Bu sayfadaki yazılar
Sayfanın metni
Sayfa 53
3 bile daha önemli bir detay.Kime yazsam bu derdimi & diye düşündüm, aklıma siz geldiniz, size yazdım. Bakıyorum size de dertlerinizi bana yazmışsınız, Intel çık valizden artık, geri gitmiyoruz Istanbul'a, de mektupları getir, vaktimiz az. SIE ZIEHEN DICH Değerli MAC, Geymşov okuyan bilgisayar oyunu tutkunu olan bir psikiyatristim. Bu yüzden belki birbirimize yardım edebiliriz. (Dergi yayın hayatını sürdürme kararını aldığı için artık yazabilirim.) Adet olduğu üzere (galiba) maddeler halinde devam ediyorum. 1) Heroes of Might & Magic son zamanlarda oynadığım en keyifli ve en eğlenceli oyun. Sanki hakettiği kadar üzerinde durulmamış gibi geliyor bana. Oyunun ikincisinin reklamını gördüm. Bunun hakkında bilgin var mı? Bu tarzda önerebileceğin başka oyunlar bulabilir miyim? 2) Dergideki oyun tanıtımlarının sonlarındaki puanlama hayal kırıklığına uğratmaya başladı. Örnek olarak Rise & Rule ... adlı oyunun tanıtımını ve puanlamasını gördükten sonra gidip aldım. Hatta belki bir bildikleri vardır diye (salak gibi) birkaç yüz turn oynadım ve ardından yeteeer diyerek oyunu uçurdum. Aynı şey bir ölçüde Settlers 2 için de geçerli. Sabırlı biriyim ancak gına geldi (Onu henüz silmedim). 3) Civilizatlon 2 muhteşem. Bu oyun yüzünden epey uykusun kaldım (değdi). Oyun hakkında önerilerin olabilir mi? ( mesela, öncelikle hangi yapılara birliklere ve gelişmelere yatırım yapmalıyım, yeni bir şehir kurarken ne kadar süre beklemeliyim vb.) Bir de Civ 2 benim PC de oynadığım lik strateji oyunu. Civ 1 ve diğerlerini hiç görmedim. Bunu hesaba katarak aldığımda hayal kırıklığına uğramayacağım strateji türü oyun önerebilir misin? 4) Death Gate büyük keyif alarak oynadığım ve henüz bitiremediğim bir oyun. Ancak bir onra ne yazık ki bitecek. Bitince bu oyunla karşılaştırdığımda hayal kırıklığına uğramayacağım bir oyun arayacağım. Bu konudaki önerilerin ? 5) Bad Mojo oynadın mı? Ben oynuyorum ve nedense oldukça etkileyici geldi. Yanlız geçemediğim bir var. (Dergideki açıklamasına baktığım halde geçemedim) Mutfaktaki lavabonun içinden bıçağa tırmanınca kaşığın düşüp Grinderi durdurmi gerekiyor gibi görünüyor. Ancak ben bıçağın sapına kadar gelip sadece tahterevalli oynayabiliyorum. Başka bir şey olmuyor. Burada takıldığım için ilerleyemiyorum. 6) Son olarak kişisel soru: Türkiye'de mi daha mutsuzdun, Almanya da mı? Şimdilik bu kadar... Sevgiler. Derya ERYILDIZ. MAC: Biz sana nasıl yardım edebiliriz bilmiyorum ama bir psikiyatrist olarak senin bize bir sürü yardımın olabilir. Hatta staj yapmak falan isteyen arkadaşların varsa dergide topunuza yetecek kadar davranış bozukluğu örnekleri var. Kapın deri koltukları birgün bize buyrun ama yedekli gelin, bizi tedavi etmeye çalışırken tozutanlara bakacak birileri de olsun. 1) İlk geldiği zaman dergide bayağı oynayanı (ben dahil) olmuştu ama piyasa o kadar hızlı ilerliyor ki, tarihe çizik atan oyunlar haricinde hiçbiri uzun zaman güncelliğini koruyamıyor.
