THE MAC STORY 1992-1995
Retro bilgisayarCebren ve hile ile de olsa enformasyon çağına girmiş bulunuyoruz çok şükür. Tabii şükür mü edelim, lanet mi edelim biraz tartışılır gibi geliyor bana. Yani kendimizi kaptırdığımız bu teknik gelişme bizi o meşhur çizgi film Jetsons'daki rahat teknolojik hayata mı götürüyor yoksa artık pusulamızı şaşırdık, CD-ROM, Intel, Microsoft, ya da FMV, double-triple speed, MIPS, RISC derken sürüklenip gidiyor muyuz? Günün yaklaşık 14 saatini yiyip içip sıçmakla geçiren bir homo-sapiens'in bu gelişmelerden ne kadar yararlanmasını beklemeliyiz ki. Düşünün bir CD'deki resimlerin hepsini görmek bile non-stop yaklaşık 16 saat alıyor. Toplam insan nüfusunun %5'i (tahmin) belki günde yarım saat Word ya da Excel ile işe yarayan bir şeyler yapıyorlar herhalde. O da istediklerinden değil işe girerken bu programları kullanmaları şart koşulduğundan. Şimdi diyeceksiniz ki ulan sana ne eski Mısır'da da İskenderiye kütüphanesi vardı ama herkes oradaki bütün kitapları okumadı ama yine de bugünlere geldik. İşte aga ben bu noktada çoğu insandan ayrılıyorum. Ben ballı gününde olgun bir elmaya dalmış ufacık bir kurt olmak istemiyorum. Yani elmanın ya yiyebildiğin kadarını yiyeceksin (belki “e 1'ini) ya da hepsini yemeye çalışırken patlayıp gebereceksin. Ben burada yokum. Ben küçük bir kurt olabilirim ama açım. Fani olduğumdan (daha kesin değil ama giderek şüpheleniyorum) bir gün geberip gideceğim ama o zamana kadar ne var ne yok bilmek istemiyorum. Beyin kapasitem, hımm, olsa olsa 2-3 gigabyte olsa bile ben her şeyi bilmek istiyorum. Gerekirse bildiklerimi imha layıp yeni şeyler öğrenmek istiyorum. Cyberspace, virtual reality, real time render, 1 milyon MIPS bunların hepsini istiyorum. Fanilik dediniz de aklıma geldi bana en çok koyan şeylerden biri de bir gün ölüp gitmek. Hayattan zevk aldığımdan falan değil (zaten MAC adventure okuduysanız bunun böyle olduğunu zaten biliyorsunuz) ama beni mezara koyduktan sonra insanların bulacaklarından, öğreneceklerinden. Ne bileyim ben sırtımda kanat (ya da kafamda boynuz) bir yerlerdeyken CNN'de kansere çare bulunduğu, ya da molekül transferiyle ulaşım probleminin çözüldüğü, ya da artık Amiga'ların PC'lerden ucuz olduğu açıklandığında orada olmayacak olmak beni kudurtuyor. Ama neyse, hatırlatırsınız, bunu da başka bir ay tartışırız. Şimdi yapmamız gereken daha önemli şeyler var. Mesela önce hasret gidermek, gelin canlarım size bir sarılayım. Ohh özlemişim sizi be. Nedir bu, 64'lerin ansızın gittiği o lanet yazdan beri yaşıyor muyum, yaşamıyor muyum bilemedim. Yazık oldu dağ gibi dergiye, Allah rahmet eylesin, ama artık MegAmiga var. Belkim buralarda bir süre muhabbet edebiliriz. Bu arada Apo abi'nin selamı var. Halet görüşmekteyiz, gerçi ben artık başka bağlara bekçi oldum ama başka insanlar, başka patronlar gördükçe daha iyi anladım ki, 64'lerdeki ortamı bir daha kolay kolay kuramayız. Neyse kaybettiklerine zırlayacağına, elindekiyle en iyisini yapmaya çalış demiş birisi (ben), öyle yapalım. Tabi daha ilk ay, mektup falan yok, o zaman oturun, ben anlatayım siz dinleyin. 92 Yazı falan. Derginin yeni sayısını hazırlıyoruz. Kapak Striker olacak. Treasures Of The Savage Frontier ve Global Effect hit oyunlar. Global'i oturup günlerce oynamıştık, sonra Omay'la yazmıştık. O yazıyı okuyamadığınıza hala yanarım. Birdenbire anlaşılıyor ki (yazının buralarını siyah beyaz kabul edin, çünküm buralar belgesel, The Fall Of 64'ler and Other Related Instances) bütün sayı hazır olmasına rağmen basılma imkanı yok. Hayda al bakalım. İlk şoku atlattıktan sonra saçma fantazilere kapılıyoruz, biraz toparlanınca yeniden çıkarız, el ele verelim kapitalistleri yenelim falan. Hava sıcak ve ben Civilization oynuyorum. 