Bilgisayarınızın Atalarını Tanıyor musunuz?
Kişisel bilgisayarların öncülerinin ortaya çıktığı serüven dolu döneme doğru bir gezintiye çıkmak, her şey bir yana, salt tarih yazıcılarının bu konuda anlaşmazlık içinde bulunmaları dolayısıyla ilginçtir; “İlk kişisel bilgisayar” ünvanını alabilecek pek çok aday vardır. Ama bunu ancak, şu basit gibi görünen sorunun yanıtı belirleyebilir: Bir kişisel bilgisayar aslında nedir?.. Kuşkusuz, fiyatı 150.000 TL olan bir kişisel bilgisayarı geliştirmek, ilk kişisel bilgisayarın doğum saatini tam olarak belirlemekten daha kolaydır. Uzmanlar bu konuda görüş birliği içinde değiller. Kişisel bilgisayarın tarihi ile ilgili bu karışık durum, hangi makinenin ne zaman tasarlandığına ve ilk kez ne zaman satışa çıkarıldığına ilişkin bir hatırlama eksikliğinden kaynaklanmamaktadır. Sorun şudur: Genel olarak bir kişisel bilgisayar nedir? Efsaneye göre, küçük hesap makinesine bu çığır açan adı veren, Amerikalı, tanınmış bir işadamıdır; bir arkadaşı ona, yazı masasının üstünde duran aygıtın nasıl bir şey olduğunu sorduğunda, şu yanıtı vermiş işadamı: “That's my personal computer” -Bu benim özel, kişisel bilgisayarımdır- Efsane şöyle devam ediyor: Bu işadamı, verdiği talimatların, ticarethanenin hesap merkezi tarafından yerine getirilmesini haftalar boyunca beklemekten ya da bu merkezin, o an için talimatının gerçekleşme şansının bulunmadığını kendisine bildirmesinden bıkmış usanmış. Ve böylece, yazı masasının üstüne kendi aygıtını yerleştiren işadamı, programlarını bizzat kendisi yapmaya başlamış, hesap merkezine de artık hiç aldırmamış. Meçhul işadamının öyküsü gerçi hoştur, ama hiçbir yerde belgelendirilememektedir. Kişisel bilgisayar deyimi ilk kez 1972 yılında, bilgisayarın öncüsü Alan Kay'in “A Personal Computer for Children of All Ages” (Her Yaştaki Çocuklar İçin Kişisel Bir Bilgisayar) başlıklı çalışmasında yazılı olarak karşımıza çıkar. Bu kitap daha o zamandan, özel olarak geliştirilmiş küçük bilgisayarlarla, çocuklara bilgisayar tekniğinin nasıl yakından tanıtılabileceğinin imkânlarına işaret ediyordu. Ama bu ad araştırması yoluyla da, kişisel bilgisayarın yapısal kökeni daha bir açıklık kazanmış olmuyor: Acaba ilk kişisel bilgisayar; * Herkesin alabileceği kadar ucuz bir bilgisayar mıydı? * Yalnızca sahibinin emrinde olan bir bilgisayar mıydı? * Devrimci zihniyetli “zanaatçı” topluluğunun, IBM gibi büyük şirketler grubuna sunmak istediği bir bilgisayar mıydı? * Komple bir aygıt mıydı yoksa amatörler için tamamlayıcı bir aksam mıydı? * Gerçekten taşınabilir olan ilk bilgisayar mıydı? * Asıl tekniği tek bir yongada (chip), bir mikroişlemci (mikroprosessor) üzerinde toplanmış olan bir bilgisayar mıydı? * Sadece kâğıt üzerinde var olan, ama kişisel bilgisayar