Bu sayfadaki yazılar
Sayfanın metni
Sayfa 52
Yalnız, soğuk ve nemli varlığımı sürdürme çabasındayım. Belki beni tanımazsınız, ya da tanırsınız da fark etmemişsinizdir. Ben bir pisuarım. Sırıtmayın hemen, ben gerçekten bir pisuarım. Kendimi bildim bileli, durduğum yerler anormal derecede değişse de, gelip beni fark etmeden giden insanlar sürekli değişse bile, hayatımın bu noktasında kendi varlığımla paralel oluşturabileceğim tek şey kirli, ıslak ve yalnız bir pisuar. Taa varoluşumun başında, ben daha ne olup bittiğini anlamıyorken başladı maceram. İnsanların pisliğiyle taa o zaman tanıştım. Doğru olup olmadığını, sizi ne yönde etkileyeceğini, kendilerinin bir hayrını görüp görmediğini,
B eyazın soğuğu gözlerimi yakıyor. Uzun zamandır bir damlasının bile size bir hayrı olup olmadığını düşünmeden kafanıza yağdırdıkları pislikleriyle. Kimsenin neden koyulduğunu unuttuğu kurallar, insanların sizin için sizin yerinize çizdikleri planlar, görünmeyen ama kılıçtan keskin sınırlar, yanlış doğrular, doğru yanlışlar, baskılar, dilenmeler, minnetler, lanetler, yalanlar, oskarlık rol kesmeler, kalleşlikler, hepsini tattım. Her yer değiştir. de, artık takmıyabileceğimi, kaçmayı başardığı sandığımda, hepsini yeni halleriyle, zehirinden birşey kaybetmese bile verdiği acısı değişmiş halleriyle yeniden tattım. Gözümü açtığım, varlığımın bilincinde olduğum, acı çekti her an tattım. Unutulmuş bir tanrının sonsuza kadar devam edecek laneti gibi varlığımın her anında sürekli bu selin altında kalmaya, bir daha asla nefes alamama korkusunun verdiği bir anlık çıldırdıtıcı dehşete ve herşeyden öncesi böyle bir kalleşlikteki ana suç ortaklarım insanların sinir bozucu umursamazlığına alıştım. Zaman geçtikçe, insanların bundan asla vazgeçmeyeceğini, sonsuza kadar birbirlerini kendi zehirleriyle sulayacaklarını, yaradılışlarındaki tamir edilemez hatalar yüzünden de bundan derin ve anlaşılmaz sadistçe bir zevk alacaklarını anlayınca halime şükretttim. Kendi zehirimi kendime saklamayı ve başkalarınınkini de kanıma bulaşmadan içimden geçirip atabilmeyi bildiğim için Tanrı'ma şükrettim. Ve artık bu lanetli yağmurun altında umutla sulanmayı bekleyen bir fidan değil de kaşarlanmış bir pisuar olduğum için kendimle Si duydum. Sifonumu çektim, hayatıma devam ettim...
Ve devam ettiğim sıradan hayatımda vaktimin bir bölümünü bir oyuna ayırdım: Gabriel Knight 2, The Beast Within. Phantasmagoria skandalından sonra Sierra'nın gidişatı hakkında derin şüphelerim vardı. Bol video, bol ses ve kötü oyun formülünü benimseyeceklerinden korkuyordum ama Gabriel Knight 2 biraz olsun yüreğime su serpti. Oyunu bir anda benimsememde Almanya'da geçiyor olmasının da büyük etkisi var tabii. Gabriel'e Almanya'da yeni ve değişik gelen her şey bir süre öncesine kadar bana da aynı derecede garip geliyordu. Karmaşık tramvay planları, korku romanlarına konu olabilecek yemekler, garip gurup dükkanlar falan. Ama sonradan oyunun senaryosuna kaptırmaya başladım, kabul edin bir Macbeth okuyucunun aradığı çoğu şey bu oyunda var, kafası koparılmış parçalanmış cesetler, birkaç yüzyıl önce yaşanmış anlaşılmaz olaylar, lanetler. İlk başta kaptırmış giderken sonra ufak ufak oyunun eksiklerini fark etmeye başladım. Öncelikle 6 CD'lik, bu kadar para harcanmış bir adventure'a göre biraz fazla kolay. Çoğunuz bu ayki çözümden yararlanmadan kısa