıçağımla kesip Meljanz'ın üzerine doğru sıkı bir uçuş gerçekleştiriyorum ve kendimi sağ salim kapının önünde buluyorum. Agatha'nın sesini duyar gibi oldum. İki kapılı koridora girip soldaki bahçeye dalıyorum ve Agatha ile olanları konuşuyoruz. Creon'a bir casus yaklaştırmamız gerektiğinden bahsedip diğer bahçede buluşmak üzere sözleşiyoruz. Agatha ne şeker kız, diye düşünüyorum bahçedeki merdiveni alıp sağdaki bankın üzerine koyarken. Merdivene tırmanıp biraz ilerledikten sonra yine merdiven yardımı ile pencereden saraya tekrar giriyorum. Gizli geçitten girdiğim koridora gidip ulan ne zaman kim koydu bu levyeyi derken levyeyi kapının üst solundaki deliğe sokup bir yere sokarsam kesin bir iki kapı açar bu deniz kabuğu şeklindeki aleti koridorun sonundaki kedi resminin solundaki deliğe sokup kedi herifle tanışıyorum. Bir iki laftan sonra da bana bir oyun oynamayı ve başarılı olursam yardım etmeyi önerince düşünmeden kabul ediyorum çünkü oyunları severim: Masadaki tahtada oynayacağım oyunda sol üst köşede (A1 diyelim ki tahtayı satranç tahtası gibi numaralandırmış olayım) ben varım ve her hakta iki hamle ilerleyebiliyorken aşağıdaki iki herif de her haklarında bir hamle ilerleyerek beni yakalamaya çalışıyorlar. Benim amacım bir ara görünüp kaybolan Kraliçe'ye ulaşmak. İşte benim izlediğim yol: B2, D2, E3, G3, G5, G7, E7, C7, C5. Zekam karşısında (!!) pek de dumura uğramamış gibi gözüken kedi herifle muhabbete devam ederken bir anda altımda açılan delikten aşağı düşerek (Atlantis'te de yerçekimi var!) acayip bir odada buluyorum kendimi. Duvardaki üçgene bir el atarak yine bir yerlerde (odanın diğer tarafında) bir şeyleri oynattığımı (tavanda bir delik açtım) bilerek odanın ortasındaki heykelin elinden tırpanı alıyorum ve açılan deliğe tırpanla tırmanmayı başarıyorum. Bu sayede Creon'un Kraliçe'yi kaçırdığını ve Carbonek denen yerdeki Ammu tapınağında Atlantis'in gizli bilgisine erişmeyi (bilgi güç demek) planladığını öğreniyorum. Bu

Ammu'da Atlantis'teki Sta'ah'tan başka bir tanrı ve işler hep bu fazla tanrılılıktan oluyor! Neyse ben aynen geri dönüp tırpanı da ait olduğu yere bırakıp tavandaki deliği de kapattıktan sonra kapıdan giriveriyorum. Buraları tanıdık geldi. Aslan heykelli odaya geldiğim yer burası ama diğer koridora da girmek lazım. İyisi mi nöbetçinin uzaklaştığını ayak sesleri dinleme operasyonu ile anlayıp soldan ikinci koridora atıvereyim kendimi. Koridorun sonundaki merdivenlerden yukarı çıkıp sağa dönüp de bir adım attım mı içerde nöbet tutan iki kişi olduğunu konuşmalardan anlıyorum. Onlar da birilerinin odada olduğundan yerden çıkan sesleri duyunca şüpheleniyorlar. Ben dümdüz devam ediyorum, sağa dönüp nöbetçilerden birine iyice yaklaşıp, hızla yine sağa dönüyorum ki beni göremesin ama kıllanmaları da iki oldu, bunun sonu kötü. Filmlerde (!!) seyrettiğim arkadan kütüphane devirme numarası bu sahneye çok iyi gidecek diyerek sola dönüyorum ve rafları nöbetçinin kafasından aşağı indiriyorum. Diğer lavuk da arkadaşı ile ilgilenirken hızla pencereden atlayıveriyorum. Tam da Agatha ile