Bu sayfadaki yazılar
Sayfanın metni
Sayfa 52
Aslında “Macintosh” daha 1973'te hazır sayılırdı
Tabii, teknik henüz o kadar olgunlaşmamıştı; çünkü bu not defteri büyüklüğündeki dinamik aygıttan sadece metinleri, şiirleri, müziği, taklit sanatlarını, mektupları, çizimleri, miki filmlerini depolaması, sunması ve gerçekleştirmesi değil, sahibinin herhangi bir zamanda aklına gelebilecek her şeyi yapması isteniyordu. Kay'ın buna rağmen kendi projesini başlatmış olması, PARC'daki saf bilim zihniyetinin bir tezahürü idi. Alan Kay, “Smalltalk” denilen ve o dönem için devrimci, bugün ise kabul edilmiş bir anlayıştan kaynaklanan bir programlama dili kullanıyordu: Burada kullanıcı, yazılı komutlarla değil, ortaya çıkmaları için sadece bir düğmeye basılması yeterli olan imgesel obje tasarımlarıyla çalışır. Ekran, farklı pencereler gösterebiliyordu. “Apple'ın Macintosh” ile benzerlikleri rastlantısal değildi: Apple'ın kurucusu Steven Jobs, kişisel bilgisayar hareketinin çoktandır hızını almış olduğu 1980 yılında PARC'ı ziyaret ettiğinde öylesine etkilenmişti ki, buradan birkaç kişiyi toplayarak, bunlara, bu temelden hareketle Lisa serisini ve hemen ardından Macintosh'u geliştirmekle görevlendirdi. Kişisel bilgisayara öncülük eden Lee Felsenstein'ın hatırladığına göre, “Henüz hiçbir kişisel bilgisayar yapılmamışken, bunların imkânlarına ilişkin olarak bu kadar çok gevezelik edilmesine PARC'deki kişilerin çalışması yolaçıyordu. Daha 1973 yılında, Alto ile, Macintosh'un prototipi meydana çıkmıştı.” Xerox, Alto'nun ardılı olan “Star”ı da pazara çıkarmayı denedi, ama fiyatını hiçbir zaman 20.000 Dolar'dan aşağıya düşürmedi (özel alıcılar için bu fiyat çok pahalı geliyordu). Ama bu aygıtlar belleklerden silinmediler; 1985 yılında Atari ST takdim edilirken, bir bilgisayar satıcısı şöyle diyordu: “Bu makine, ucuz bir
Xerox Star gibi duruyor.” Baştan beri sıraladığımız şeyler, kişisel bilgisayarın kökenlerini ararken beliren güçlükleri açığa çıkarmak için yeterli olsa gerek. Eğer kişisel bilgisayarın soykütüğüne ilişkin tarihi, büyük bilgisayarların dört kuşağına ve karşı karşıya bulunduğumuz beşinci kuşağa uygun gelecek tarzda çıkarılmak isteniyorsa, bu durumda, işin doğrusu, şimdiye kadar sözü edilen tüm aygıtların henüz kişisel bilgisayar-öncesi zamana yerleştirilmeleri gerekir. Çünkü, bu makineler gelecekteki gelişmeler için çok büyük önem taşımalarına rağmen, bunlardan hiç biri küçük bilgisayar devriminin yolunu açacak güçte değildi. Her ne kadar bunlar, deha sahibi yapımcıların şaşırtıcı teknik başarıları idiyseler de, kitleler üzerinde herhangi bir etki taşımıyorlardı. Ama küçük adamın kişisel bilgisayarı için zaman olgunlaşıyordu. “Popular Electronics” dergisinin 1975 Ocak ayında yayımlanan nüshası, bu konuda adeta bir kilometre taşı olmuştur. Dergi, kısa süre içinde, bugün bildiğimiz tüm özellikleriyle bir “kişisel bilgisayarcılar” topluluğunun doğmasına yolaçtı. Birdenbire her şey artık eskisinden başka türlü olmaya başlıyordu. Derginin baş sayfasına “Engelleri Yıkma Projesi” adlı bir başlık atılmıştı. Bu konuya daha ayrıntısıyla girmeden önce, 1970'li yılların ortalarındaki durumu bir kez daha gözümüzün önüne getirmeliyiz. Bizim için bugün, o dönemde insanların nasıl bir bilinçle bilgisayara yaklaştıklarını tasarlayabilmek pek mümkün değildir. Bu mucizevi makineler gizemli, her şeye gücü yeten bir şey olarak kabul ediliyorlardı. Ancak az sayıda seçkin kişi bu olağanüstü pahalı bilgisayara yanaşabiliyordu, ama onlar bile, IBM gibi güçlü bilgisayar firmalarında çalışanlara o zaman takılan adla, “rahiplik” makamının lütfuna mazhar olmak zorunda idiler. O dönemlerde insanların çoğu bir bilgisayarla her şeyin mümkün kılınabileceğine inanıyor ve böyle bir aygıta serbestçe sahip olmanın gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayal olduğunu düşünüyordu. Kaliforniya'da bu yıllarda People's Computer Company (PCC) gibi girişimci kurumlar kuruluyordu; bunlar, sıradan tüketicinin de bilgisayarla ilişki kurmasını sağlamayı amaç edinmişlerdi. Çünkü her şeyden önce, bu şirketlerin kurucuları, bilgisayarın o zamanki kullanım ilkesine, yani özellikle askeri amaçlı kullanımına karşı çıkıyorlardı. Sadece daha büyükçe işletmeler yönetimlerini, verilerin elektronik işleme tabi tutulmasına göre ayarlamışlardı.
