Macbeth

Burası artık (ne yazık ki) ilkokulumun bahçesi değil. Bu üstünde düşmemek için çırpındığım çizgi de sınıftan yürüttüğümüz tebeşirle çiziktirdiğimiz eğri büğrü sanat şaheseri değil. Gıdım gıdım giden zaman pek çok şeyi değiştirmiş. Sanki hayattan en önemli şeymiş gibi üzerinde kalmaya çalıştığım çizgiden düşersem kaybedeceklerim okulun yan tarafındaki Dondurmacı Halil'in peynirli poğaçalarını çoktan aşmış bile. Zaman geçtikçe çizgi incelmiş, keskinleşmiş, eskiden ayağı sürttürerek silebildiğim çizgi artık her adımda etime işliyor, canımı yakıyor. Bütün dikkatimi toplasam bile uzaktan önemsiz görünen bir milim farkıyla dengem bozuluyor, bir o tarafa, bir bu tarafa sallanıyorum. Düşmem an meselesi ama her iki tarafta bana eşit derecede itici geldiğinden kendimi zorluyorum, kollarımı umutsuzca, delice sallayarak dengemi sağlamaya çalışıyorum, ta ki bir sonraki adımda silbaştan sendeleyinceye kadar. Korkuyorum, çünkü normal, sıradan hayatla içgüdülerimin peşinde sürüklenmek arasındaki tek sınır bu çizgiden ibaret. Yani sabah kendinizi bok gibi hissederek uyandıktan sonra karşınıza çıkan ilk kişiye zorlanarak 'günaydın' demekle onun suratını büyük bir hırsla ve zevkle dağıtmak arasındaki çizgi. Açıkçası normal bir insanla tamamen kontrolünü kaybetmiş bir hayvanımsı varlık arasındaki tüm fark bu çizgiden ibaret galiba. Aslında bugüne kadar beynime istemli veya istemsiz sokulan her şey bana normal olmamı, haddimi bilmemi söylüyor ama öbür yanda üstüme üstüme gelen o kadar bela birleşerek fırtına şiddetinde bir rüzgar haline gelerek beni sınırları aşmaya, öz-kontrolü falan bir yana itip dilediğim gibi davranmaya itiyor. Aslında eminim bu bana has bir durum değil, hepimizin ama hepimizin içinde yeterince itilip kakılınca, köşeye sıkıştırılınca patlamaya hazır birer birikim var. Kimilerimizde bu o kadar derindedir ki, hayat onları dümdüz etse bile çizgiyi aşmak, çıldırmak, bir kez olsun içinden geldiğince davranmak akıllarının ucundan bile geçmez. Kimileri de zaten çizginin manyak tarafında doğarlar, hayatları cehennem olur. Bazıları da, ve sanırım ben de, hayatlarını bu ipince keskin çizginin üzerinde dans ederek geçirirler. İşte bizler (ben ve aynı kadersizliği paylaşanlar) hayatımızın sonuna kadar bu bize layık görülen lanet yüzünden dansımızı sürdürürüz. Bir o tarafa, bir bu tarafa. Günler, aylar, yıllar boyu, her an aynı şüphe ve korku içinde sallanıp dururuz. Zaman akıp gider, kazanacaklarımız, kaybedeceklerimiz giderek büyür, sembolik değerleri bizi ezer, dengemizi bozar ama dans sürer, hiç bitmez. Onun için ben hala çizginin üzerinde durmayı becerirken (ne kadar daha dayanacağıma garanti veremiyorum) ve ellerimi daha kanlı işler için kullanmıyorken yazdıklarımı okuyun. Daha doğrusu sizlerin bana yazdıklarınızı okuyun, çünkü yine mektuplarınızın maşallahı var. Intel Inside oğlum getir dosyayı, çıkar mektupları. Tembellik etme. - Emredesiniz efendim. Yaptığım incelemelere göre mektuplar bu ay yurdumuzun değişik yerlerine çok daha eşit bir şekilde yayılıyor, bu da derginin giderek daha yaygınlaştığını gösteriyor. Bence bunu numerik bir şekilde anlattığımda daha kolay bir şekilde.... - Kes bu akıllı ayaklarını, madem bu kadar işlemcin çalışıyor, o zaman ikide bir kitlenip durma. Şimdi beni daha fazla sinirlendirme başlıyoruz... Bir bitiş haberiyle başlıyoruz aslında. Bu ay dergi çıktıktan hemen sonraki özgür zamanımda (Özgür de askere gitti be) Jagged Alliance bitirdim. Şöyle bir düz mantık yapalım, ben bitirene kadar oynayacak sevdimse sizin de en azından bir bakmanız gerekir. Jagged Alliance aslında dört mevsimli bir oyunmuş meğersem. İlk başlarda rahat rahat oynuyorsunuz, her şey toz pembe, sankim bahar havası, sonra birden işler zorlaşmaya başlıyor, yaprak dökümü gibi (sonbahar) adamlarınız ölmeye başlıyor. Sonra birkaç sektör daha alıyorsunuz, para durumunuz biraz düzeliyor ve yaz sıcaklarında yeni silahlar, ölenlerin yerlerine daha kaliteli adamlarla son saldırıya hazırlanıyorsunuz. Son saldırı (kışın Allah'ı), mesela son 7-8 sektör ise kafayı yedirtecek kadar zor. Sekiz adamla saldırıp 15-20 otomatik silahlı adamı yenmeye çalışmak en harbi UFO'cuyu bile çıldırtabilir. Hadi itiraf edeyim, bu son zor bölümler bayağı zevkli. Şimdi derin sürprizler açıklama niyetinde değilim, oynayın, aynı mazoşist zevki alacağınıza eminim. Bu arada Easy'den vazgeçin, madem kafa çalıştırmak için oynuyorsunuz, bari orta zorluğu seçin. Jagged Alliance'ı bitirince biraz da Heroes of Might&Magic'e bakın. Özellikle Civilization'ın ve Master of Magic'in tadı hala damağınızdaysa beğeneceğinize eminim. High-res grafikli, FRP karakterli olması bir yana üstün yapay zekası belasını arayan stratejicilere zevk verecektir. Bu oyun hakkında çok fazla derine giremeyeceğim (belki açıklamasını yazarım) ama (belki de yazmam, Intel Inside, kaç kere söyleyeceğim sana boş sözler verdirtme bana diye) ama özellikle Campaign Mode'da (giderek zorlaşan değişik görevler) oynarken bayağı eğlendim. Özellikle savaş birimlerinin FRP karakterleri olması ve oyundaki değişik