buluşacağım bahçeye atlamışım, yaşadıklarım tıpkı filmlerdeki gibi. Agatha bir herifle muhabbete dalmış, kıskandım ama Allah'tan herifin tipi iyi değil! Carven denen adam kapıyı kontrol edeceğini söyleyerek bizi yalnız bırakıyor ki ben de Agatha'ya son gelişmeleri anlatabileyim. Ama Carven de satıcının Allahı çıktığından yanında bir nöbetçi ile üzerimize geliyor. Ben görevliyi bıçağım ile deşerken umuyorum ki Agatha da Carven'i halletmiştir. Ama görüyorum ki işler her zaman umduğum gibi gitmiyor ve maalesef Agatha son nefesini veriyor. Agatha'dan bir hatıra kalması için kolundaki bileziği alıyorum ve merdiven metodu ile saraya girebilmek için karşı bahçeye geçiyorum. Gizli yerden ve aslanın yanından aşağı inip nöbetçiye gözükmeden sağa dönerek karşımdaki kapıdan dışarı çıkıyorum. Hemen ilerde sağdaki kapının başındaki nöbetçi ortalıklarda gözükmediğine göre bu kapıdan içeri giriyorum ve biraz nefesleniyorum ki siz de ikinci CD'yi yerleştirebilin! İçerdeki asansör ile yukarı çıkıp ilerdeki kuleye köprüden geçerek ulaşıyorum. Ne güzel manzara var buralarda, diyerek manzaraya dalıp Agatha'yı düşünüyor ve bileziğine bakıyorum (eheh, amma duygusal adamım ben). Neyse köprüden geçince solumda kalan ile uçan fındık kabuğuna atlayıp uçmayı planlıyorum ki içim geçmiş. Oksijen yordu beni falan gibi saçma sapan düşüncelerle uyuyup Agatha'nın ağabeyi olduğunu anladığım Hector denen herifin çalar saatten beter sesi ile uyanıyorum. Ulan senin ablanın çok yakın arkadaşıyım ve Agatha'yı da acayip severdim diye ağzımı yırtacağıma gösteririm bileziği anlar her şeyi hırt diyorum. Carbonek'e vardım. Burada her yer birbirine benzediği için yön duygumun biraz gelişmiş olmasına dua ediyorum. Hector gemiye göz kulak olurkene ben de Kraliçe Rhea'yı arayacağım. Yolumu ilk ayrımdan sola sapıp dümdüz devam ederek çiziyorum ve köprüye ulaşıyorum. Köprüden karşıya geçmeden sola devam edip atlıyorum suya. Çünkü suda beni çağıran bir şeyler vardı (hep derim iç seslerimize güvenmesini öğrenmemiz gerekiyor diye). Suyun altında biraz yol aldıktan sonra nefes alabildiğim pasajın ilerisinde yerde bir yılan bulmacası ile

TheLostTales

karşılaşıyorum. Bu bulmacalar da olmasa kim takar Kraliçe'yi gibi acayip bir düşünceyi derhal beynimden kovup yılanı oluşturmaya çalışıyorum. Saat 10 yönünde duran parçaya A, 12 yönündekine B ve bu mantıkla da diğer parçalara C, D, E ve F diye isimler vererek C'yi saat, E'yi saatin tersi, C'yi yine saat, A'yı saatin tersi, B'yi de saatin tersi ve son olarak da B'yi saat yönünde döndürünce açılan kapaktan içeri dalıyorum. Kendisi ile konuşmamın sağlığım açısından endişe verici olacağını tahmin ettiğim kadına rozetimi gösterip Kraliçe buralarda bir yerlerde olacağına göre içerisi nöbetçi kaynıyordur diye sessizce düşünüyorum. Odadaki sandığın içinden rahibe kıyafetlerini giyip (diğer giysileri de yanımdan ayırmayarak tabi) masadaki şişeyi de yanıma alıp içerilere doğru ilerlemeye çalışacağım. Kapıdaki nöbetçiyi size içecek bir şeyler getirdim diyerek kandırabildiğime göre bu numara tutacak demektir. İki adım ileri