Bu sayfadaki yazılar
Sayfanın metni
Sayfa 29
kat onun çalışma tarzı doğabilimsel düşünme biçimiyle büyük bir Denker lik göstermektedir. Analojik, ğrışımsal düşünmeyle ise hiç bir le i yoktur. Tüm insani düşünmenin temelini oluşturan duyusal tecrübenin çeşitliliği buraya girer. Bu tarz düşünmeyle veri işleme arasında ise ortak hiç bir şey yoktur. Bilgisayarla çalışabilmek için her şey doğabilimsel düşünce tarzına tabi kılınmak zorundadır. Bununsa belli sonuçları vardır. Deniliyor ki, bilgisayar bizi belirli etkinliklerin yükünden kurtarmaktadır. Bu etkinlikler nelerdir? Doğabilimsel düşünce tarzı, iki değerli mantık ve bundan çıkan davranış örüntüsü müdür? Kuşkusuz hayır. Bilgisayarla çalışan ve onunla bir şeyler ortaya çıkarmak isteyen herkes bilir ki, insan ilkin “bilgisayarın mantığını”” özümsemek, kendi çağrışımsal düşünme tarzını orada yansıtmak ve ayrıştırmak zorundadır. Bu sadece programlama yapmak için değil, çok olağan kullanım programlarına ilişkin işler söz konusu olduğunda da geçerli bir ilkedir. Ben bu programlarla ister metinleri, ister verileri, isterse tabloları işlemiş olayım, her halükârda bilgisayar beni, geleneksel yazı makineleriyle ya da diğer yardımcı araçlarla yürütülen işten çok daha fazla olmak üzere, sistematik bir yönteme zorlar. Ben kafamdaki ideleri ve düşünceleri açık-seçik ve hesaplanabilir tek tek parçalara, yani verilere ayrıştırmak zorunda kalırım ve bunları muhafaza edilmeleri, otomatik olarak bir bireşime tabi tutulmaları ya da “çözüm”'lenmeleri için bilgisayara iletirim. Her ne kadar veri işlemenin bu türü insani düşünme tarzının ancak belirli bir bölümüne benziyorsa da, insanın bu tek yönlülüğü her defasında çok açık bir biçimde gözönüne getirmesi güç olmaktadır. İşin ilginç yanı şudur ki, bilgisayar dünyasında insani düşünmeye ve duyumsamaya ilişkin çok karakteristik olan kelimeler bolluğu hüküm sürmektedir. Bilgisayarın bu tür bir insanileştirilmesi, Amerikan bilim uzmanı Thedore Roszak'ın ifadesiyle, İkinci Dünya
Savaşı'ndan hemen sonra “Memory” (Bellek) kelimesinin bilgisayarın depolama kapasitesi için kullanılmasıyla başlamıştı. O zamana dek hiç kimse bu kelimeyi hesap makineleri bağlamında kullanmamıştı. Ancak depolanmış programlı makinelerin icat edilmesiyle “bellek” kelimesi tıpkı bilgisayarlar gibi kendi verilerini işleyen ve bunu yaparken inlemeye benzer sesler çıkaran eski Hollerith- Hesap makinelerinde olduğundan az göze batar olmuştu. Sonuç olarak gittikçe kullanışlı olmaya başlayan bu makinelerdeki bütün bilgiler nerede saklanmaktaydı? Mühendisler bilgisayarın bir “belleğe”' sahip olduğundan, insani bir özellik taşıdığından söz etmeye başlamışlardı birden bire. Bilgisayarın şeyleri “hatırlama” yetenekleri vardı, hatta insanlardan çok daha fazla şeyi hatırlıyorlardı ve düğmelerine basıldığında herşeyi “bellekleri”'nden tekrar dışarı çıkarmak gibi gizemli bir yetiye sahiptiler. Alman dilindeki “Speicher”” (Depo) kelimesi “bellek'”'ten daha az sakıncalı gibi görünmektedir. Ama tabit Alman bilgisayar-kullanıcıları da bilgisayarın “bildiğinden”, “çıkarım yaptığından”, ve “yorumda bulunduğundan” söz etmektedirler. Biz de bilgisayarın yeteneklerini bütünüyle insana özgü kelimelerle karakterize etmekteyiz. Buysa bazı sonuçlara yol açmaktadır. Bilgisayarın “hatırladığı”' ve bir dereceye kadar düşünebildiği mecaz anlamda da olsa bir kez kabul edildi mi, pek çok bilim adamının bilgisayarı insandan bile üstünbir makine olarak görmesi birdenbire kulağa artık çok acayip bir şey gibi gelmemeye başlar. Standford Üniversitesi'nin bilim adamlarından Avron Barr bu anlayışı şu noktaya dek vardırmaktadır: “İnsan beyni yalnızca depolama kapasitesi ve işleme gücü bakımından sınırlı olmakla kalmayıp herkesce bilinen başka hatalarla da malüldür, kolaylıkla yanılgıya düşürülebilir insan beyni, dikkafalıdır, hatta hakikate karşı kördür.” Burada insan bilgisayar karşısında son derece yetersiz gibi görünmekte-