idesini önceleyen bir bilgisayar mıydı? Başka türlü nasıl olabilirdi ki? Bu kuramların her birinin kendi savunucuları olmuştur ve böylece de, ilk kişisel bilgisayarın gün ışığına çıktığı yıl olarak öne sürülen tarihlerde bir karışıklık ortaya çıkmıştır. Ancak, kişisel bilgisayarın ilk düşünsel köklerinin savaş sonrası dönemine kadar uzandığı kesinlikle söylenebilir. Bilgisayar araştırmacısı Vannevar Bush 1945 yılında “As We May Think” (Düşüneceğimiz Gibi) başlıklı ve tarihe geçmiş olan makalesini yayımladı; burada yeni bir makine türü ortaya atılmaktadır. Bush, kendi taslağına “Memex” (Memory Extender-Bellek Genişleticisi-) adını verir ve onu şöyle betimler: “Geleceğin bireysel kullanım amaçlı bir aygıtını gözünüzün önüne getirin; bir tür özel dosya dolabı ya da mekanikleştirilmiş tarzda bir kitaplık. Yukarda, malzemenin rahatça okunabilecek biçimde üzerine yansıtılabileceği, eğik ve saydam bir ekran bulunmaktadır. Bir klavye, birkaç düğme ve bir şalter mevcuttur.” Bush, elektronik değil, mekanik bir makineden söz etmektedir ki, bu da anlaşılır bir durumdur. Kendi zamanının en güçlü bilgisayarı olan Mark I, henüz sadece mekanik “röle” şalterleriyle çalışmakta idi. Ancak bir yıl sonra, Eniac ile, elektronik olarak idare edilen bir bilgisayar ortaya çıkmış oldu. 1948: MADDIDA (Magnetical Drum Digital Differential Analyzer- Mıknatıs Tamburlu Sayısal Türevsel Çözümleyici-) taşınabilir ilk bilgisayar olarak kabul edilebilir. Tasarımcısı Jack Northrop, bilgisayar konusunda en yetkili kişi olan John von Neumann'dan bir rapor düzenlemesini rica ettiğinde, Neumann, MADDIDA'yı Enstitüsü'ne getirtti. (O zamanki bilgisayarların bir jimnastik salonu büyüklüğünde oldukları dikkate alınırsa, görülmemiş bir olaydı bu!) Ama zaten Northrop da makinesinin taşınabilir olduğunu iddia etmişti ve gerçekten de öyleydi. Birleşik Devletler Deniz Araştırması Merkezi'nin o dönemlerde yöneticisi olan Bayan Mina Rees, bu makineyi 1950 yılında şöyle değerlendiriyordu: “Yapım parçalarının kapladığı yer etkileyici bir tarzda küçük. MADDIDA, yalnızca şimdiki formu içinde değil, planlanan gelişim aşamaları çerçevesinde de önemli kullanım imkânları vaad etmektedir.” 1956: Gazete yazarı Steven Levy'nin hatırladığına göre, “TX-0 küçük bir yer dolduruyordu, ama 50'li yıllarda bu 3 milyon Dolar'lık makine (onun çevresinde oluşan MIT-Zanaatçılar topluluğunun gözünde) dünyanın ilk kişisel bilgisayarı idi”. Dünyaca ünlü ve bugün de hâlâ önde gelen bilgisayar araştırma birimlerinden biri olan Massachusetts Institute of Technology (MIT), kendi yapımı ve şu anda artık imal edilmeyen TX-0'yu (yaklaşık 9000
0 grencilerin
Bach'ın figürlerini çaldırtıyor olmaları, muhafazakârlarca Tanrı'ya karşı suç işlenmişçesine tepki görüyordu.