gidip sola dönüp biraz daha ilerleyince yolumu kesen nöbetçiyi de su numarası ile kandırıyorum. Arkamı dönüp duvarın solundan ilerleyince önüne çıkan nöbetçiden sağa dönünce beni bağırarak uyaran nöbetçiyi de. Tekrar arkamı dönüp ilerleyince 4 pasajın orada bir nöbetçi görüyorum. Soldaki koridordan girip bazı sesler duyunca aradığım yere yaklaştığımı hissediyorum. Konuşmaları dinledikten sonra ulan en ucuz Amerikan filmlerinde bile böyle lokum gibi sahneler olmaz ama bazen gerçek hayat filmlerden daha inanılmaz sahnelerle dolu oluyor diye felsefi düşüncelere dalmama kendimi kaptırmayarak ucuz sahneyi yerdeki nöbetçinin kafasına geçirdiğimde yere yığılınca da hücreye sürükleyerek geçiveriyorum. Ve Kraliçe Rhea... Gerçekten bir Kraliçe'ye yakışacak kadar zarif ve güzel ama zekası için aynı şeyi söyleyemeyeceğim çünkü buradan çıkabilmek için üzerimdeki rahibe kıyafetlerini kendisi giyip, ben de yerdeki nöbetçinin asker üniformasını giyebileceğimi benim düşünmem gerekti. Koskoca Kraliçe benim önümde soyunacak değil ya, nezaketen giysisini üzerine geçirmesine olanak tanıdıktan sonra gözündeki demir aksesuarı çıkarmazsa bu numarayı çocukların bile yemeyeceğini anlatıyorum. Hücreden çıkalım, ileri ve soldaki pasajı takip edelim. Soldan devam edersek yataklı bir odaya varacağız. Şimdi uyumanın hiç sırası olmadığı için yatakları pas geçiyoruz (aklınızdan bu yatakların kullanılışı ile ilgili başka bir şeyi kesinlikle geçirmeyin derim) ve sağa dönüyoruz. Mutfağın önündeki nöbetçi ile konuşup (en alttaki ikon ile onu kandırabildim) mutfağa giriyoruz. Böylece geldiğim yoldan Kraliçe ile dönebileceğiz. Bacadan yukarı yani. Ve suya dalıp değişik bir yere çıktığımızı fark ediyorum. Hemen en solda dönüp köprüye ve oradan da fındık kabuğumuza ulaşana kadar hızla ve Kraliçe ile koşuşturmamız gerekiyor. Her taraf nöbetçi dolu aman di'im. Çalıların arkasına saklandığına göre Hector'un da başı dertte anlaşılan. Ben kafamda planı yaptım bile yalnız: Kraliçe ile Hector siz çekilin baki'im şöle kenara. Ben kafamı gemimizin yanındaki nöbetçilere çevirip dikkatlerini üzerime çekiyorum, tam solumdaki yola sapıp ileri, ileri, suyu paçaları sıvamadan (görmedim çünkü dereyi) geçiyorum yine ileri ve nöbetçi olmayan sağdaki yola dalıveriyorum, hızla tabi. Tekrar ileri, ileri ve sola ve ileri. Bu kuytuluk saklanmak için iyi diyecektim ki yüce bir ses (ya da benim tırstığım diyelim) gözlerini kapa falan deyince hemen kapıyorum gözlerimi. O ses aç demeden de açmayı pek düşünmüyorum. Neyse aç dedi açtık gözleri. Biraz lafladıktan sonra bulmaca merakımızı duymuş olacak ki tavuk bilmecesini çözmemizi istiyor. Yerdeki çarklara soldan sağa 5, 6, 7, 1, 2, 3, 4 şeklinde numaralandırırsak çarkları 6'yı en üst-soldaki yere yerleştirerek aşağısına 7'yi, sağına 5'i ve yine sağına 2'yi sağ üstüne 4'ü sağ altına 3'ü ve altına da 1'i yerleştirirseniz alt sağdaki ipi çekince çarklardan yumurtalar düşmeye başlayacak. 