Macbeth

Yalnız, soğuk ve nemli varlığımı sürdürme çabasındayım. Belki beni tanımazsınız, ya da tanırsınız da fark etmemişsinizdir. Ben bir pisuarım. Sırıtmayın hemen, ben gerçekten bir pisuarım. Kendimi bildim bileli, durduğum yerler anormal derecede değişse de, gelip beni fark etmeden giden insanlar sürekli değişse bile, hayatımın bu noktasında kendi varlığımla paralel oluşturabileceğim tek şey kirli, ıslak ve yalnız bir pisuar. Taa varoluşumun başında, ben daha ne olup bittiğini anlamıyorken başladı maceram. İnsanların pisliğiyle taa o zaman tanıştım. Doğru olup olmadığını, sizi ne yönde etkileyeceğini, kendilerinin bir hayrını görüp görmediğini,

B eyazın soğuğu gözlerimi yakıyor. Uzun zamandır bir damlasının bile size bir hayrı olup olmadığını düşünmeden kafanıza yağdırdıkları pislikleriyle. Kimsenin neden koyulduğunu unuttuğu kurallar, insanların sizin için sizin yerinize çizdikleri planlar, görünmeyen ama kılıçtan keskin sınırlar, yanlış doğrular, doğru yanlışlar, baskılar, dilenmeler, minnetler, lanetler, yalanlar, oskarlık rol kesmeler, kalleşlikler, hepsini tattım. Her yer değiştir. de, artık takmıyabileceğimi, kaçmayı başardığı sandığımda, hepsini yeni halleriyle, zehirinden birşey kaybetmese bile verdiği acısı değişmiş halleriyle yeniden tattım. Gözümü açtığım, varlığımın bilincinde olduğum, acı çekti her an tattım. Unutulmuş bir tanrının sonsuza kadar devam edecek laneti gibi varlığımın her anında sürekli bu selin altında kalmaya, bir daha asla nefes alamama korkusunun verdiği bir anlık çıldırdıtıcı dehşete ve herşeyden öncesi böyle bir kalleşlikteki ana suç ortaklarım insanların sinir bozucu umursamazlığına alıştım. Zaman geçtikçe, insanların bundan asla vazgeçmeyeceğini, sonsuza kadar birbirlerini kendi zehirleriyle sulayacaklarını, yaradılışlarındaki tamir edilemez hatalar yüzünden de bundan derin ve anlaşılmaz sadistçe bir zevk alacaklarını anlayınca halime şükretttim. Kendi zehirimi kendime saklamayı ve başkalarınınkini de kanıma bulaşmadan içimden geçirip atabilmeyi bildiğim için Tanrı'ma şükrettim. Ve artık bu lanetli yağmurun altında umutla sulanmayı bekleyen bir fidan değil de kaşarlanmış bir pisuar olduğum için kendimle Si duydum. Sifonumu çektim, hayatıma devam ettim...

Ve devam ettiğim sıradan hayatımda vaktimin bir bölümünü bir oyuna ayırdım: Gabriel Knight 2, The Beast Within. Phantasmagoria skandalından sonra Sierra'nın gidişatı hakkında derin şüphelerim vardı. Bol video, bol ses ve kötü oyun formülünü benimseyeceklerinden korkuyordum ama Gabriel Knight 2 biraz olsun yüreğime su serpti. Oyunu bir anda benimsememde Almanya'da geçiyor olmasının da büyük etkisi var tabii. Gabriel'e Almanya'da yeni ve değişik gelen her şey bir süre öncesine kadar bana da aynı derecede garip geliyordu. Karmaşık tramvay planları, korku romanlarına konu olabilecek yemekler, garip gurup dükkanlar falan. Ama sonradan oyunun senaryosuna kaptırmaya başladım, kabul edin bir Macbeth okuyucunun aradığı çoğu şey bu oyunda var, kafası koparılmış parçalanmış cesetler, birkaç yüzyıl önce yaşanmış anlaşılmaz olaylar, lanetler. İlk başta kaptırmış giderken sonra ufak ufak oyunun eksiklerini fark etmeye başladım. Öncelikle 6 CD'lik, bu kadar para harcanmış bir adventure'a göre biraz fazla kolay. Çoğunuz bu ayki çözümden yararlanmadan kısa sürede bitirebilirsiniz, yani verdiğiniz (vereceğiniz) paraya değer mi bilmiyorum. Sonra konuşmalar genelde yararsız, sorduğunuz on sorunun dokuzuna aldığınız cevaplar ilginç ve merak uyandırıcı olsa bile oyunu direkt olarak etkilemiyor. Anca onuncu soruda bir objeyi belirli bir yerde kullanmanız gerektiğini anlıyorsunuz, oraya koşturuyorsunuz. Bence yazık olmuş. Ellerinde bu kadar rol kesen aktör ve senarist varken mantık/konuşma ağırlıklı bir oyun yapabilirlerdi. Bir de her zamanki klasik “Sierra Oyun Uzatmaca Numaraları' burada da var. Mesela bir sonraki yapmanız gereken şeyi ufak ufak tahmin etmeye başladığınızda gitmeniz gereken yere varmanız yarım saat alıyor. Birkaç klikle yapabileceğiniz bir şeyi öyle uzatıyorlar ki oyun aslında olduğundan uzun görünüyor. Mesela Gabriel birinci bölümde kasetten kopya yaparken eve dönmek zorunda, sonra hayvanat bahçesine geri gidiyor, mektup yazmak için eve dönüyor, mektubu postalamak için Marienplatz'a gidip on ekran geçtikten sonra postaneye varabiliyor. Bunlar açıkçası ucuz numaralar. Daha çok bilmeceli, biraz daha kafa