“byte” depo) Lincoln laboratuvarlarında elde etmişti. Bilgisayar tarihinde bu gerçekten bir yenilik idi. Öyle ki, öğrenciler bile bir bilgisayarda oynayabiliyorlardı; onu kendi kişisel bilgisayarları olarak görüyorlardı. Daha önceleri ise, ancak yetkili bilgisayar personeline taleplerini sunabiliyorlardı. Öğrenciler bu konudaki özgürlüklerinden yararlanıyorlardı: Bir metin işleme programı yazıyorlar, TX-0'ya Bach'ın füglerini çaldırtıyorlar ve kendilerine özgü oyunlar geliştiriyorlardı. Onların bu tutumu, muhafazakâr bilgisayarcılar arasında, Tanrı'ya karşı suç işlendiğinde görülebilecek türden bir tepkiye yol açıyordu. LINC de, 1962 yılında ortaya çıkışıyla, MIT'da tarihi bir olay yaratmıştı. Bu tıkız aygıt, öğrencilerin kendi laboratuvar çalışmaları için bizzat yaptıkları hesap makinelerine bir örnek oluşturuyordu. 1965: Stanford Research Institute (Stanford Araştırma Enstitüsü)'nden Douglas Englebart kendi araştırma programında Vannevar Bush'un fikirlerini ele aldı ve modern bir kişisel bilgisayarın prototipini geliştirdi; bu, metinleri yazıp depolayabilen ve mesai arkadaşları arasında elektronik iletişim sağlayabilen bir makine idi. 1969: Neimand-Marcuse firmasının kataloğunda 10600 Dolar fiyatla Honeywall H316 “Mutfak bilgisayarı” tanıtımı yapıldı. Bu bilgisayarın yemek tariflerini depoladığı, yemek planını hazırladığı ve bunların yanısıra golf turnuvalarını yönettiği, yardım balolarını düzenlediği söyleniyordu. Gazeteci John Gantz, bunun “ilk ev bilgisayarı” olduğunu heyecanla vurguluyordu. 1971: John von Blankenbaker, Kenbak-I'i geliştirdi ve tamamladı. Bu bilgisayar gerçi ancak 256 çoklu “byte” (KByte değil!) bir depoya sahipti ve ekran ile klavye yerine sadece birkaç düğme ve gösterge lambacıkları taşıyordu, ama uzman bir jüri tarafından 1986 baharında ona “ilk kişisel bilgisayar” ünvanı verildi. Bu girişimi, Boston'daki bilgisayar müzesi düzenlemişti.
1973: Birleşik Devletler firması Xerox'un (Kaliforniya) ünlü Palo Alto Araştırma Merkezi'nde (PARC) kişisel bilgisayarın prototipi olan Alto adlı makine üretildi. O zamanlar para içinde yüzen Xerox firması, bilim adamlarına anılan araştırma merkezi (PARC) nezdinde tüm isteklerinin yerine getirildiği bir mekan sunuyordu. Bilim adamları, pazarlanabilir bir ürün geliştirme baskısı altında olmaksızın, kendi teknik düşünlerinin ve hayallerinin peşinden gidebilmek için paraya ve laboratuvara sahip oluyorlardı. Alto'yu planlayan Alan Kay de, gerçekten bir hayalci idi. Daha sonra, bu konu ile ilgili hatırladıklarını şöyle dile getirmişti: “Düşlerimizi, bir not defteri büyüklüğünde kişisel bir dinamik “medium” tasarımlanması idesi üstünde billurlaştırmıştık. Herkes ona sahip olabilmeliydi ve bu aygıt, sahibinin tüm bilgi gereksinmesini karşılayabilecek güçte olmalıydı.”
Aslında “Macintosh” daha 1973'te hazır sayılırdı
Tabii, teknik henüz o kadar olgunlaşmamıştı; çünkü bu not defteri büyüklüğündeki dinamik aygıttan sadece metinleri, şiirleri, müziği, taklit sanatlarını, mektupları, çizimleri, miki filmlerini depolaması, sunması ve gerçekleştirmesi değil, sahibinin herhangi bir zamanda aklına gelebilecek her şeyi yapması isteniyordu. Kay'ın buna rağmen kendi projesini başlatmış olması, PARC'daki saf bilim zihniyetinin bir tezahürü idi. Alan Kay, “Smalltalk” denilen ve o dönem için devrimci, bugün ise kabul edilmiş bir anlayıştan kaynaklanan bir programlama dili kullanıyordu: Burada kullanıcı, yazılı komutlarla değil, ortaya çıkmaları için sadece bir düğmeye basılması yeterli olan imgesel obje tasarımlarıyla çalışır. Ekran, farklı pencereler