Çev.: Güven Savaş KIZILTAN dir. Barr'ın insan beyninin güçsüzlüklerine ilişkin tezinin temelinde, bilgisayarların bize beynimiz, hatta düşüncemiz ve zihnimiz için bir model olarak hizmet edebilecekleri tasarımı yatmaktadır. Bu tasarımda insan zihni bir tür veri işleme makinesi olarak ele alınmaktadır. Böyle bir makine olarak da, onun kendi sureti olan bilgisayara kıyasla görevlerini böylesine yetkin bir biçimde yerine getirmekten uzak olduğu düşünülmektedir. Bu görüş açısından bakıldığında, bilgisayarların bilgileri işlerken yaptıklarıyla biz insanların düşünürken yaptıklarımız arasındaki farklar oradan kalkmış olmaktadır. O zaman insani düşünmenin insanın kendi bedeniyle ilgili tecrübeleriyle ilintili olan özdeşleyimsel, sezgisel yönleri yalnızca can sıkıcı “parazit vakaları” olarak kabul edilmektedir. Buna karşılık bilgisayarın amaca yönelik, planhı, formel-mantıksal yöntemi insanın geleceği için bör örnek olarak seçilmektedir. Öyle de görünüyor: Robert Jastrow'un “Evrende Zihin” adlı kitabında ifade ettiğine göre, eğer nöroloji bilimleri insan zihnini bedenden ayırabilecek bir noktaya ulaşırsa, o zaman gözüpek bir araştırmacı kendi zihninin içerdiklerini çekip çıkararak “bir bilgisayarın metal kafesine aktarabilecektir. Sonunda, bir bilgisayara yerleşen insan beyni ölümlü yaşamın getirdiği güçsüzlükten kurtarılmıştır. Makine onun bedeni olmuştur; tahrip edilemez ve silisyumdan oluşan bir kafes içinde yuvarlanmış beyin de makinenin zihnidir şimdi.”' Jastrow'un bizi bilgisayarın nasıl bedenden yoksun bir “ölümsüzler ırkına” dönüştüreceğine ilişkin düşlerini garip fanteziler olarak yadsımah mıyız? İşi çok basite indirgemek olur bu. Bu tür bir tasarımlarda bilgisayarın gerçekten en şaşırtıcı etkilerinden biri kendini açığa vurmuş olmaktadır: “Bilgisayarlar neye güçlerinin yettiğinden ya da ne yaptıklarından bütünüyle bağımsız olarak değiştirirler insanı”', diye yazıyor Theodore Roszak, “Çoğunlukla da insanın bizzat kendi kendisi hakkında düşünme tarzında bir değişiklik yaratırlar.” Roszak işte bu noktada ciddiye alınması gereken bir tehlike görmektedir: “Biz teknolojik bir putperestliğin kurbanı olmaktayız. Bu tapınma sırasında kendi kafalarımızın uydurduğu bir şeyin kendimizle ilgili anlayışımıza ve bizi çevreleyen tüm doğaya egemen olan bir timsale dönüşmesine izin vermekteyiz.'” Viyanalı siyasal bilimci Michael Wimmer'in gözünde “kendimizle ilgili anlayışımızın timsali'' olarak bilgisayar, zamanla soyut formelmantıksal düşünmenin “insan düşüncesinin en yüksek aşaması olarak stilize edildiği”” bizim Batı uygarlığımıza tıpatıp uymaktadır. Hesaplanamayan duyusal tecrübelerden ve daha Platon'a göre bizi bilginin en yüksek formlarından uzaklaştıran “etin boarındırılmış olarak bilgisayar bugün pek çok kimseye “akılh makine''nin yetkin hali gibi görünmektedir. Toplumbilimci Renate
Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.
Sayfa 28
Pek çok kişi bilgisayarı yalnızca yararlı bir aygıt olarak görüyor. Ama kişisel bilgisayar bundan daha fazla bir şey aslında. Bilgisayar bizim düşünmemizi, duygularımızı ve davranışlarımızı etkilemekte. Aşağıdaki yazıda, insan ile “zeki makine”nin karşılaşması durumunda neler olup bittiği anlatılıyor.
