Macbeth

En az eforla vücudumun alt kısmını yataktan aşağı sarkıttım, ayağım buz gibi yere, ve sanırım birkaç böceğe değdi. Biraz daha çabalayıp üst kısmımı dikleştirdim. İyi kötü kalktım sayılır ama hala uyanmış değilim. Kimim, neyim, nerdeyim soruları kafamda uçuşuyor ve açıkçası arada beliren cevapların hiçbiri hoşuma gitmiyor. Mutfağa kadar kendi kendimle bilgi kültür yarışması oynayarak gittim. Kahve bitmiş, zaten olsa da ısıtacak ocak yok, gazı çoktan kestiler. İyi de ettiler, kafein zaten zararlı. Çaktırmadan komşunun çöpünden dünün gazetesini itmem lazım. Adiler üstüne çaydanlık boşaltmışlar, olsun, ilanlar kısmı o kadar da kötü değil, ıslak ama en azından okunuyor. Kendime bir iş bulmam lazım. Yarın kalktığımda aynı böceklere kavuşmak, aynı ucuz kafein yalanını atmak istemiyorsam bir iş bulmam lazım. Hımm, boyacı, geçiniz, çamaşır masrafı var. Marangoz, olmaz, kıymık batar. İki dil bilen işletme mezunu, ne o, astronot mu yapacaksınız? Ahçı, o kadar açım ki, pişirdiğim her şeyi yerim. Overlokçu, aksanım el vermez. Yok böyle olmayacak, zaten dünün gazetesiyle nasıl bulacaksam. Bana şöyle kendime daha uygun bir şeyler lazım. Kendimi ispat edebileceğim. Mesela kanser hastalarına test sonuçlarını götürsem, 'işte şurada gördüğünüz tümör bütün vücudunuzu saracak, boşuna debelenmeyin, piyango size çıkmış, yakında öleceksiniz' desem. Hizmet olurdu. Ya da cenazelerde tabutu kapatmadan insanlara 'bu en sevdiğinize son bir kez bakın, çünkü o geberdi, artık onu asla göremeyeceksiniz, sesini asla duyamayacaksınız' desem, suratlarına tükürükler saçarak 'haha, artık yalnızsınız' diye bağırsam? Ya da ölenin ardından akbaba akrabalar miras için didişirken 'sen donunu al, sen gömleğini, yaşarken takmazdınız, şimdi amma kıymetli olmuş' diye hakemlik yapsam. Kendi çaplarında çocuk odası döşeyen genç annelere 'boşuna bisiklet almayın, çünkü çocuğunuz ömrü boyunca sakat kalacak' desem? Hayaller kurup, çalışan gençleri 'siz bu işi beceremediniz, beni alacaklılarınız gönderdi, altınızdaki sandalyeyi almaya geldim' diye selamlasam? İdam mahkumlarına yasaların buna hakkı olduğunu, sızlanmayı kesmelerini ve bu arada son yemeklerinde ne istediklerini sorsam? Savaşta ölenlerin ailelerine çocuklarının yüce bir amaç uğruna öldüğünü, üzüleceklerine gurur duymaları gerektiğini hatırlatsam? Üç kuruşluk çiftçilere, ekip biçmeye çalıştıkları topraklarının

Sabah gözlerimi açtım, lanet olsun, yine aynı tavan.

otoyol için lazım olduğunu, lütfen çekip başka bir yere gitmelerini söylesem? Kangren hastalarını 'müjdeee, bacağınızdan geriye 10 değil 15 santim kalacak, hadi gene iyisiniz' diye sevindirsem? Ne bileyim, oturup kendi halime üzüleceğime, bu bela bolluğundan biraz da başkalarının dertlerinden para kazansam ne olur sanki? Nerde bende o şans, boşver, zaten kafein de zararlı... Ama aynı zamanda yararlı da. O olmasa gecenin köründe, yine yumurta penetrasyon dansları yaparken nasıl yazımı yetiştirebilirdim. Intel, yap bir kahve daha kız. Göz kapaklarım için de yeni selobant getir, yine kapanıyorlar. Böyle de olmaz ki, kaba bir hesapla şimdiye kadar 30 küsur Mac yazısı yazmışım, ulan hepsini de derginin baskıya gireceği gün sabaha karşı yazmışım. Eşek olsa onuncuda, hadi harbi eşekmiş on beşincide öğrenir böyle olmayacağını. Hah döndün mü Intel Inside, not al yavrum, gelecek ay ilk iş yazı yazılacak, önce şunu yapayım, şu sayfa bitsin, bu sayfa bitsin, ilham gelsin tuzaklarına düşülmeyecek. Önce DeathGate oynayayım, sonra yazarım denmeyecek. Bunun altını çiz, özellikle önce DeathGate oynayayım, sonra yazarım denmeyecek. Nedir bu DeathGate'den çektiğim ya. Şimdi size son zamanlardaki dergi düzenini anlatayım. Ayın ortalarına doğru Türkiye'den bir paket geliyor, içinden oyunlar çıkıyor, ben de biraz oynuyorum, iyiymiş, güzelmiş diyorum, resimleri çalıyorum, sonra paşa paşa sayfaları yapıyorum, sonra oyunlarla sayfalar beraber uslu uslu (tabi her ay çıkan aksilikleri saymazsak) geri gidiyorlar. Bu ay öyle olmadı tabi (olsa anlatmam dimi, den den koyarım). Bir CD gelmiş, kendi halinde, başladık bakalım. Demo falan resimleri çalıyorum. Sonra ilk bilmeceler, bir yandan çözüyorum bir yandan resim çalıyorum. Sonra yavaş yavaş çalmamaya başladım. Kaptırdım gidiyorum, bir dünya daha (oyun bölüm bölüm) falan derken, resim falan unutmuşum. Uzun zamandır bu kadar beğendiğim bir adventure çıkmamıştı açıkçası. Bir kere konusu güzel, anladığım kadarıyla benim okumadığım (gözümden kaçmış) bir fantasy roman serisine dayanıyor. Grafikleri de güzel ama bilirsiniz takmam. Ama en önemlisi oyun güzel. Bıktım artık yüzlerce render grafikle dolu boş adventure'lardan, ya da içi geçmiş aktörlerin rol kesmelerinden. DeathGate'de en azından insan kendini yapayalnız hissetmiyor, fazla kafa çalıştırmasanız bile (seçenekler önceden başkalarıyla