doldurdu ve arşive kalktı. İkincisinin reklamları ufak ufak buralarda çıkmaya başladı. Bugünlerde moda mıdır nedir, tabi network play varmış, render animasyon falan (strateji oyununda ne işe yarar bilemem) eklenecekmiş. Master of Magic (hem Civilization'a da çok pis benzer (bir parantez daha, grafik ve az ve biraz sistem olarak)) ve Warlords2 bu türde hoşuna gidebilecek oyunlar. 2) Ya işte işin doğrusu bir tane numarayla bir oyun hakkındaki herşeyi cartdananak belirtme imkanı yok. Bu Engin'in 9693 deli olduğunu söylemek gibi birşey (normal 9.7'sini görmek daha nasip olmadı). Ama bu oyun konusunda haklısın, ben de beğenmedim, Emin'e beğenmedim dedim, o da 'Gökhan beğenmiş' dedi. Herkes herşeyi aynı oranda beğenmiyor tabi (9692 harbi abartı olmuş olabilir) ama farkettiysen (psiko olarak farketmen lazım) dergide her yazarın biraz torpil geçtiği (ya da anlaşamadığı) belirli oyun türleri var. Mesela zamanında bana Doom'u bana yazdırsalardı 'koridorlarda kaybolup durduğunuz, büyük pikselli grafikli zevksiz bir action oyunu' derdim (sonra da linç edilirdim) onun için bir süre sonra kendi zevkinin hangi yazara yakın olduğunu anladığında bu duruma düşmekten kurtulursun. Settlers2 ise daha önce de uzun uzun anlattığım gibi benim neden olduğunu bilmeden (çocukluğumdan kaynaklananan birşeyler olabilirmi doktor bey?) çok zevk aldığım oyunlardan biri. Yavaş olduğunun farkındayım ama zaten topu topu 10 bölüm var. 3) Civilization2 hakkında ne desem boş, herkesin kendine göre değişik bir oynama stili var, hatta sırf nasıl oynadıklarına bakarak insanlar hakkında psikolojik bir test bile yapmak mümkün (o mürekkepten şekillerden daha etkili olacağı kesin), ben genelde bir şehire iki koruma unit'i (o anda en etkili hangisiyse ondan) kurduktan sonra direkt bir settler daha yaparım, bu settler yavaş yavaş yol ve irrigation yaparak biraz uzaklaştıktan sonra (arada yeterince yer olması lazım) yeni bir şehir kurar. Sonra aynı işlemi bir daha (ve bir daha) tekrarlarım. İlk başlarda iki attack özellikleri sayesinde en iyi birlik chariots'dur. Bunlar knights gelene kadar ortalığı idare ederler. Hemen Great Library yapmakta da yarar var. Dediğim gibi Civ'e en benzeyen oyun Master of Magic'dir. Colonization'a da bakabilirsin ama Civ'i seven Col'u (samimiyet) sever diye bir kural yok. 4) Nedir bu karşılaştırma sevdası, 'comparative fixation' deniliyor galiba, acaba küçükken durmadan gölgesinde kaldığınız bir abiniz varmıydı, anneniz sık sık 'sen neden abin gibi olamıyorsun?' der miydi? Bu sizi zamanla asiliğe mi itti? Death Gate eski tür adventure'lara güzel örnek, objelere dayandığından belki The Riddle of Master Lu hoşuna gidebilir. 5) Bad Mojo'yu beğendiğimi söyleyemicem (hamamböceği olarak yaşamak benim için yeni birşey değil) ama takıldığın yer konusunda haklısın. Ben de nasıl geçildiğini bulamadım onun için Mert'e sormam lazım... Sordum, o kaşığın üzerine hiççıkmamış, çıkması da gerekmiyormuş. Bir de tahterevan ile çocukluğunuz ile ilgili bir bağlantı kurdu ama ben dinlemedim. 6) Bu sorunun 'Nerede daha olması gerekmiyor mu doktor bey? Bu beyaz gömlek de çok tahatsızmış aslında doktor bey? Genel mutsuzluğumun coğrafyayla pek bir alakası olmadığından bir karşılaştırma(!) yapamıcam aslında. Zaten daha bu soruya cevap vermek için de erken, borcum ne kadar? UNWEİGERLİCH İN EHREN BAHN Merhaba MAC,
Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.
Sayfa 52
Avucumun içinden kum taneleri gibi akıyor ruhlar, avuçlarımın arasından kayıp gidiyorlar. Varoluşun tarlalarına usanmadan ekiyorum onları, kendi çabalarıyla büyümeye, yeşermeye çalışıyorlar, aciz aciz çırpınıyorlar. Zavallı umutlarla besliyorum onları, sonra orağın keskinliğini hissetmesinler diye. Topraktan başlarını çıkarınca rahatlıyorlar, kendi varlıklarından emin oluyorlar, göğü gösteriyorum onlara, büyüklüğü karşısında ezileceklerine anlaşılmaz bir yarışa giriyorlar, ona ulaşabilmek sanki izin versem, son darbeyi indirmesem göğü delebileceklermiş gibi. Çırpınıyorlar, çırpınıyorlar, ama gülmüyorum, onlar neyse onlar, ben de neysem oyum. Bitmez tükenmez bir istekle yukarı doğru çıkma çabalarıyla dalga geçmiyorum, acımıyorum da, acıyamam çünkü ben gerçekten neysem oyum. Bazen yoruluyorlar, bazen birbirlerini ezmeye