gösterebiliyordu. “Apple'ın Macintosh” ile benzerlikleri rastlantısal değildi: Apple'ın kurucusu Steven Jobs, kişisel bilgisayar hareketinin çoktandır hızını almış olduğu 1980 yılında PARC'ı ziyaret ettiğinde öylesine etkilenmişti ki, buradan birkaç kişiyi toplayarak, bunlara, bu temelden hareketle Lisa serisini ve hemen ardından Macintosh'u geliştirmekle görevlendirdi. Kişisel bilgisayara öncülük eden Lee Felsenstein'ın hatırladığına göre, “Henüz hiçbir kişisel bilgisayar yapılmamışken, bunların imkânlarına ilişkin olarak bu kadar çok gevezelik edilmesine PARC'deki kişilerin çalışması yolaçıyordu. Daha 1973 yılında, Alto ile, Macintosh'un prototipi meydana çıkmıştı.” Xerox, Alto'nun ardılı olan “Star”ı da pazara çıkarmayı denedi, ama fiyatını hiçbir zaman 20.000 Dolar'dan aşağıya düşürmedi (özel alıcılar için bu fiyat çok pahalı geliyordu). Ama bu aygıtlar belleklerden silinmediler; 1985 yılında Atari ST takdim edilirken, bir bilgisayar satıcısı şöyle diyordu: “Bu makine, ucuz bir
Xerox Star gibi duruyor.” Baştan beri sıraladığımız şeyler, kişisel bilgisayarın kökenlerini ararken beliren güçlükleri açığa çıkarmak için yeterli olsa gerek. Eğer kişisel bilgisayarın soykütüğüne ilişkin tarihi, büyük bilgisayarların dört kuşağına ve karşı karşıya bulunduğumuz beşinci kuşağa uygun gelecek tarzda çıkarılmak isteniyorsa, bu durumda, işin doğrusu, şimdiye kadar sözü edilen tüm aygıtların henüz kişisel bilgisayar-öncesi zamana yerleştirilmeleri gerekir. Çünkü, bu makineler gelecekteki gelişmeler için çok büyük önem taşımalarına rağmen, bunlardan hiç biri küçük bilgisayar devriminin yolunu açacak güçte değildi. Her ne kadar bunlar, deha sahibi yapımcıların şaşırtıcı teknik başarıları idiyseler de, kitleler üzerinde herhangi bir etki taşımıyorlardı. Ama küçük adamın kişisel bilgisayarı için zaman olgunlaşıyordu. “Popular Electronics” dergisinin 1975 Ocak ayında yayımlanan nüshası, bu konuda adeta bir kilometre taşı olmuştur. Dergi, kısa süre içinde, bugün bildiğimiz tüm özellikleriyle bir “kişisel bilgisayarcılar” topluluğunun doğmasına yolaçtı. Birdenbire her şey artık eskisinden başka türlü olmaya başlıyordu. Derginin baş sayfasına “Engelleri Yıkma Projesi” adlı bir başlık atılmıştı. Bu konuya daha ayrıntısıyla girmeden önce, 1970'li yılların ortalarındaki durumu bir kez daha gözümüzün önüne getirmeliyiz. Bizim için bugün, o dönemde insanların nasıl bir bilinçle bilgisayara yaklaştıklarını tasarlayabilmek pek mümkün değildir. Bu mucizevi makineler gizemli, her şeye gücü yeten bir şey olarak kabul ediliyorlardı. Ancak az sayıda seçkin kişi bu olağanüstü pahalı bilgisayara yanaşabiliyordu, ama onlar bile, IBM gibi güçlü bilgisayar firmalarında çalışanlara o zaman takılan adla, “rahiplik” makamının lütfuna mazhar olmak zorunda idiler. O dönemlerde insanların çoğu bir bilgisayarla her şeyin mümkün kılınabileceğine inanıyor ve böyle bir aygıta serbestçe sahip olmanın gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayal olduğunu düşünüyordu. Kaliforniya'da bu yıllarda People's Computer Company (PCC) gibi girişimci kurumlar kuruluyordu; bunlar, sıradan tüketicinin de bilgisayarla ilişki kurmasını sağlamayı amaç edinmişlerdi. Çünkü her şeyden önce, bu şirketlerin kurucuları, bilgisayarın o zamanki kullanım ilkesine, yani özellikle askeri amaçlı kullanımına karşı çıkıyorlardı. Sadece daha büyükçe işletmeler yönetimlerini, verilerin elektronik işleme tabi tutulmasına göre ayarlamışlardı.
Commodore firmasının ilk ürünlerinden biri olan PET bilgisayarı. O da tarihin tozlu raflarında yerini aldı.