4 tanesi işimizi görüyor. Bu kadın bilmececi çıktı canım. Şimdi de yılanlarla uğraşacağız: Renkleri doğru deliklere yerleştirirsek aynı renkteki yılanlar birbirlerini ezmeden yumurtalarına ulaşacaklar. Maviyi en alt sağ, sarıyı en üst sol kırmızıyı en alt sağ ve yeşili de sarının sol çaprazına koyup yılanları bir şekilde (yani birbirlerini kesmeden) yumurtalarına ulaştırabildim, ben! Cadı karı hala bir görevden bahsedip duruyor ama acayip mistik konuştuğundan pek bir şey anladığımı sanmıyorum, anladığım dışarı çıkıp biraz dolaşmam gerektiği: Köprüyü geçip sola dönünce (tepenin oralarda bir yerlerde yani) bulduğum oku cebe indirdim. Köprüyü geçmeden sağa dönüp suya varınca domuz figürlü taşın orada oku ve yayı suya atıyorum ve cadının dediklerinden birini yerine getirdiğimi anlıyorum. Bu domuzu avlamak kaldı. Suyu geçip biraz ilerleyince 5 yolun birleştiği yerde yayı gerip beklemeye başlıyorum. Ve domuzu görür görmez keskin nişancılığım ile domuzu avlıyorum (eğer siz benim kadar keskin nişancı değilseniz domuz aynı yerde biraz daha solda tekrar gözükecek yine avlayamazsanız da köprüyü biraz geçinceki otlukta gözükecektir). Hemen yanına gidip domuz kaybolmadan burnundaki demiri alıp yerdeki kanı da cadının verdiği çantaya dolduruyorum. Sanırım cadının istedikleri bunlardı. Rüyalarımın yorumunu cadı bana bir şekilde anlatıyor ama neyse ne. Bu işler iyice kafamı karıştırdı zati. Rahibe ile de muhabbet ettikten sonra dışarı çıkmaya yeltenince kendimi Atlantis'te buluyorum. İyi de oldu, balıkçı amcayı da özlemiştim. Kulübesinde de biraz muhabbet ettikten sonra geceyi burda geçiriyorum. Sabahleyin de merdiven yolu ile saraya girip kedi beyin yanına malum yollardan ulaşıyorum. Kedi amcanın fare bilmecesini çözebilmek için kutunun sağ tarafındaki düğmeleri yukarıdan aşağı 6, 7, 8 ve 1; sol taraftakileri de 2, 3, 4, 9 ve 10 diye numaralandırdım. Amaç 1 ile sol üstten tablaya düşen fareyi aşağıdaki zile ulaştırabilmek. 2'ye bastıktan sonra fare delikten düşene kadar 3'e basılı tuttum. 4'e bastıktan sonra da yine 5'e basılı tutarak fareyi tabancanın içine ulaştırdım. 6 ile hareketli zeminin sağa doğru dönmesini sağladıktan sonra 8'e bir süre basılı tutup bırakarak fareyi ateşledim. Farem hareketli zeminden üzerine düştüğü V şeklindeki parçanın düşüş anında > şeklinde olmasına dikkat ederek bu bölümü de kazasız belasız atlattım. Farem kara deliğe girer girmez 9'a basıp 10 ile kendisini zilin üzerine tekmeleyeceğim ayağın üzerine düşmesini sağladım. Tüm bunlar için bir oyunda 5 fare hakkım vardı. Kedi adamın verdiği küreyi alıp Atlantis'in yerçekimine bıraktım kendimi. Topu duvardaki deliğe sokarak renkli gök cisimlerini kafama not ettim. Arkamı dönüp tahta kapıya kadar yürüdüm ve kapının ardında beni bekleyen bilinmeyenleri düşünerek daldım odaya: Konuşmadan işin boka sardığını anlayıp solumdaki vazoyu soldaki nöbetçiye geçirdim ve Meljanz'ın üzerine doğru ilerleyip ayaklarının altından kaçıverdim. Sağdaki odaya girip de kapının ordaki mızrağı da kapıya kilit gibi destekleyince derin bir nefes alıp tahta doğru ilerledim. Tahtın arkasında demin gördüğüm şekillerin çözümü olduğu bulmacayı görünce şaşırmadım: Kırmızı saat 9:00 (dakik bir ada imdir.