çalışıyorlar, yukarı ilerlemek için başkalarını aşağı çekiyorlar, diğerleri düşünce onlardan güç alıyorlar. Bir göğe bakıyorum, bir onlara. Anlamaya da çalışmıyorum, bırakıyorum kendi hallerine. Gökten çok çok uzakta olsalar bile birbirlerinden öne geçince seviniyorlar, daha bir mağrur itiyorlar kendilerini yukarı doğru, o zaman gerekli işareti veriyorum, rüzgar geliyor aniden. Mağrurlukları bir anda kayboluyor, rüzgardan korkuyorlar var olduğu sürece, ama o gider gitmez eski huylarına dönüyorlar. Her santimi marifet sayıyorlar, gururlanıyorlar, ama asla durmuyorlar. Hepsinin ortak çırpınışlarının sesi bir uğultuya dönüşüyor, kulaklarımı acıtıyor. Bazıları diğerlerinden daha çok inliyor, az gitseler de, çok gitseler de en çok sesi çıkarmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Bazen diğerleri onların sesinin çağrısına kapılıyorlar, sağa çekiyorlarsa sağa, sola çekiyorlarsa sola doğru yöneliyorlar, sanki en çok sesi çıkaran göğe ulaşmayı biliyormuş gibi. Umutsuzca debeleniyorlar, günler akıp giderken. Bazen bana doğru gelmeye bile çalışıyorlar, o zaman rüzgarı hatırlatıyorum onlara, bir anda geri kaçışıyorlar, kırgın, yıkık yıkık bakıyorlar bana. Bazılarıysa baştan şanssız olduklarının farkında, daha bir çaresiz çırpınıyorlar, onlar da bana bakıyorlar ama suçlayıcı gözlerle, sanki tohumlarını ben yaratmışım gibi. Onları rüzgarla tehdit etmiyorum bile, acılı varoluşlarına müdahale etmek istemiyorum, nasıl olsa hasat gelmeden onlar gitmiş olacaklar, baştan gelen şanssızlıkları onları yiyip bitirecek. Sonra vakit geliyor, daha bilmedikleri, hiç görmedikleri orağımı çıkarıyorum. Önce anlamıyorlar ne olup bittiğini, sonra sanki içgüdüleri avuçlarını ele geçiriyormuş gibi ağlaşmaya başlıyorlar. Kimi mertçe duruyor karşımda, kimi umutsuzca yalvarıyor.
Göğe bakıyorlar, sanki o onları oraktan kurtarabilecekmiş gibi. Kaldırıyorum orağı ve elimden geldiğince ustaca savuruyorum onlara doğru. Acı çeksinler istemiyorum, son darbe temiz ve merhametli olsun diyorum. Tatlı bir şaşkınlık içinde düşüyorlar orağın temasının altında, çırpınmak akıllarından bile geçmiyor. Düşüyorlar ve düştükleri yerde kalıyorlar sonsuz göğün altında, güzel bir şeyler söylemek istiyorum arkalarından, çaresiz çabalarını yüceltmek istiyorum birkaç kelimeyle ama elimden bir şey gelmiyor. Onlar neyse onlar, ben de neysem oyum... Memnunum ya da değilim önemli değil, her ayki gibi yazı en sona kaldı, herhalde benim ben olmamdan kaynaklanıyor bu. Resmen kuru bir ay oldu bu ay, yılbaşı öncesi sessizliği midir nedir bir türlü beklediğimiz oyunlar gelmedi. Onun yerine tuttu Entomorph geldi, ben de hiç yoktan iyidir deyip onu oynadım, daha doğrusu oynamaya çalıştım. Baştan sona, orta zorlukta iki gece sürdü bütün oyun. Açıkçası hayal kırıklığına uğradım, ama dediğim gibi hiç yoktan iyidir. Grafiklerini falan bu ayki yazıdan öğrenirsiniz, benim derdim başka. Son zamanlarda giderek beni daha çok rahatsız eden bir şey var oyunlarda, bütçeler, projeler büyüyor ama bazı kalitesizlikler hep aynı kalıyor gibi. Mesela Entomorph'da (ya da Death Gate'de, ya da herhangi başka bir FRP ya da adventure'da) bir karakterle konuşuyorsunuz, size bir sonra yapmanız gereken şey hakkında bir şeyler söylüyor, mesela 'duydum ki falanca (kötü adam, düşman) falanca yerde (location), falanca kötü işle meşgulmüş'. Yani kısaca gir oraya onu hallet, oyun anca öyle ilerler diyor. Siz de gidiyorsunuz oraya, artık ne zorluktaysa orayı hallediyorsunuz, sonra tekrar aynı adamla karşılaşınca size yine 'duydum ki falanca (kötü adam, düşman) falanca yerde (location), falanca kötü işle meşgulmüş' diyor. Siz gitmişsiniz, o işi halletmişsiniz, o falancanın cenazesinde bulunmuşsunuz haberi yok, o hala programcının ona öğrettiği nakaratı okumaya devam ediyor. Durum böyle olunca ilk başta karşılaştığınızda heyecanlandığınız, oyunla alakanızı sağlayan bir karakter, karakter olmaktan çıkıp kötü eğitilmiş bir papağan haline geliyor. Beş görev sonra gidin, adam yine aynı şeyleri tekrarlıyor. Ya kaybolsun (o da iyi çözüm değil aslında), ya da size yeni bir şeyler söylesin. Oyunda önem taşıyan bir karakter için iki satır daha fazladan kod yazmak o kadar da zor olamaz herhalde. Bu bence oyunun atmosferi açısından grafiklerden, seslerden