SAGE radar savunma sisteminin kontrol paneli bir zamanlar gelişkin bir bilgisayar sayılıyordu.
Bu manyetik kayıt cihazlarının atası. Şaşıracaksınız ama ancak 5 1/4 inçlik bir disketin kapasitesine sahip.
İlk PCC broşürünün baş sayfasında şu sözler yer alıyordu: “Her şeyden önce, bilgisayarlar insanlar için değil, insanlara karşı ve onları özgürleştirmek yerine denetlemek için kullanılıyor. Bunu değiştirmenin zamanı gelmiştir.” Bu konuda bir fırsat çıkması için çok zaman geçmedi; çünkü ilk gerçek halk bilgisayarının tamamlanmasına pek bir şey kalmamıştı. Aslında bu bilgisayar sadece bir firmayı batmaktan kurtarmak için üretilmişti. Ed Robert'in MITS adlı firması, 1974 yılında birtakım güçlükler içinde bulunuyordu. Elektronik cep hesap makineleri üzerinde uzmanlaşmış olan bu firma, bir süredir patlak veren fiyat savaşı sonucunda iflas etme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Firma, yeni bir şey, başka hiç kimsenin piyasaya sürmediği bir makine ortaya çıkarmalıydı. Daha önce Roberts yepyeni ve kimsenin tam olarak nasıl kullanılacağını pek bilmediği elektronik bir yapı taşı olan mikroişlemci (microprocessor) ile ilgilenmişti. Bir Amerikan firması olan
Evet bu bir bilgisayar... Ve yalnızca oyun oynamak amacıyla
Tinker Toys tarafından imal edilmiş. Oyunun ismi Tic-tac-toe.
1971 yılında ilk mikroişlemciyi 4004 adı altında piyasaya sürdü; bunu kısa bir süre içinde 8008 ve 8080 tipleri izledi. Ed Roberts, 8080 ile gerçek bir bilgisayar meydana getirmek için çalışmalara başladı (8080, en önemli elektronik işlevleri gerçekten kendi üzerinde toplamıştı). Bu henüz kendi başına hiç de özel bir durum oluşturmuyordu. Apple'ın kurucusu Steve Wozniak'ın söylediğine göre, “70'li yılların başlarında ilk mikroişlemciler ortaya çıktığında, birçokları bu tür makineler Ama Ed Roberts'in pazarlık konusunda özel bir becerisi vardı: Bankasını, bu tür yeni makinenin yaklaşık 600 adet satılabileceğine ikna ederek 65.000 Dolar'lık son bir kredi daha almayı başardı. Intel ile yaptığı pazarlık sonucunda da, perakende fiyatı 375 Dolar olan 8080-Yonga tipine 75 Dolar'lık özel bir fiyat uygulanmasını sağladı. Ve sonunda Ed Roberts, “Popular Electronics”in teknik redaktörü olan Les Solomon ile tanıştı; bu kişi, uzun bir süredir, okuyucularına takdim edebileceği bir bilgisayarın peşinde idi. Bizzat kendilerinin yapabilecekleri gerçek bir bilgisayar -Solomon'u harekete geçirecek olan şey işte buydu-. “Popular” Ocak nüshasında artık şu noktaya gelinmişti: Baş sayfada “Engelleri Yıkma Projesi”nden söz ediliyordu gururla; “Ticari modellerle rekabet edebilen, dünyanın ilk mini-bilgisayar aksamı... Altair 8800” okuyuculara tanıtılıyordu. Sayfanın altında bu mucizevi makine görülüyordu: şalterli ve kontrol lambalı mavi bir gövde. “Altair” adını bulan kişi, Les Solomon'un 12 yaşındaki kızı oldu. Solomon ona ilkin televizyon dizisi “Uzay Yolu”ndaki o her şeyi bilen uzay-bilgisayarlarının