Gameshow sayı 20, sayfa 52

Bu sayfadaki yazılar

Sayfanın metni

Sayfa 52

Avucumun içinden kum taneleri gibi akıyor ruhlar, avuçlarımın arasından kayıp gidiyorlar. Varoluşun tarlalarına usanmadan ekiyorum onları, kendi çabalarıyla büyümeye, yeşermeye çalışıyorlar, aciz aciz çırpınıyorlar. Zavallı umutlarla besliyorum onları, sonra orağın keskinliğini hissetmesinler diye. Topraktan başlarını çıkarınca rahatlıyorlar, kendi varlıklarından emin oluyorlar, göğü gösteriyorum onlara, büyüklüğü karşısında ezileceklerine anlaşılmaz bir yarışa giriyorlar, ona ulaşabilmek sanki izin versem, son darbeyi indirmesem göğü delebileceklermiş gibi. Çırpınıyorlar, çırpınıyorlar, ama gülmüyorum, onlar neyse onlar, ben de neysem oyum. Bitmez tükenmez bir istekle yukarı doğru çıkma çabalarıyla dalga geçmiyorum, acımıyorum da, acıyamam çünkü ben gerçekten neysem oyum. Bazen yoruluyorlar, bazen birbirlerini ezmeye çalışıyorlar, yukarı ilerlemek için başkalarını aşağı çekiyorlar, diğerleri düşünce onlardan güç alıyorlar. Bir göğe bakıyorum, bir onlara. Anlamaya da çalışmıyorum, bırakıyorum kendi hallerine. Gökten çok çok uzakta olsalar bile birbirlerinden öne geçince seviniyorlar, daha bir mağrur itiyorlar kendilerini yukarı doğru, o zaman gerekli işareti veriyorum, rüzgar geliyor aniden. Mağrurlukları bir anda kayboluyor, rüzgardan korkuyorlar var olduğu sürece, ama o gider gitmez eski huylarına dönüyorlar. Her santimi marifet sayıyorlar, gururlanıyorlar, ama asla durmuyorlar. Hepsinin ortak çırpınışlarının sesi bir uğultuya dönüşüyor, kulaklarımı acıtıyor. Bazıları diğerlerinden daha çok inliyor, az gitseler de, çok gitseler de en çok sesi çıkarmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Bazen diğerleri onların sesinin çağrısına kapılıyorlar, sağa çekiyorlarsa sağa, sola çekiyorlarsa sola doğru yöneliyorlar, sanki en çok sesi çıkaran göğe ulaşmayı biliyormuş gibi. Umutsuzca debeleniyorlar, günler akıp giderken. Bazen bana doğru gelmeye bile çalışıyorlar, o zaman rüzgarı hatırlatıyorum onlara, bir anda geri kaçışıyorlar, kırgın, yıkık yıkık bakıyorlar bana. Bazılarıysa baştan şanssız olduklarının farkında, daha bir çaresiz çırpınıyorlar, onlar da bana bakıyorlar ama suçlayıcı gözlerle, sanki tohumlarını ben yaratmışım gibi. Onları rüzgarla tehdit etmiyorum bile, acılı varoluşlarına müdahale etmek istemiyorum, nasıl olsa hasat gelmeden onlar gitmiş olacaklar, baştan gelen şanssızlıkları onları yiyip bitirecek. Sonra vakit geliyor, daha bilmedikleri, hiç görmedikleri orağımı çıkarıyorum. Önce anlamıyorlar ne olup bittiğini, sonra sanki içgüdüleri avuçlarını ele geçiriyormuş gibi ağlaşmaya başlıyorlar. Kimi mertçe duruyor karşımda, kimi umutsuzca yalvarıyor.

Göğe bakıyorlar, sanki o onları oraktan kurtarabilecekmiş gibi. Kaldırıyorum orağı ve elimden geldiğince ustaca savuruyorum onlara doğru. Acı çeksinler istemiyorum, son darbe temiz ve merhametli olsun diyorum. Tatlı bir şaşkınlık içinde düşüyorlar orağın temasının altında, çırpınmak akıllarından bile geçmiyor. Düşüyorlar ve düştükleri yerde kalıyorlar sonsuz göğün altında, güzel bir şeyler söylemek istiyorum arkalarından, çaresiz çabalarını yüceltmek istiyorum birkaç kelimeyle ama elimden bir şey gelmiyor. Onlar neyse onlar, ben de neysem oyum... Memnunum ya da değilim önemli değil, her ayki gibi yazı en sona kaldı, herhalde benim ben olmamdan kaynaklanıyor bu. Resmen kuru bir ay oldu bu ay, yılbaşı öncesi sessizliği midir nedir bir türlü beklediğimiz oyunlar gelmedi. Onun yerine tuttu Entomorph geldi, ben de hiç yoktan iyidir deyip onu oynadım, daha doğrusu oynamaya çalıştım. Baştan sona, orta zorlukta iki gece sürdü bütün oyun. Açıkçası hayal kırıklığına uğradım, ama dediğim gibi hiç yoktan iyidir. Grafiklerini falan bu ayki yazıdan öğrenirsiniz, benim derdim başka. Son zamanlarda giderek beni daha çok rahatsız eden bir şey var oyunlarda, bütçeler, projeler büyüyor ama bazı kalitesizlikler hep aynı kalıyor gibi. Mesela Entomorph'da (ya da Death Gate'de, ya da herhangi başka bir FRP ya da adventure'da) bir karakterle konuşuyorsunuz, size bir sonra yapmanız gereken şey hakkında bir şeyler söylüyor, mesela 'duydum ki falanca (kötü adam, düşman) falanca yerde (location), falanca kötü işle meşgulmüş'. Yani kısaca gir oraya onu hallet, oyun anca öyle ilerler diyor. Siz de gidiyorsunuz oraya, artık ne zorluktaysa orayı hallediyorsunuz, sonra tekrar aynı adamla karşılaşınca size yine 'duydum ki falanca (kötü adam, düşman) falanca yerde (location), falanca kötü işle meşgulmüş' diyor. Siz gitmişsiniz, o işi halletmişsiniz, o falancanın cenazesinde bulunmuşsunuz haberi yok, o hala programcının ona öğrettiği nakaratı okumaya devam ediyor. Durum böyle olunca ilk başta karşılaştığınızda heyecanlandığınız, oyunla alakanızı sağlayan bir karakter, karakter olmaktan çıkıp kötü eğitilmiş bir papağan haline geliyor. Beş görev sonra gidin, adam yine aynı şeyleri tekrarlıyor. Ya kaybolsun (o da iyi çözüm değil aslında), ya da size yeni bir şeyler söylesin. Oyunda önem taşıyan bir karakter için iki satır daha fazladan kod yazmak o kadar da zor olamaz herhalde. Bu bence oyunun atmosferi açısından grafiklerden, seslerden

Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.