Commodore firmasının ilk ürünlerinden biri olan PET bilgisayarı. O da tarihin tozlu raflarında yerini aldı.
SAGE radar savunma sisteminin kontrol paneli bir zamanlar gelişkin bir bilgisayar sayılıyordu.
Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.
Sayfa 53
Bu manyetik kayıt cihazlarının atası. Şaşıracaksınız ama ancak 5 1/4 inçlik bir disketin kapasitesine sahip.
İlk PCC broşürünün baş sayfasında şu sözler yer alıyordu: “Her şeyden önce, bilgisayarlar insanlar için değil, insanlara karşı ve onları özgürleştirmek yerine denetlemek için kullanılıyor. Bunu değiştirmenin zamanı gelmiştir.” Bu konuda bir fırsat çıkması için çok zaman geçmedi; çünkü ilk gerçek halk bilgisayarının tamamlanmasına pek bir şey kalmamıştı. Aslında bu bilgisayar sadece bir firmayı batmaktan kurtarmak için üretilmişti. Ed Robert'in MITS adlı firması, 1974 yılında birtakım güçlükler içinde bulunuyordu. Elektronik cep hesap makineleri üzerinde uzmanlaşmış olan bu firma, bir süredir patlak veren fiyat savaşı sonucunda iflas etme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Firma, yeni bir şey, başka hiç kimsenin piyasaya sürmediği bir makine ortaya çıkarmalıydı. Daha önce Roberts yepyeni ve kimsenin tam olarak nasıl kullanılacağını pek bilmediği elektronik bir yapı taşı olan mikroişlemci (microprocessor) ile ilgilenmişti. Bir Amerikan firması olan
Evet bu bir bilgisayar... Ve yalnızca oyun oynamak amacıyla
Tinker Toys tarafından imal edilmiş. Oyunun ismi Tic-tac-toe.
1971 yılında ilk mikroişlemciyi 4004 adı altında piyasaya sürdü; bunu kısa bir süre içinde 8008 ve 8080 tipleri izledi. Ed Roberts, 8080 ile gerçek bir bilgisayar meydana getirmek için çalışmalara başladı (8080, en önemli elektronik işlevleri gerçekten kendi üzerinde toplamıştı). Bu henüz kendi başına hiç de özel bir durum oluşturmuyordu. Apple'ın kurucusu Steve Wozniak'ın söylediğine göre, “70'li yılların başlarında ilk mikroişlemciler ortaya çıktığında, birçokları bu tür makineler Ama Ed Roberts'in pazarlık konusunda özel bir becerisi vardı: Bankasını, bu tür yeni makinenin yaklaşık 600 adet satılabileceğine ikna ederek 65.000 Dolar'lık son bir kredi daha almayı başardı. Intel ile yaptığı pazarlık sonucunda da, perakende fiyatı 375 Dolar olan 8080-Yonga tipine 75 Dolar'lık özel bir fiyat uygulanmasını sağladı. Ve sonunda Ed Roberts, “Popular Electronics”in teknik redaktörü olan Les Solomon ile tanıştı; bu kişi, uzun bir süredir, okuyucularına takdim edebileceği bir bilgisayarın peşinde idi. Bizzat kendilerinin yapabilecekleri gerçek bir bilgisayar -Solomon'u harekete geçirecek olan şey işte buydu-. “Popular” Ocak nüshasında artık şu noktaya gelinmişti: Baş sayfada “Engelleri Yıkma Projesi”nden söz ediliyordu gururla; “Ticari modellerle rekabet edebilen, dünyanın ilk mini-bilgisayar aksamı... Altair 8800” okuyuculara tanıtılıyordu. Sayfanın altında bu mucizevi makine görülüyordu: şalterli ve kontrol lambalı mavi bir gövde. “Altair” adını bulan kişi, Les Solomon'un 12 yaşındaki kızı oldu. Solomon