sürede bitirebilirsiniz, yani verdiğiniz (vereceğiniz) paraya değer mi bilmiyorum. Sonra konuşmalar genelde yararsız, sorduğunuz on sorunun dokuzuna aldığınız cevaplar ilginç ve merak uyandırıcı olsa bile oyunu direkt olarak etkilemiyor. Anca onuncu soruda bir objeyi belirli bir yerde kullanmanız gerektiğini anlıyorsunuz, oraya koşturuyorsunuz. Bence yazık olmuş. Ellerinde bu kadar rol kesen aktör ve senarist varken mantık/konuşma ağırlıklı bir oyun yapabilirlerdi. Bir de her zamanki klasik “Sierra Oyun Uzatmaca Numaraları' burada da var. Mesela bir sonraki yapmanız gereken şeyi ufak ufak tahmin etmeye başladığınızda gitmeniz gereken yere varmanız yarım saat alıyor. Birkaç klikle yapabileceğiniz bir şeyi öyle uzatıyorlar ki oyun aslında olduğundan uzun görünüyor. Mesela Gabriel birinci bölümde kasetten kopya yaparken eve dönmek zorunda, sonra hayvanat bahçesine geri gidiyor, mektup yazmak için eve dönüyor, mektubu postalamak için Marienplatz'a gidip on ekran geçtikten sonra postaneye varabiliyor. Bunlar açıkçası ucuz numaralar. Daha çok bilmeceli, biraz daha kafa
Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.
Sayfa 53
yoran ve harcadığınız zamana gerçekten değen r 6” birşeyler olabilirdi. Bütün bunlar oyunu beğenmedim manasına gelmiyor, ama ideal CD oyununa ulaşmamıza daha çok var anlaşılan. Şimdi ayıp etmeden nasıl söylesem, yani bakın çerez olarak Gabriel Knight 2 iyi, ama gerçek adventure olarak (hala ve ne yazık ki) Gabriel Knight 1'i tercih etmekte yarar var. Eveeet, artık geçen ayki yeni okuyucular biraz tecrübe b kazandığına, bu ayki yeniler de kendi başlarının çarelerine bakmak zorunda olduğuna göre başlayabiliriz. Intel f Inside, yavrum getir bakalım mektupları. Nerdesin kız, getirsene şunları. - Getiremem ef'em. Saygısızlık etmiş olmak istemem ama, çüş yani. Okuyucularınız maaşallahı var yani. Getirim de main board'ım kırılsın di mi? Size yüzbin tane mektup gelmiş, bana bir satır hal hatır sorma bile yok. - Kes sesini hain kıskanç, senin kem gözlerini oyarım. Pentium olsan belki senin de dostların olurdu. Hadi ver şunları başlayalım artık... WENN ICH WOLLTE, Sevgili MAC, Herşey 92'nin bir bahar gününde sahafları dolaşırken birkaç 64'ler dergisi almamla başladı. Biraz karıştırırım diye aldığım bu dergi kısa zamanda bana pek de gözatımlık birşey olmadığını hissettirdi. Bariz bir şekilde o ana kadar okuduğum en iyi bilgisayar dergisi sıfatını hakeden dergide bana göre öne çıkan köşelerden biri de MAC Adventure idi. Burayı yazan naçizane şahıs gerek dünyaya bakış açısı, gerekse ile ilgimi çekmişti. Böylece 64'leri ilk kez elime aldığım o aydan piyasadaki bütün oyun dergilerinin göçtüğü birkaç ay sonrasına kadar derginin sıkı bir takipçisi oldum. Derginin kapanmasından sonraki 3 yıl boyunca hep aramama rağmen adını “Laneth” dergisinin küçük bir sayfasından başka bir yerde göremedim. Derken o da ne? Çıktığından beri aldığım Game-Show'un sayfalarını karıştırırken MACBETH diye bir köşe ve altında aradığım imzayı bulunca cennete girmiş gibi oldum ve sana ilk mektubu yazmaya karar verdim. Şimdi sorulara geçiyorum: 1) Colonization oynadın mı? Eğer oynadıysan özellikle son seviyelerde başarılı olma konusunda tavsiyelerin nelerdir? 