Bu sayfadaki yazılar
Sayfanın metni
Sayfa 53
konuşup bir şeyler öğreniyorsunuz. Üç objeden fazla bir inventory var, bir yere gelip examine dediğinizde bir şeyler anlatan bir metin var. Ne diyeyim, uzun zaman olmuş. Zaten Legend firmasını tutarım, biliyorsunuz (öğrenin, Intel Inside sen de öğren kara cahil) Infocom teknolojiye kurban gittikten sonra oradan ayrılan birkaç sağlam adamın kurduğu firma bu işte. Steve Meretzky (önünde eğilenecek bir isim daha) ve dostları Spellcasting serisini falan yapmışlardı. Her ne kadar bu oyun çok yeni, çok zor ya da text adventure olmasa bile (buna da şükür) en azından insana adventure oynadığı hissini veriyor. Alın, aldırın, ama sakın kaçırmayın. Bunu oynadıktan sonra bir daha yeni Sierra oyunlarına tükürmezsiniz bile. Tükürmek dediniz de, Intel Inside'ın size söyleyecek bir şeyi var, hadi konuş bakalım... - Şeey... - Şey, mey yok, açık açık suçunu itiraf et! - Şeey, sayın okuyucular, ben iki sayı önce... - Eeee, sen iki sayı önce, geveleme lafı, öt bakalım. - İşte ben iki sayı önce, tam sahibim insaflı insan Mac dergiyi bitirdikten sonra HardDisk'imi bozdum da... - Sonra ne oldu, onu da söyle çabuk... - Şeey, benim yüzümden bütün dergi direkten döndü, sahibim merhametli insan Mac bana kızdı ama sonra beni affetti, affettiniz di mi? - Affetmedim Intel Inside, bu kazığını kolay kolay unutmam, seni Allah'a havale ettim sadece. Şimdi sana ne yapacağımı okuyuculara bırakıyorum, cezana onlar karar verecek. Şimdi yıkıl karşımdan, mektupları getir, bu HardDisk'in üstünde toz göreyim, seni o toz kadar parçalara ayırırım. - Peki efendim, peki geniş yürekli sahibim, hemen getiriyorum... ZU RISIKEN Sevgili MAC Derginizi uzun süreden beri takip ediyorum. Şimdiye kadar Eskişehir'den hiç mektup yayınlamadın. Eminim bu senin hatan değildir. Artık buralarda da bir gönül dostun var. Unutmadan kendimi tanıtayım. İsmim Mecit “Scorpion” Bağcı. Senin yazılarını 64'ler'de de takip ediyordum. Fakat şimdiye kadar yazmak nasip olmadı. Yazıların çok güzel. Özellikle 12. sayıdaki yazın beni çok etkiledi. Bu konudaki düşüncelerimi diğer mektubumda yazacağım. Sanırım lafı fazla uzattım. İşte sorular; 1) PC'mi Mart başında aldım. 4MB'lık güzel birkaç oyun önerebilir misin? (Strateji ilk tercihim.) 2) Sürekli bahsediyorsun Ufo çok güzel diyerek. Fakat hangisini beğendiğinden hiç bahsetmedin. İkisi de çok güzel ama senin tercihin hangisi? 3) Şu Dune2, Warcraft kavgasına bir son verelim artık. Her oyun türünün bir babası vardır. Bu türün babası Dune2'dir. Bu sebepten Dune2'ye laf söyletmem. Ama Warcraft'ın kalitesi de ortada. Bundan dolayı böyle bir tartışmaya gerek yok. Haksız mıyım? (Bu olayın biraz daha gündemde kalması PC sahiplerini ikiye ayırıp kan davalarına bile sebep olabilir.) 4) Üç arkadaş masaüstü FRP ile ilgileniyoruz. Hobby Shop'tan kitap sipariş ettik, fakat Hobby Shop kitap dağıtım işini bırakmış. Buralarda böyle kitap bulunmuyor. Mümkünse oradan bize yardımcı olacak bir arkadaş bulabilir misin? Eğer yardımcı olabilirsen belirt de adresimi göndereyim. (Malumunuz dost var, düşman var.) Şimdilik sorularım bu kadar. Ama mektubumu yayınlamadığın sürece benden kurtulacağını sanma. Saygılar, Sevgiler Mecit BAĞCI, Eskişehir MAC: Eskişehir'e karşı (eski diye hoho) bir düşmanlığım yok, denk düşmemiş ya da bu dalgalı denizlerde çırpınan fındık kabuğu dergimizi Eskişehir'de alan tek Allah'ın kulu sen olabilirsin (bu durumda Emin'in deyimiyle gönüllü Game-Show elçisi olmakta yarar var). Böylece yurdumuzun bir köşesine daha Macbeth hizmetini götürmüş oluyoruz (Intel Inside, haritayı işaretle). 