ona ilkin televizyon dizisi “Uzay Yolu”ndaki o her şeyi bilen uzay-bilgisayarlarının adını vermek istiyordu, ama sonradan şunu öğrendi ki, uzay gemisi komutanı Kirk onu gayet basit olarak “bilgisayar” diye adlandırmıştı. “O halde ona Altair adını tak. Uzay gemisinin uçuş yolu üzerindeki en yakın yıldızdır bu” diye önerdi Solomon'un kızı. Ancak, okuyucuların bilmedikleri bir şey vardı: baş sayfadaki mavi kutu bir aldatmaça idi. Seri numarası 00001 olup yapımı tamamlanmış bulunan biricik Altair, derginin yazı kuruluna gönderilirken postada kaybolmuştu. Ama, aygıtın yarattığı sansasyon büyük oldu: Altair'in fiyatı 397 Dolar olacaktı ve 60 gün içinde teslim edilecekti. MITS firması, siparişlerden artık başını alamıyordu. Firmaya para akıyordu; öyle ki, MITS birkaç hafta içinde 40.000 Dolar borcunu ödedikten başka, 250.000 Dolar fazladan paraya sahip oluyordu. Bu arada Altair pek çok isteği boşlukta bırakmıştı: Ekranı ve klavyesi yoktu, sadece 255 çoklu (byte) bir deposu vardı; yani sağır-dilsiz bir makineydi Altair. Onu programlamak için, şalterler yardımıyla makine-dili talimatlarını oktal-kod üzerinden (8 temelli bir sayı sistemi) depo yerlerine delmek gerekiyordu. Kontrol lambacıkları, hesaplama sonuçlarını bir oktal sayı örneği sunarak bildiriyorlardı. Üstelik, makinenin çalıştırılıp çalıştırılamayacağı da belli değildi. Altair tutkunlarını ise, bütün bunlar hiç ilgilendirmiyordu, onlar sadece kendi özel bilgisayarlarını istiyorlardı. Kişisel bilgisayar hareketinin tam da Altair ile hız kazanmış olmasının altında basit bir neden yatmaktadır: Altair, her teknik ayrıntı üzerine bilgiler içeren ilk “açık” makine idi. İç kısmında, bir kumanda sistemi aracılığıyla işlemci (prozessor) ile birlikte çalışabilen ek yatak bağlantıları vardı. Bugün bunun bir “açık Bus-sistemi” olarak adlandırılması gayet doğaldır. Altair'in tam 100 adet bağlantısı olan ana yatağının yapısı, filizlenen mikro-bilgisayar endüstrisi için (S-100-Bus) bir standart oluşturdu. Ama Altair-bilgisayarı adeta bir donanım susuzluğu çekiyordu. Bunun üzerine donanımla ilgilenen küçük yapımcılar işe koyuldular. İlk elektronik amatörleri, birbirlerine Altair ile ilgili deneyimlerini aktarmak ve ek-donanım geliştirmek amacıyla kulüplerde toplanmaya başladılar. 5 Mart 1975 tarihinde, “Homebrew Computer Club” adını taşıyan ve üyelerini evlerinde her türlü elektronik aygıt yapan kişilerin oluşturduğu bir kulübün kuruluşu kutlandı. İlk olarak “Homebrew” üyesi Steve Dompier çok etkileyici bir gösterimde bulundu: Dompier, Altair hesaplama yaptığı sırada radyo alımının bozulduğunu, hatta Altair'in gerçek notalar ürettiğini keşfetmişti ve bunun üzerine bu olguyu, programla yönlendirilen tam bir gam elde edinceye kadar sınamaya tabi tutmuştu. Bu kuruluş gününde de, kulübün bilgisayarının yanına bir radyo monte etti ve şalterlere vura vura programı güçlükle çalıştırdı. Diğerlerine anlaşılması imkânsız gelen bir şeyler oluyordu: Bu bilgisayar, Beatles'in “Fool on the Hill” adlı şarkısını çalıyordu.