2) Abi, şu FRP olayından bir türlü zevk almayı beceremedim ya. Öte yandan bu kadar kişi oynadığına göre belli bir zevki de olmalı diye düşünmeden de edemiyor insan. Kısaca ben FRP dünyasına kolay bir oyunla giriş yapmak istiyorum. Hatırladığım kadarıyla sen vakti evvelde yeni başlayanlar için ideal bir FRP'den bahsetmiştin, ama o zamandan beri köprünün altından çok sular aktı. Son gelen oyunlar arasından ben ve benim gibiler için önerilerin nelerdir? 3) Son sayıda Flashback'ı ucuz hir platform oyunu olarak tanımlamanı esefle kınıyorum. Bence Flashback (hala bile) bugüne kadar çıkmış en iyi Arcade-Adventure'lardan biridir. 4) Fate of Atlantis'te “with” senaryosunda oynuyorum ama kazı alanında takıldım. Heykeli aldıktan sonra hiçbirşey yapamıyorum; ne diğer senaryoda (kızla oynadığın) alınan tıpayı alabiliyorum, ne de kamyonu çalıştırabiliyorum (çünkü aküsü yok). Ne yapmam lazım? 5) Almanya'ya gidiş sebebin nedir? 6) Orkun the Magnificient'ten haber var mı? 7) Hem güzel grafikli, hem de oynanabilirliği yüksek bir graphic text adventure tavsiye edebilir misin? 8) Şimdiye kadar hep metal grupları arasında gruba “yaşamın aynası” sıfatını hakettirecek ciddi konuları ele almasıyla sivrilen Metallica'nın mayısta çıkacak yeni albümünün adının “Yo Yo Honey” olacak olması bana biraz garip ve komik geldi. Sen bu konuda ne düşünüyorsun? 9) Megadeth'in müzik kalitesinin doruğuna “Rust in Peace” ile çıktığı ve bu albümden sonra düşüşe geçtiği konusundaki görüşe sen de katılıyor musun? 10) Köşende eskisi gibi şarkı sözleri görmek istiyoruz! 11) Ben senin tam karşıtın olarak Star Wars'ta isyancılardan yanayım ve bu yüzden de X-Wing'e göre daha gelişmiş olsa bile Tie Fighter oynamayı pek sevmiyorum. Bu yüzden gelişkin özelliklere sahip olan “X-Wing Collector's CD” oldukça ilgimi çekti. Oynamışlığın ya da görmüşlüğün var mıdır? Şimdilik aklıma gelen sorular bu kadar. Bu sana ilk mektubumdu ama son olmayacağından emin olabilirsin. Ulaş APAK, İstanbul MAC: Ne iyi ettin de hatırlattın Ulaş. Zamanında bundan bir kaç sene önce ben de Beyoğlu'ndaki sahaflarda birkaç 64'ler görmüştüm de gözlerim yaşarmıştı (sahaf beye 'ay üzel dergi' diyip almıştım). Bence bir derginin ölümsüzlüğe ulaşması sahaflara düşmesiyle belirleniyor. İnşallah Game-Show da sahaflara düşer (ama bu arada çıkmaya da devam eder). 1) Artık kabul etmenin zamanı geldi, Colonization ne yazık ki Civilization kadar güzel bir oyun değil. Ama başarılı olmak istiyorsan sana verebileceğim bazı ipuçları var. Öncelikle bu oyunda kızılderilere bulaşmak olmuyor. Programın bu konuda taraflı olduğu kesin. Oyuna başlar başlamaz iki koloni kur ve bundan sonra kurduğun bütün kolonilerin özellikle haç ve özgürlük çanı üretiyor olmasına dikkat et. Colonization da kazanmanın ana yolu, oyunun sonunda çıkan özgürlük savaşına hazırlıklı olmak. Bütün şehirlerinin kaleleri olmasına ve iyi bir yol sistemi dikkat et. Kendini hazır hissedince ilan et ve saldırıya geç. Birkaç şehirden başlatacağın (ve kalan şehirlerden destekleyeceğin) bir saldırı seni mutlu sona erişterecektir. 2) FRP'den zevk alınacak diye bir kural yok. Bu beş sene öncesinin Metal cool'dur kuralı kadar saçma birşey. Ama gerçekten bir yerlerden dalmak istiyorsan şu kuralı unutma. FRP'yi FRP yapan her karakterin taşıdığı (ve çoğu kişinin ilk başlarda anlamadığı) özellik rakamlarıdır. Mesela bir adventure oynuyorsun, karşına biri çıktı ve onla konuşup yardımını alman İğ gerekiyor. Eğer senaryoda varsa ği İ