12. sayıya baktım, ne yazmışım diye, sevindirdin beni. Etkilenmeyi bırak, kaale almış olman bile belki de sandığım kadar yalnız olmadığıma dair bir işaret (belki de kendimi kandırıyorum yine). 1) Pizza Tycoon 4 MB'da kesin çalışıyor. Biraz suludur, oynarken insanın karnı acıkır ama iyidir. Zeppelin de çalışıyor, onlar olmadı diyelim Pirates Gold var. 2) Ben birinciyi daha çok beğendiğime karar verdim (şu anda). İkincinin sonlarına doğru işler biraz çabuk gelişiyor, belki de ben hiç bitmesin istediğimden öyle oldu. Ben şu aralar birden başlayıp tekrar bir tur oynamayı düşünüyorum. 3) Ben asla Dune2 türün babası değil dedim mi (Intel Inside search yap demiş miyim, demişsem sil, dememiş olayım)? Gelecek ay (eğer hala dergi olursa ve bir aksilik çıkmazsa) kesin olarak gelecek olan okuyucu anketi bu konuya kesin bir cevap getirecek herhalde. Bu arada Birleşmiş Milletler ayaklarını da tuttum hani. 4) Farkındaysan buradan gelecek her bir şey Almanca olacak. Eğer buna razıysan Kamer Bilgisayar'a uğra, ya da ara, tam olarak istediğin şeyleri söyle, ben Mannheim'ın biricik FRP dükkanına bir bakayım. UND NEBENWIRKUNGEN Sevgili BigMAC, Bu mektubu sana müritlerin Atıf (He-Man) ve Taylan (Şiredir) yazıyor. Önce “pisuar” ve pisuarın “kaşarlı” versiyonu hakkında bilgi verir misin (13. sayıda yazmıştın). Şimdi sorularımıza geçiyoruz: 1) Ya abi bu Command&Conquer'ın 12. bölüme gelene kadar anam ve ben hüngür hüngür ağladık. 12. bölümde üssün etrafı Flarak-Stellung'larla çevrili. Benim helikopterim oyunun başında üsse girmek isterken mefta oluyor. Kaç kere denedim ama bir türlü başaramadım. Acaba helikopterin içinde ne var? Bir de bana bir doktor veriyor. Bir işe yaradığı da yok. Bize yardım et. 2) En gıcık olduğumuz şey Windows altında çalışan programların 16 renk çalışması. Sırf bu yüzden Sim Tower'ı, Sim Town'ı, Eski Çağlar ve Türkiye CD'lerini kullanmıyoruz. Bizim bilgisayarlar 256 renk (idare ediyoruz). Bu renk ayarını nasıl yapabiliriz? 3) Bir de Defend The Alamo diye kıl mı kıl diye bir oyun var. Meksikalı'ların yaptığı ilk saldırıyı püskürttüm. Sonra güney duvarıma sulanan topu da parçaladım ama 2. günün başında bana şifre sorup bilemeyince oyunu bitiriyor. Elini ayağını öpeyim yardım et. 4) Bize X-Com serisi hakkında bilgi verir misin? Hangilerini tavsiye edersin? 5) Steel Panthers adlı oyunu
Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.
Sayfa 52
En az eforla vücudumun alt kısmını yataktan aşağı sarkıttım, ayağım buz gibi yere, ve sanırım birkaç böceğe değdi. Biraz daha çabalayıp üst kısmımı dikleştirdim. İyi kötü kalktım sayılır ama hala uyanmış değilim. Kimim, neyim, nerdeyim soruları kafamda uçuşuyor ve açıkçası arada beliren cevapların hiçbiri hoşuma gitmiyor. Mutfağa kadar kendi kendimle bilgi kültür yarışması oynayarak gittim. Kahve bitmiş, zaten olsa da ısıtacak ocak yok, gazı çoktan kestiler. İyi de ettiler, kafein zaten zararlı. Çaktırmadan komşunun çöpünden dünün gazetesini itmem lazım. Adiler üstüne çaydanlık boşaltmışlar, olsun, ilanlar kısmı o kadar da kötü değil, ıslak ama en azından okunuyor. Kendime bir iş bulmam lazım. Yarın kalktığımda aynı böceklere kavuşmak, aynı ucuz kafein yalanını atmak istemiyorsam bir iş bulmam lazım. Hımm, boyacı, geçiniz, çamaşır masrafı var. Marangoz, olmaz, kıymık batar. İki dil bilen işletme mezunu, ne o, astronot mu yapacaksınız? Ahçı, o kadar açım ki, pişirdiğim her şeyi yerim. Overlokçu, aksanım el vermez. Yok böyle olmayacak, zaten dünün gazetesiyle nasıl bulacaksam. Bana şöyle kendime daha uygun bir şeyler lazım. Kendimi ispat edebileceğim. Mesela kanser hastalarına