mavi 10:30, sarı 1:30 ve yeşil de 3:00 yönünde olunca açılan gizli yerden aşağı iniverdim. Sola dönüp koridorun sonundan merdivenleri tırmanınca yerde yine bir bulmaca ile karşılaştım: Origami gibi bir şey. Parçaları doğru biçimde yerleştirince (doğru yerleştirilmiş şekillerin resimleri buralarda bir yerlerde olmalı) odada heykeller belirmeye başlıyor ve her heykelin üzerinden bir yerlerde yeni bir origami parçası çıkıyor. Bu parça ile yeni bir şekil üretip yeni bir heykel ve yeni bir parça elde ediyorum. Ta ki dinozor şeklindeki son heykeli görene dek. Son heykelin kafasına ve sonra da diline dokununca yukarı çıkabildim merdivenleri tırmanırkenki ara katta soldan ilerleyip duvardaki çıkıntıda duran çatalı en üstte ağacın dibindeki kahverengiliğe daldırınca bir kürem daha oldu. Heykelli odaya geri dönüp yerdeki bulmacaya bir el atınca cadı ile karşılaşıyorum. Cadının müneccimliğini dinledikten sonra delikten aşağı inip soldaki koridoru takip ediyorum. Kapının yanındaki yap-boz bilmecesini çözebilmek için çatalı altındaki deliğe sokmam gerektiğini zor da olsa anladım. Yap-bozları çözmek kolay tabi, eğer kolonlara A, B, C ve satırlara da 1, 2, 3 dersem çözüm: B3-A3; C3- B3; C2-C3; B2-C2; A2-B2; A1-A2; C1-B1; C2-C1; C3-C2; B3-C3; B2-B3; B1-B2; C1-B1; C2- C1; C3-C2; B3-C3; A3-B3; A2-A3; B2-A2; C2-B2; C3-C2; B3-C3; A3-B3 oluyor. Bu çözümün tüm yapbozlar için geçerli olduğunu daha sonra anladım. Balıkçı amcanın kulübesinde biraz muhabbet edip verdiği kristali alıp dışarı çıktığım yerden yap-boz bulmacasını çözüp içeri giriyorum. Bu defa çıktığım koridorun yanındaki koridoru takip edip karşıma kapıyı da açıyorum. Geri dönüp bu kez de sağımda kalan koridoru takip edip üçüncü bulmacayı da çözüyorum. Sarayı aslanlı odadaki gizli geçidi kullanarak terk etmekten başka çarem kalmadı. Merdivenlerin başındaki kadınla bir iki lafladıktan sonra girişteki merdivenlerin sağında kalan eve giriveriyorum. İçerdeki kadınla konuşarak balıkçı amcanın kızı Anna'ya ulaşmaya çalışıyorum ki Anna karşıma çıkıyor... ve ben... aşık oldum galiba. Aşkın sırası mı diye düşünemiyorum bile çünkü aşk bu! Anna ile beraber dışarı çıkıyoruz ama bana tekmeyi basıyor. Şimdilik yapacak başka bir şey yok. Efkarla bara gidip bir iki tek atayım diyorum. İçerdeki sakallı adamı pek tutmadım ama kafası bandajlı olan, adı da Servage galiba, adam salak bir şeye benziyor, onu kendi tarafıma çekebilirim düşüncesi ile Servage ile başlıyorum muhabbete: Asker, Anna, Creon, Servage sırası ile konuşuyoruz. Merdivenlerden yukarı çıkıp odaların olduğu hole girince seslere kulak kabartıyorum. Sağdan ikinci odaya girip etrafa bir göz atıp çıkınca Servage'i karşımda buluyorum. Beraber tam karşıdaki odaya girince içerdeki karışıklığı çözmem için Servage'a ihtiyacım olduğunu anlıyorum ve Servage ile konuşuyorum. Tekrar Creon, Creon ve kendisi hakkında konuşarak Anna ile odadan rahatça çıkmamı sağlamasını sağlıyorum. İlk bahçede Anna'ya rozetimi ve kristali gösterince aramız biraz daha iyi oluyor. Saraya merdiven numarası ile girip asansör ile kuleye çıkıyorum, Anna ile tabi. Siz