Macbeth
Retro bilgisayaryalnızlığı, ilerlemeyen zamanı, göz kamaştıran, mantığı aşan yaradılışı, gören ilk gözleri, alınan ilk nefesi, ilk gülümsemeyi, ilk acıyı, hepsini tattım. Topraktan et, etten hayat, hayattan da sonsuz problemler oluştuğunda, evrenin sonsuz dansı acımasızca sürdüğünde, başlangıç sona erdiğinde ve son başladığında sessiz bir şahittim. Çocuklarının büyümesini seyreden bir anne şefkatiyle insanlığın başlangıcını seyrettim. Utanılacak çıplaklıklarını, mana veremedikleri açlıklarını, gözlerini kör eden zevklerini gördüm. Tertemizdiler, bilgisizdiler, basittiler ama en azından saftılar. Görünmez bir göbek bağından kana kana besleniyor gibi doğanın sunduklarıyla yetindiler, avlandılar, beslendiler, ürediler, öldüler. Ölenler düştükleri yerde kaldı, yeni gelenler ölülerin üstlerinden yükseldi. Sonsuz sabrımın bir iyonunu bile doldurmayacak milyonlarca yıl böyle yaşadılar. Onlar yaşadılar, ben seyrettim. Bu monotonluğun verdiği uyuşturucu mutluluktan mı, yoksa bana verilen görevin bilinmez bir şartından mı bilmiyorum karanlığın gelişini göremedim. Karınlar tok, sırtlar pekken bir anda inen yumruk, yumruğu yiyen kadar beni de şaşırttı. Silahları tutan ellerin kontrolü içgüdüden beyinlere geçtiğinde, hedefler doğanın hediyelerinden öz kardeşlere çevrildiğinde, ihtiras ihtiyacın önüne geçtiğinde zavallılar için ağladım. Boşa dökülen ilk kan kurumadan, duvara çizilen ilk resim bitmeden, ilk ezilenin acısı dinmeden işlerin nereye varacağını gördüm, gördüm ama bir şey yapamadım. Lanet olsun ne yapabilirdim ki? Neden, neden diye sordum. Milyonlarca yıl önce ekilen, özenle büyütülen, kaçınılmaz hasadı bekleyen bu ruhlar tarlasına bir anda dalan hastalık onları çürüttü. Sunulanla yetinmeyi, yanında düşene yardım etmeyi, ihtiyacı olanı aldığında durmayı unutturdu. Acaba hastalığın ilk tohumları baştan beri vardı da ben mi görememiştim, acaba haddimi aşan, sürekli arayıp bir türlü bulamadığım amaç bu muydu? Yoksa evrenin dansı sürerken, bu zavallılardan önce, belki benden bile önce burada olan bir şey kötülüğün beslediği sabırla ortaya çıkıp her şeyi bozmak, saflığı yıkmak için doğru bir anı mı bekliyordu? Tek bildiğim sonunda o kazandı, tanrının çocukları onları besleyen göbek bağını kurumuş kardeş kanıyla kirlenmiş kör bir bıçakla kestiler, sorunsuz basitliğin yerine karmaşık kalleşliği seçtiler. Çizilen yoldan çıktılar, onları aşan alanlara yayıldılar. Baştaki bilinmez amaç
Ben daha ortada kimseler yokken buradaydım, sonsuz kıtaları bastılar, her yer kaplanana kadar giderek artan manyakça bir ihtiras içinde belki de önceki basitliklerinin hırsını çıkarırcasına tepindiler, ta ki koyu kırmızı her yeri kaplayana kadar. Ve ben seyrettim... Ve gördüm ki güzelim Zork serisi nerelere gelmiş. Uzun zamandır her baktığım yerde reklamını, demosunu, övgüsünü gördüğüm Zork Nemesis sonunda bizim buralara da düştü ve ben de biraz oynadım. Bilmeyenler (hepinize çok teessüf ederim, böyle Macbeth okuyuculuğu olur mu canııım?) Zork en eski (valla) ve en köklü (billa) adventure serisidir. Taa zamanında bilgisayarların monitör ve klavye gibi iki önemli eksiklikleri varken ataları ortaya çıkan bu oyunlar önce Infocom'un göçüşü (yüreğim yanıyooo) sonra da piyasanın tamamen değişmesiyle değişe değişe değişe değişe (şıktım mı?) bu hale geldiler. Aslında Zork Nemesis'e herhangi bir Zork oyunu gibi bakmamak lazım. O zaman öyle bakmayalım (mantık), son zamanların en çok lafı edilen CD adventure'larından biri olarak bakalım. Tamam bakalım. Şimdi bir dolu yorum yapmayacağım, size bir örnek vereceğim, oyunun başlarında altar room denilen yerde bir dolu bilmeceli oda var. Bir tanesinde beş tane (nasıl derler) düdükümsü (bulamadım) alet var. Bunların beşine de klikliyorsunuz sonra yerdeki haritadaki bütün mor yıldızları yakıp mavi yıldızları söndürüyorsunuz (öbür türlü de olabilir, bu bir örnek, önemli olan ana fikir, takip edin ana fikre geliyorum (yavaş yavaş)) yukarıdan merdiven iniyor, bu odayı çözmüş oluyorsunuz. Ya da öbür odadaki resimleri, çevirip doğru resim gelene kadar bekliyorsunuz. Demeye çalıştığım (fazla yavaş oldu di mi?) nerede kaldı bunun interaksiyonu, nerede kaldı bunun adventure'lığı. Ben şahsen ipucusuz bilmecelere karşıyım. Salak olduğumdan değil (aksini iddia edenler olabilir tabii, demokrasi), eğer bir bilmecenin en azından ne konuda olduğunu ya da sonra ne çıkacağını biliyorsanız, çözdüğünüzde en azından güzel beyninizi yorup (fazla yormamak lazım) bir mantık bağlantısı kurduğunuzdan bir zevk alabilirsiniz. Mesela Death Gate'deki saat bilmecesi. Aynı Zork Nemesis'tekiler gibim grafik bir bilmece (yani görsel olarak çözülüyor) ama önce şiir kitabını okuyup oradaki manayı kavrayabilirseniz bağlantıyı kurup yarım saat saati (tesadüf oldu) kurcalamadan çözebiliyorsunuz. Nemesis'te ise saldım çayıra, mevlam kayıra, orayı klikle, burayı klikle, belki çözülür. Aranızda 'yok abi, ben öyle yapmıyorum, böyle bilmeceleri düşünerek çözüyorum' diyenler olabilir,