test sonuçlarını götürsem, 'işte şurada gördüğünüz tümör bütün vücudunuzu saracak, boşuna debelenmeyin, piyango size çıkmış, yakında öleceksiniz' desem. Hizmet olurdu. Ya da cenazelerde tabutu kapatmadan insanlara 'bu en sevdiğinize son bir kez bakın, çünkü o geberdi, artık onu asla göremeyeceksiniz, sesini asla duyamayacaksınız' desem, suratlarına tükürükler saçarak 'haha, artık yalnızsınız' diye bağırsam? Ya da ölenin ardından akbaba akrabalar miras için didişirken 'sen donunu al, sen gömleğini, yaşarken takmazdınız, şimdi amma kıymetli olmuş' diye hakemlik yapsam. Kendi çaplarında çocuk odası döşeyen genç annelere 'boşuna bisiklet almayın, çünkü çocuğunuz ömrü boyunca sakat kalacak' desem? Hayaller kurup, çalışan gençleri 'siz bu işi beceremediniz, beni alacaklılarınız gönderdi, altınızdaki sandalyeyi almaya geldim' diye selamlasam? İdam mahkumlarına yasaların buna hakkı olduğunu, sızlanmayı kesmelerini ve bu arada son yemeklerinde ne istediklerini sorsam? Savaşta ölenlerin ailelerine çocuklarının yüce bir amaç uğruna öldüğünü, üzüleceklerine gurur duymaları gerektiğini hatırlatsam? Üç kuruşluk çiftçilere, ekip biçmeye çalıştıkları topraklarının
Sabah gözlerimi açtım, lanet olsun, yine aynı tavan.
otoyol için lazım olduğunu, lütfen çekip başka bir yere gitmelerini söylesem? Kangren hastalarını 'müjdeee, bacağınızdan geriye 10 değil 15 santim kalacak, hadi gene iyisiniz' diye sevindirsem? Ne bileyim, oturup kendi halime üzüleceğime, bu bela bolluğundan biraz da başkalarının dertlerinden para kazansam ne olur sanki? Nerde bende o şans, boşver, zaten kafein de zararlı... Ama aynı zamanda yararlı da. O olmasa gecenin köründe, yine yumurta penetrasyon dansları yaparken nasıl yazımı yetiştirebilirdim. Intel, yap bir kahve daha kız. Göz kapaklarım için de yeni selobant getir, yine kapanıyorlar. Böyle de olmaz ki, kaba bir hesapla şimdiye kadar 30 küsur Mac yazısı yazmışım, ulan hepsini de derginin baskıya gireceği gün sabaha karşı yazmışım. Eşek olsa onuncuda, hadi harbi eşekmiş on beşincide öğrenir böyle olmayacağını. Hah döndün mü Intel Inside, not al yavrum, gelecek ay ilk iş yazı yazılacak, önce şunu yapayım, şu sayfa bitsin, bu sayfa bitsin, ilham gelsin tuzaklarına düşülmeyecek. Önce DeathGate oynayayım, sonra yazarım denmeyecek. Bunun altını çiz, özellikle önce DeathGate oynayayım, sonra yazarım denmeyecek. Nedir bu DeathGate'den çektiğim ya. Şimdi size son zamanlardaki dergi düzenini anlatayım. Ayın ortalarına doğru Türkiye'den bir paket geliyor, içinden oyunlar çıkıyor, ben de biraz oynuyorum, iyiymiş, güzelmiş diyorum, resimleri çalıyorum, sonra paşa paşa sayfaları yapıyorum, sonra oyunlarla sayfalar beraber uslu uslu (tabi her ay çıkan aksilikleri saymazsak) geri gidiyorlar. Bu ay öyle olmadı tabi (olsa anlatmam dimi, den den koyarım). Bir CD gelmiş, kendi halinde, başladık bakalım. Demo falan resimleri çalıyorum. Sonra ilk bilmeceler, bir yandan çözüyorum bir yandan resim çalıyorum. Sonra yavaş yavaş çalmamaya başladım. Kaptırdım gidiyorum, bir dünya daha (oyun bölüm bölüm) falan derken, resim falan unutmuşum. Uzun zamandır bu kadar beğendiğim bir adventure çıkmamıştı açıkçası. Bir kere konusu güzel, anladığım kadarıyla benim okumadığım (gözümden kaçmış) bir fantasy roman serisine dayanıyor. Grafikleri de güzel ama bilirsiniz takmam. Ama en önemlisi oyun güzel. Bıktım artık yüzlerce render grafikle dolu boş adventure'lardan, ya da içi geçmiş aktörlerin rol kesmelerinden. DeathGate'de en azından insan kendini yapayalnız hissetmiyor, fazla kafa çalıştırmasanız bile (seçenekler önceden başkalarıyla