SimCity

Uzun zaman öncesini (dinazorlar değil ama yine de eski) hatırlıyorum da, C64'ten Amiga'ya geçtiğim ilk zamanlarda bu oyunun çıkardığı 1MB kartı tantanası, bende yarattığı uyumama, yememe, içmeme, sürekli küçük insanları memnun etmek için stadyum parası biriktirmek, havaalanı yapmak, rating'lerde düşmemek için çırpınmak, kilometrelerce elektrik kablosu çekmek falan. Bu kadar iyi bir konu, bu kadar güzel bir oyun sistemi beni resmen ihya etmişti. Özellikle bu ay konumuzu oluşturan şehir kurmaca tipi oyunların yarattığı o dayanılmaz 'büyüme, gelişme sonra daha da' hissini ilk kez SimCity'de tattım. Ama o zaman gençtim, saftım. Bugünün oyun bombardımanından kaşarlanmış gençliği benim gibi hisseder mi bilmiyorum. SimCity, Maxis firmasını ihya edip hatırı sayılan firmalardan biri haline getirmesi bir yana bilgisayar sözlüğümüze 'software toy' terimini kazandıran ilk oyunlardan biri. Yani yapacağınızı yapmakta, feda edeceğinizi etmekte, toy'larda diğer oyunların aksine belirli level'lar, belirli hedefler olmadığından tamamen özgürsünüz. Bu özgürlük belki kağıt üzerinde ideal görünebilir ama bence belirli bir süre sonra insanda bir tatminsizlik duygusu yaratıyor. Aynı şehri küçücük bir köyden dev bir metropol haline getirdikten sonra insan oyunda bir yenilik, bir gelişme arıyor (disasters seçeneği insanı kesmiyor açıkçası). Bu büyük dezavantaja rağmen SimCity, tıpkı Lemmings, Tetris, ya da F15 Strike Eagle gibi kendini bilgisayar 'oyuncusu' sayan herkesin en az bir kere görüp, deneyip havasını soluması gereken klasiklerden biri.