93 Kışı olmuş. Amiga World'de okuduğum bir yazı sonucu kendimi üç boyuta adamışım. Bu arada ekmek parası için başka insanların dergilerin sayfalarını yapıyoruz. Derginin adı Maden. Yok Metal dergisi değil, şu havayı kirleten kömürcülerin dergisi. Havalar soğumuş, 64'ler hala yok, ben hala Civilization ve bazen Formula 1 Grand Prix oynuyorum. 93 Yazı gelmiş. Nedense geriye dönüp baktığımda hayatımın en huzurlu yazıymış gibi geliyor bana. Maden dergisi de kapanmış (Benden mi bilmiyorum, elimi hangi dergiye atsam kapanıyor. MegAmiga'ya nazar boncuğu takmak lazım). Yapacak hiçbir şeyim yok. Bomboşum. Şahin geliyor, eski SSI FRP'lerini baştan oynuyoruz. Death Knights, Dark Queen falan. Beşiktaş'taki Sultanahmet Köftecisini keşfediyoruz. Hayatımızı değiştiriyor, artık sürekli oradan besleniyoruz, buna dayanamayan Açelya iflas ediyor ve yerine parfümeri açılıyor. Öğlene kadar uyuyoruz sonra İstanbul'un tarihi eserlerini gezmeye gidiyoruz (Onun fikri, ben nasıl oldu da kıçımı kaldırıp dergiden dışarı çıktım hala anlamıyorum. İşte öyle bir yazdı, anlayın artık). Geceleri üç boyutla uğraşıyorum. Yavaş yavaş işi kapmaya başlıyorum. 93 Sonbahar Kış modası. Hala aynı boşluktayız. Bu arada guççuk bir köpiş alıyorum. Adı Wolfy, ya da Woof, yakında sizi daha iyi tanıştırırım. Frontier oynuyorum. Öğleden sonra dergide Şahin'le buluşuyoruz, Çocuklarla Evlilik ve eski Türk filmlerini seyrediyoruz. Şahin Sim City oynuyor, ben manasız renderlar yapmaya devam ediyorum. Formula 1 sezonu ve NFL ligini sıkı takip etmeye başlıyoruz. Sümer askere gidiyor, modem işinin ne kadar zevkli olduğunu keşfediyoruz, kablolu televizyon alıyorum, artık yaşıyor muyum, yoksa olup bitene seyirci miyim bilmiyorum. Bir süre Prozac fikriyle flört ediyorum, ama param yetmiyor. Yani züğürtseniz depresyondan ölmeniz gayet muhtemel. Resmen dibi buluyorum, eskiden dergi varken karamsarlık yaptığıma inanamıyorum. Neyse geçiniz.. 94 Yazı. Özel bir TV stüdyosuna grafiker olarak çalışıyorum. Moralim biraz düzeliyor. 3 boyut ve sağdan soldan kaptığım sayfa işleriyle geçiniyorum. Ve inanır mısınız hiç, ama hiç oyun oynamıyorum. Sıfır, zero, null. Bu arada MEG fikri ortaya atılıyor. Pek sıcak bakmıyorum, daha önceden pek çok böyle fantezinin hayatın gerçeklerinin dişleri arasında paramparça olduğunu biliyorum da ondan. Tamam sayfaları yaparım diyorum (iyi halt ediyorum), ufak tefek fizibilite ve ön araştırma çalışmaları başlıyor. Bu arada hayatta ilk kez kendi Amiga'ma doğru yaklaşıyorum. MegAmiga sayfaları mecburen bu Amiga Türkiye'ye gelene kadar bekliyor. Alet gelince ilk sayfalar yapılmaya başlıyor. Dergideki herkes başka bir işle uğraşınca ve tek buluştuğumuz yer Kamer olunca işlerin o kadar kolay gitmeyeceği anlaşılıyor. 95 Happy New Year. Aslında bir dergilik malzememiz tamam ama bir türlü yayına başlayamıyoruz. İlk bakışta anlaşılmayan ufak lojistik problemler bayağı baş ağrıtıyor. UFO, Theme Park, Reunion, Simcity 2000 oynuyorum. Hepsi bitiyor beni yalnız bırakıyor. Hala aynı yerde çalışıyorum, bekarım vs. vs. Her neyse (işte buralardan geçip bu dergiye geliyoruz. Köşenin adını değiştiriyorum. 64'lere saygıdan.
ÜÇ Memiş Agam, gurbanın olam, | eşşeğe izciık da ben binem, dabanlarım patladı, öldüm bittim vallah! -Durduğun yerde gudurma Bitli Hasan, gosgoca ağa dururken senin gibi bitli çulsuza binmek düşer mi? Hadi hadi önüne bah, daha çok yolumuz var.
a canım aşan. İSTANBUL ÖRME | 400 Km amma artık takatim kalmamıştır. Bari bir mola verek, iki lokma bişiler | yiyek... -Hasaan, Hasan, boyu devrilesice, her ay aynı terane. İstanbul'a gadar gitmeyek de bu ay GAME-SHOW'suz mu galak? Gocaman oyun çözümlerini, gıcır gıcır haberleri, Engin avradının yazısını, MAChmut'un türküsünü okumuyak mı? Kes çeğeni, düş önüme.