adını vermek istiyordu, ama sonradan şunu öğrendi ki, uzay gemisi komutanı Kirk onu gayet basit olarak “bilgisayar” diye adlandırmıştı. “O halde ona Altair adını tak. Uzay gemisinin uçuş yolu üzerindeki en yakın yıldızdır bu” diye önerdi Solomon'un kızı. Ancak, okuyucuların bilmedikleri bir şey vardı: baş sayfadaki mavi kutu bir aldatmaça idi. Seri numarası 00001 olup yapımı tamamlanmış bulunan biricik Altair, derginin yazı kuruluna gönderilirken postada kaybolmuştu. Ama, aygıtın yarattığı sansasyon büyük oldu: Altair'in fiyatı 397 Dolar olacaktı ve 60 gün içinde teslim edilecekti. MITS firması, siparişlerden artık başını alamıyordu. Firmaya para akıyordu; öyle ki, MITS birkaç hafta içinde 40.000 Dolar borcunu ödedikten başka, 250.000 Dolar fazladan paraya sahip oluyordu. Bu arada Altair pek çok isteği boşlukta bırakmıştı: Ekranı ve klavyesi yoktu, sadece 255 çoklu (byte) bir deposu vardı; yani sağır-dilsiz bir makineydi Altair. Onu programlamak için, şalterler yardımıyla makine-dili talimatlarını oktal-kod üzerinden (8 temelli bir sayı sistemi) depo yerlerine delmek gerekiyordu. Kontrol lambacıkları, hesaplama sonuçlarını bir oktal sayı örneği sunarak bildiriyorlardı. Üstelik, makinenin çalıştırılıp çalıştırılamayacağı da belli değildi. Altair tutkunlarını ise, bütün bunlar hiç ilgilendirmiyordu, onlar sadece kendi özel bilgisayarlarını istiyorlardı. Kişisel bilgisayar hareketinin tam da Altair ile hız kazanmış olmasının altında basit bir neden yatmaktadır: Altair, her teknik ayrıntı üzerine bilgiler içeren ilk “açık” makine idi. İç kısmında, bir kumanda sistemi aracılığıyla işlemci (prozessor) ile birlikte çalışabilen ek yatak bağlantıları vardı. Bugün bunun bir “açık Bus-sistemi” olarak adlandırılması gayet doğaldır. Altair'in tam 100 adet bağlantısı olan ana yatağının yapısı, filizlenen mikro-bilgisayar endüstrisi için (S-100-Bus) bir standart oluşturdu. Ama Altair-bilgisayarı adeta bir donanım susuzluğu çekiyordu. Bunun üzerine donanımla ilgilenen küçük yapımcılar işe koyuldular. İlk elektronik amatörleri, birbirlerine Altair ile ilgili deneyimlerini aktarmak ve ek-donanım geliştirmek amacıyla kulüplerde toplanmaya başladılar. 5 Mart 1975 tarihinde, “Homebrew Computer Club” adını taşıyan ve üyelerini evlerinde her türlü elektronik aygıt yapan kişilerin oluşturduğu bir kulübün kuruluşu kutlandı. İlk olarak “Homebrew” üyesi Steve Dompier çok etkileyici bir gösterimde bulundu: Dompier, Altair hesaplama yaptığı sırada radyo alımının bozulduğunu, hatta Altair'in gerçek notalar ürettiğini keşfetmişti ve bunun üzerine bu olguyu, programla yönlendirilen tam bir gam elde edinceye kadar sınamaya tabi tutmuştu. Bu kuruluş gününde de, kulübün bilgisayarının yanına bir radyo monte etti ve şalterlere vura vura programı güçlükle çalıştırdı. Diğerlerine anlaşılması imkânsız gelen bir şeyler oluyordu: Bu bilgisayar, Beatles'in “Fool on the Hill” adlı şarkısını çalıyordu.
