Commodore sayı 15, sayfa 17

Bu sayfadaki yazılar

Sayfanın metni

Sayfa 17

Eşref Adalı, Bülent Aydemir ve İskender Savaşır.

Nora'nın kontrol teknolojisi dediği şey haline gelmesi. Ne demek, peki, kontrol teknolojisi? Eğer herhangi bir alandaki üretkenlik, verim ve teknolojik yenilikler ekonominin diğer bütün alanlarına da yansıyorsa, söz konusu alana hâkim teknoloji deniyor. Bir örnekle açıklamaya çalışayım: Bugün eğer kömür çıkarma teknolojisinde teknolojik bir sıçrama görülürse, bu, kuşkusuz önemli olur. Örneğin ne bileyim ben, kömürün fiyatı ucuzlar, ilişkili bazı yan dallarda etkileri hissedilir. Ama bütün bu etkiler lokal kalmaya mahkûmdurlar. Çünkü kömürün elde edilmesinde kullanılan teknoloji bugün hâkim teknoloji değildir. Oysa bilgi-işlem teknolojisi bugün artık hâkim teknoloji haline gelmiştir. Üstelik bilgi-işlem teknolojisinin tarihte hâkim olmuş diğer teknolojilerden de bir farkı var. Daha öncekiler ekonominin “sanayii” diye adlandırdığımız alanlarını etkiliyordu. Oysa bilgi-işlem hizmet sektörü diye adlandırdığımız alanları da, bir anlamda sanayileştirdi. Bu kadar kritik bir noktada duran bir teknolojinin, bir sektörün yapılanması, kurumlaşması üzerinde de durmak gerekir. Çünkü hayatın iktisadi olmayan yönleri de, neredeyse hayatın tamamı bunlardan etkilenecektir. Önce şunu vurgulamak gerekiyor: Tarihte hâkim teknoloji konumuna gelmiş teknolojilerin daima merkez ülkelerde, birinci dünya ülkelerinde yoğunlaştığını görüyoruz. Örneğin, Türkiye'de demir-çelik sanayiinin kurulması, ancak bu teknoloji artık hâkim teknoloji olma konumunu yitirdikten sonra mümkün olabilmiştir.

Hâkim teknolojiye sahip gelişmiş ülkeler bilgisayar alanında da neyin ne kadar üretileceğini belirliyorlar.

İkinci olarak neyin ne kadar tüketileceği ile hâkim teknoloji arasındaki ilişkiye değinmek gerekiyor. Bundan önceki dönemde hâkim teknoloji yassı çelik üretimi idi. Yassı çelik üretiminin kârlı bir biçimde sürebilmesi ise, ancak yassı çelik ürünlerinin büyük ölçekte satılması ile mümkündür. Bu ise kitlesel tüketim demektir. Neydi bu kitlesel olarak tüketilen yassı çelik ürünleri? Buzdolabı, çamaşır makinesi, fırın, kısaca “beyaz eşya” diye andığımız şeyler. Şimdi söyleyeceklerim ancak izlenim düzeyinde şeyler. Bu iddiaların doğruluğunu sınamak için gereken verilere nasıl ulaşılabileceğini dahi bilemiyorum. Ama Türkiye'de beyaz eşya imalatı başladıktan sonraki beş yıldaki, söz gelimi buzdolabı satış artış hızı ile bilgisayar ithalatı başladıktan sonraki bilgisayar satış artış hızı karşılaştırılırsa, bilgisayar satışlarının çok daha az olduğunu göreceğiz. Dediğim gibi, bu ancak izlenim düzeyinde bir iddia. Ama eğer doğruysa ne anlama geliyor? Kitlesel tüketim ancak geniş bir orta sınıfın varlığıyla mümkün olur - 1960'lar Türkiyesi'nde olduğu gibi-. Eğer bilgisayar bir lüks tüketim maddesi olarak kalacaksa... Ya da şöyle söyleyelim... Şimdiki iktisadi sistemin taşıyıcısı durumunda olan bilgisayarın kitlesel olarak tüketilmesi gerekmiyorsa ne olur? Bir kere alıştığımız orta sınıf iktisadi olarak işlevsizleşir, dolayısıyla kaybolur. Eşitsizlikler artar. Hem merkez ülkelerin kendi içindeki sınıfsal eşitsizlikler, hem de birinci dünya ile üçüncü dünya ülkeleri arasındaki eşitsizlikler. Eşitsizlik ise hiçbir zaman sadece eşitsizlik değildir; dünyaların ayrışması anlamına gelir. Bütün bunların çeşitli toplumsal implikasyonları var. Örneğin, bu konularla ilgilenen bizim gibi burada toplanmış aydınlarla toplumun diğer kesimleri arasında, kurulan ilişkinin niteliği hakkında. Ama bunlara belki daha sonra tartışma bölümünde gireriz. Bülent Aydemir: Bugünlerde gündemde olan ve üzerinde çokça konuşulan konulardan biri de, Avrupa Akademik Araştırma Ağı (EARN). Bu ağa dahil olmakla, Avrupa'da bilgisayar alanındaki pek çok yenilik ve kazanımdan da doğrudan yararlanabilmek olanağına kavuşuluyor. Eşref Adalı: EARN biraz kurcalanırsa, bir firmanın reklamı olduğu anlaşılır. Avrupa'da buna benzer ağlar var. Amaç çeşitli kazanımların ortaklaşılması. Bundan çeşitli kazançlar söz konusu elbette ama olaya çok idealist yaklaşmamak gerekiyor. Örneğin bilgisayar alanında en son yeniliklere, özel çalışmalara bu yolla ulaşılacağı gibi bir düşünceye kapılmamak gerekiyor. Türkiye'de bilgisayarın yapılıp yapılamayacağı tartışmasına gelince, bunu tartışmaya hiç gerek yok. Türkiye'de yıllardır bilgisayar yapılıyor. Asıl “satılıyor mu?” diye sormak gerekiyor. Türkiye'de bilgisayar bilgisizlik ya da başka bir yetersizlikten değil satılmadığından, yani çok yüksek maliyet söz konusu olduğundan üretilmemektedir. Bilgisayar çok hızla gelişen bir alet. Bu hıza erişmek ise yine çok hızlı ve gelişkin bir teknolojiyi gerektiriyor. Donanıma yatırım yapmanın cazibesi yok ama fason üretimin cazibesi var. Ya da belli alanlarda uzmanlaşmak gerekiyor. Kişisel bilgisayar söz konusu olduğunda, bugün yılda bir milyon tane satamıyorsanız, üretmek anlamsızdır. Ama aynı şey daha büyük sistemler için geçerli değil. Bir Norveç firması birkaç akademisyenin yaptığı bir bilgisayarı dışarı satar. Yılda yirmi tane satar ama satar. Bu Norveç açısından avantajdır.

Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.