üçüncü CD'yi hazırlaya durun ben Anna ile asansör fantazisi olayına gireyim diyecem, ohooo siz CD'yi yerleştirmişsiniz bile. Kulenin diğer ucundaki çuvalı alıp Anna'yı çuvala girmesine ikna ediyorum. Anna'yı çuvalda taşıyarak ve nöbetçiyi uzun dilimle konuşarak kandırdıktan sonra soldaki ilk fındık kabuğuna atlıyoruz. Beyaz ayının adasına gittiğimizi biliyorum. Eskimoların köyüne doğru ilerleyip yerlilerle konuşup onlara da rozetimi gösteriyorum. Kotchak denen yerli konuştuklarını anlamasak da kabilelerinin tarihini bize anlatıyor. Ama her kadın gibi fazla meraklı olan Anna yerlilerin deri boyamalarını elleyince işler sarpa sarıyor. Uyandığım yerdeki ipi bıçağımla kesiyorum. İpi tahta parçası ile kullanıp yaptığım aleti de tavandaki deliğe sallayarak dışarı çıkabildim. Merkezdeki iglo'nun içindeki tahta parçalarını, bir bulmaca ile daha karşılaşacağım hissi ile aldıktan sonra dışarı çıktım. Aradığım bulmacayı sola dönüp biraz ilerleyip solumda kalan ve önünde balıklar olan iglo'nun yanındaki iglo'da buluyorum (önünde su olan). Tahtaları yerdeki bulmacayı çözmek için kullanıyorum. Ay, güneş ve yıldızı yerlerine yerleştirip birbirleri ile de birleşmelerini sağlayınca (sol mouse ile ele alma, sağ ile döndürme) açılan delikten içeri giriyorum ve sağ yolu takip ediyorum. Yerliler Anna'yı kurban etmek üzereler ve beni de gördüler. Hemen ters taraftan dolaşarak Anna'nın bulunduğu odaya giriyorum. Girer girmez de kapıyı kapıyorum. Tanrıları olduğunu tahmin ettiğim heykelden demir göz aksesuarını alınca yerliler karikatürlerdeki gibi beni tanrıları sanıyorlar. Bu oyun bayağı hoşuma gitti doğrusu. Bıçakla Anna'yı kurtarıp heykele bakıp Anna'nın da heykele bakmasını istiyorum. Kıllandım ben bu heykelden. Anna'yı kristali ile heykele bakması için ikna edince bir yıldız gördüğünü söylüyor. Hemen sağımda yerdeki yıldızı fark edip üzerini elliyorum ve her şeklin parlamasından bir hikaye anlatmasından sonra sırası ile şekilleri hızla takip ediyorum: Çocuk, adam, kadın, güneş ve ay. Anna'nın yanındaki küçük heykeli alıp buradan çıkmaya çalışacağım. Yerlilerle bir sorunum yok ama Creon ile başım hala belada anlaşılan. Köye dönemeyeceğime göre şu ayının koruduğu geçitten geçmekten başka çarem kalmadığını anlıyorum. Ayıya bakarken solumda kalan kayanın arkasına geçip kayanın solumdan ayıya doğru ilerleyiyorum. Ayı beni fark ettiğinden hızla aynı yoldan geri dönüp bu kez kayanın sağından biraz önce ayının bulunduğu yere gidip geçitten geçebiliyorum: Ayı heheh! Fındığın önündeki adamı tehdit ederek zenci yerlilerin adasında sert bir iniş yapıyoruz. Yoldaş Jomar ile muhabbetten sonra karşımıza gelen Kral Hona Ly ile konuşuyoruz. Aşağı inip Jomar ile yengeç yarıştıracağız. Sanırım bu oyunda Jomar'ın hiç şansı yok ve kaybettiği şey sadece oyun değil hayatı da oluyor. Yengeç sepetinin yanındaki ip de gözümden kaçmadı, attım cebe. Aşağıdaki tekne ile yolculuk yapmak fena fikir değil ama önce Kral ile konuşmak gerekiyor. Cebimde taşıdıklarımı alacak gibi yapıp Kral ile konuşabiliyorum. Yukarıda kalan düşmüş heykele bir göz atıyorum. Kral ile