TINY BASIC: DONANIM KORSANLIĞININ İLK OLAYI
Bu sadece bir başlangıçtı. Her ne kadar teknik düzey olarak daha aşağıda bulunuyor idiyse de, henüz 1975 yılında, bugünkünden hiçbir bakımdan geri kalmayan bir bilgisayar düzeni doğmuştu. Tüm Amerika'daki zanaatçılar, iş deposunun genişletilmesi, bilgisayarın televizyon aygıtlarına, delikli kâğıt kuşak okuyucusuna ve kaset kaydedicisine (programlar için depo olarak) bağlanması için yataklar geliştirdiler. Altair'in mucidi Ed Roberts, kendi bilgisayarı için ek aletler yapan ve satan tüm bu amatör topluluktan mutluluk duymuyordu. Onları, kendi buluşundan geçinen asalaklar olarak görüyor ve aşağılıyordu. Kısa bir süre içinde yeni firmalar ve yeni bilgisayarlar ortaya çıktılar: IMSAL, 8080 modelini piyasaya sürerken “Processor Technologies”de (Les Solomon'un “Uncle Sol” olan lakabından esinlenmiştir) “Sol”u pazara sunuyordu. Ama kişisel bilgisayarın ilk kuşağı son bulmak üzereydi. Şimdiye dek coşkulu kişiler, serbest zaman yaratmak isteyen deha sahibi yapımcılar iş başında olmuştu. Bu kişiler, kendi deneyimlerini, düşüncelerini ve programlarını cömertçe birbirlerine aktarmışlardı. Ama birdenbire, bununla para kazanılabileceğinin farkına vardılar. Ve zengin bilişim ırmağı küçük bir akarsu sızıntısına; sahip olunan firmanın geleceği ise, her şeyin ölçütüne dönüştü. Bu konuda, yazılım (software) korsanlığının ilk çarpıcı olayı, kuşkusuz bir dönüm noktası oluşturur: 19 yaşındaki masum yüzlü bir bilgisayar dehası olan Billy Gates, Altair için kolay bir programlama dilinin zorunlu olduğunu anlamış ve “Tiny Basic”i yazmıştı. (Programlama dili BASIC, daha 1963 yılında, öğrencilerin eğitilmesi için büyük bilgisayarlarda geliştirilmiştir.) Burada yeni olan şu idi: Gates kendi “Tiny Basic”ini, o zamanki yeni programlarda alışılageldiği gibi, kulüp sirkülerlerinde ya da bu arada kurulan bilgisayar dergilerinde yayımlamayı hiç düşünmüyordu. O kendi yazılımını Dolar karşılığında satmak istiyordu. Ama Billy Gates bir şanssızlığa uğradı: O'nun bilgisayar-dilinin bir gösterimi sırasında, bir dinleyici, üzerinde programın depolanmış olduğu delikli kâğıt kuşakları “ödünç” aldıktan sonra bir üniversite bilgisayarında kopyalarını çıkartıp piyasaya sürdü. Artık Gates'in bunları satmak zahmetine girmesine gerek kalmamıştı, çünkü çok kısa bir süre içinde, Amerika Birleşik Devletleri'nin uzak köşelerine varıncaya kadar, herkes bundan bir tane edinmişti. Gates, öfke içinde kaleme aldığı açık mektubunda şöyle yazıyordu: “Meraklıların çoğunluğunun bilmesi gerektiği gibi, içinizden çokları sizin yazılımlarınızı çalmaktadır. Profesyonel bir işi, karşılığında hiçbir şey olmaksızın yürütebilmeyi kim başarabilir? Hangi amatör üç yıl boyunca programlamaya, yanlışları araştırmaya ve bir de belge yazmaya kendini kapatır da, bunun sonucunda elde ettiği ürünü karşılıksız dağıtır?” Gates zanaatçı topluluğuna, zanaatçı topluluğu da Gates'e kızıyordu. Onların gözünde Gates, tüm kuralları bozan biri idi. Geriye dönüp baktığında Gates'in bu olaydan yakınması mümkün değildir: Tüm gelişimi içinde, bu olay onu ünlü yapmıştı. Bunun da, hemen bu olayın arkasından kurulan kendi firması başarısında büyük katkıları olmuştur. Bu firma bugün, kişisel bilgisayar dalındaki en büyük yazılım şirketidir. Bu gelişme girişimci zekânın önemini gösteriyordu. Sürecin bu aşamasında ya varolan için çabalamak ya da hayal gücünün doruklarında gezinmek gerekiyordu. Hayal gücü her şeye rağmen en büyük zaferi kazandırmıştı.
Geçmişteki firmaların kurucularının çoğunluğu ise, miskin birer işadamı olarak kaldılar. Hemen hemen hepsi iflas etti. İkinci kuşağın saati gelmiştir; bilgisayarların ve firma kurucularının ikinci kuşağının.