Bilgisayarlar ve insanlar temelden farklı varlıklardır. İnsan yavaştır, davranışlarında açık-seçiklik ender olarak görülür onun, güvenilmez bir varlıktır, ama son derece yaratıcıdır. Buna karşılık bilgisayar hızlıdır, onun tepkileri hesap edilebilir, mutlak bir güvenilirlik içinde çalışır, yaratıcılık yeteneğinden ise bütünüyle yoksundur. Bu karşıtlıkları mükemmel bir ortak-yaşam (sembioz)'da olağanüstü bir tarzda birleştirmek neden mümkün olmasın ki? İnsanın ve makinenin anlaşabilmeleri koşuluyla bunlar birbirini enfes bir biçimde tamamlamış olmazlar mıydı? Ama birbirine bu denli yabancı olan varlıkların anlaşmaları nasıl olacak? İnsanlar birbirleriyle yüz yüze ilişki kurarlar. Bilgisayar ve insan ise aralarındaki ilişkinin kurulmasını İngilizce'de interface olarak adlandırılan bir “ara-yüz” ya da bir meslektaşın ifade etmiş olduğu gibi “ilişki-yüzü” aracılığıyla gerçekleştirirler. Almanca bilgisayar jargonunda ise buna, -burada bağlantı-yeri kastedilmiş olmasına rağmen- “Schnittstelle” (kesim-yeri) adı verilmiştir. Schnittstelle kelimesi ise kuşkulu bir biçimde bıçak, kan ve acıyı çağrıştırmaktadır. Bu kelimenin içinde gizli bir mesaj mı saklıdır acaba? İnsan bilgisayarla bağlantıya girdiğinde kendi kendisinden bir şeyler kesip çıkarıyor olmasın sakın? Acı veren bir şeyler? Bu konuya yine döneceğiz ilerde. İnsan bilgisayarın başına geçtiğinde ve ekran üzerindeki klavye girdileri ya da simgeler yoluyla bilgisayarla iletişime girdiğinde bir şey elde etmek ister. O bir insan olarak kendi isteğini bilgisayara yaptırtmayı arzular. Ama o kadar da basit değildir bu. Bilgisayar ne bakışlardan anlar ne de bir gülümsemeden. İnsan sesiyle ilişkili olarak da son derece büyük güçlüklerle karşı karşıyadır o. Bilgisayar genel olarak neyi anlamaktadır? “Hesap makinesi” tanımına analog olarak hesap mı yapmaktadır bilgisayar? Acaba hesap yaparak mı düşünmektedir? Hayır, bunun böyle olduğunu o kadar kolaylıkla söyleyemeyiz. O halde, bilgisayarla çalışırken ben mi düşünmekteyim? O ise benim yerime mi düşünmektedir, ben onun klavyesinin başına geçtiğimde ve onu kendi bilgisayar diline uygun olarak kullandığımda? Bilgisayar mı konuşmaktadır, yoksa ben mi onunla kendi dilinde konuşmaktayım? Ne tuhaf, insan ile bilgisayar arasındaki ilişkileri dil ve düşünce gibi insanın varlık yapısını göz önüne seren kavramlardan başka türlü kelimelerle betimlemek güç görünüyor. Ama bilgisayar bir insanın düşündüğü gibi düşünmemektedir. Bilgisayar dilleri de hiç de Almanca, İngilizce ya da Fransızca gibi birer dil olmayıp kodlama sistemleridirler. Bu diller, eğer bilgisayarla anlaşmak istiyorsam uymak zorunda olduğum programlar olarak biçimlendirilebilen sistemleridir. Böylece ben, bilgisayarın başındayken, önceden oluşturulmuş bir simgeler sisteminin kurallarına göre düşünmekteyim. Bir makine olan bilgisayarın dili de aynı şekilde bir makine gibi işlev görmektedir. O halde ben bilgisayarı kullandığımda bile-isteye bir makine gibi mi görev yapmaktayım? Çünkü aksi takdirde bilgisayarın işlevini yerine getirmemesi mi söz konusudur? Bir makine olarak bilgisayarın hiçbir iradeye, hiçbir özgünlüğe, hiçbir duyguya ve bedene sahip olmadığını söylemeye bile gerek yok. Bilgisayar planlı, bir amaca yönelik olarak rasyonel ve güvenilir bir biçimde çalışır. Ama bunu ancak kendisine dışardan verilen enerji aracılığıyla yapar o. Bilgisayar, her şeyden önce, uygulamaya geçirilmiş doğabilimsel düşüncedir. Doğabilimsel düşüncedekine benzer bir biçimde oluşmayan, dolayısıyla da açıkseçik, yeniden üretilebilir ve hesaplanabilir olmayan bir şeyin bilgisayarda işlenmesi mümkün değildir; bu şey doğabilimsel anlamda mevcut da değildir zaten. Bilgisayar cansızdır, ölümü tanımaz ve hiçbir gizemlilik taşımaz. Gene de, onun iç yapısını ve onunla ilişki kurmayı iyi bilmeyen bir kişi için giz dolu bir varlıktır. Ama ilke olarak bu makinenin künhüne varılabilir. Peki bilgisayarın düşündüğü söylenebilir mi? Muhtemelen hayır, fa-