muhabbete de devam. İpin bir ucunu yerdeki heykele diğer ucunu da bu arada yanımıza hızır gibi gelen Hector'un gemisine bağlama fikrini Hector ile de konuşup denemelerimize başlıyoruz. Ama iki seferde de başarısız olunca aşağıdaki tekneye tekrar binmeye çalışıyorum. Kral'ın kızlarından Naka ile Hector bu kez heykeli kaldırmayı başarıyorlar. Kral ile konuşarak diğer kızı Sama'nın bizi diğer adaya götürmesine ikna ediyorum. Tekneye binip yolumuza bakalım biz. Mağaranın girişinde de beni bir bulmaca bekliyormuş da haberim yokmuş. Kısaca çözüm şöyle: birinci sıra: mavi, sarı ve yeşil heykel; ikinci sıra: kuş, adı ne bunun ya, balık ve yengeç; üçüncü sıra: dünya, yıldız, ay ve güneş. İçerdeki kadının benle konuşmaya pek niyeti yok. Koridorların birinden girişe kadar yürüyorum ama tehlike var hissettim. Geri gelip kadınla konuşuyorum ve küremi ona veriyorum. Aynı koridordan bu kez daha korkusuzca ilerliyorum ve küreye iki kez dokunuyorum. Konuşmaların sonu gelince arkamı dönüp duvarın kenarındaki taşa dokunuyorum, yeşile dönen taşa basıyorum. Sağa dönüp ilk eksik taşa kadar ilerleyip noktaya dokunuyorum. Bir piramitle karşı karşıyayım ve kapıya gidip sopayı alıyorum. Piramit ile yeşil taş arasında durup sopayı piramidin ortasına ve sonra da taş topu da piramidin en üstüne koymam gerektiğini keşfetmem bayağı vaktimi aldı doğrusu. Delikten içeri girip küreye dokununca mavi ve büyülü bir ele sahip oluyorum. Siz de CD 4'e sahipseniz sıra onda! Tekrar Atlantis'teyim. Balıkçı amca ile muhabbetten sonra fındık kabuğumuza geri dönüp havalanıyorum. Creon'un gemisi de orda işte: Yaklaşıyorum ve gemiye atlıyorum. Anna'yı bıçağım ile kurtardıktan sonra gemime geri dönmektense Anna'nın bulunduğu yerin sağına hareket ediyorum ve Creon boşlukta Atlantis'in yerçekimi ile baş başa bir geziye çıkıyor, hehe! Artık gemime dönebiliriz, Anna ile tabi. Son defa kedi adamı ziyaret etmek geçti içimden. Bana yunuslarla ilgili bir şey geveleyip yeri çatırdayan, kırmızı odaya giderek yunus kafasının önünde durup gözünü almamı söyledi. Dediğini yaptıktan sonra bunu yunus heykelli (tırpanı aldığım yer) odadaki yunusun gözüne yerleştirince yer yerinden oynuyor. Burası tam bir labirent ve bir canavar da peşimde. Canavar önüme çıkana kadar dümdüz, sola dönüp ileri, sağa dönüp duvara kadar ilerliyorum. Sola dönüp yine duvara kadar ilerliyorum. Tekrar sola dönüp bir adım ileri, sola dönüp bir adım daha ileri. Bu kez sağa dönüp bir adım ileri ve sola dönüp duvara kadar ilerliyorum. Sağa dönüp canavar yolumu kesene kadar ilerliyorum ve aradığım yer sağımda kalmış oluyor. Creon beni hayvani bir silah ile vurmaya çalışıyor. Mavi eli kullanarak silahı etkisiz hale getirip Creon'u takip ediyorum. Mavi eli bu kez de demir kafada kullanıyorum. Oldukça heyecanlı doğrusu! Demir kafa ahtapot gibi bir yaratığa dönüşünce geri dönüp delikten geçip ilerliyorum. Mavi eli bu kez yerdeki cam küreye değdirip topu yaratığa karşı bir silah gibi kullanınca bu iş bitti demektir. Atlantis'i macera arayanların kaçırmaması gerekiyor. Benden söylemesi. “daldık gitti” Topçu

Atlantis