Otomatik Dev Gramatizör

6 6 ee Knipe oğlum. Artık iş bittiğine göre seni çağırıp başarın-dan ötürü kutlayayım. Adolphe Knipe, Bay Bohlen'ın masasının önünde dikilmiş duruyordu. Hiç de heyecanlı görünmüyordu. “Sevinmedin mi yoksa?” “Tabii sevindim Bay Bohlen.” “Bu sabah gazetelerde çıkan yazıları gördün mü?” “Hayır efendim. Görmedim.”

Masanın başındaki adam, katlanmış bir gazeteye uzandı, aldı, okumaya başladı: “Bir süre önce hükümetçe ısmarlanan otomatik dev bilgisayarın yapımı tamamlanmıştır. Günümüz dünyasının en hızlı elektronik işlem makinesi olduğu sanılıyor. Bu makine sayesinde bilim, endüstri ve işletmecilik alanlarında gün günden artan hızlı matematik işlem gereksinimi karşılanacak, bilindiği gibi geçmişte kullanılan geleneksel yöntemler ya yetersiz kalıyor, ya da zahmete değmeyecek bir zaman kaybına yol açıyordu. Makinenin yapımını üstlenen elektrik mühendisleri şirketinin başkanı Bay Bohlen bu konuda şöyle dedi: “Yeni makinenin çalışma hızını değerlendirmek için şu kadarını bilmek yeter, makinemiz, bir matematikçinin doğru çözüme ulaşmak adına bir ay süreyle uğraşacağı her problemi beş saniyede ve doğru olarak yanıtlamaktadır. Elle yapıldığında (tabii yapılabilirse) yarım milyon 33 x 40'lık kâğıdı dolduracak bir işlemi üç dakikada yapabilmektedir. Ayrıca toplama, çıkarma, çarpma ve bölmeye ilişkin akla gelebilecek her işlemde, saniyenin milyonda biri aralarla üretilen elektrikle çalışmaktadır. Gündelik iş yaşamında üstesinden gelemeyeceği hiçbir işlem Bay Bohlen, genç adamın asık, hüzünlü yüzüne baktı. “Gurur duymuyor musun Knipe? Göğsün kabarmıyor mu?” “Kabarmaz olur mu Bay Bohlen?” “Özellikle ilk çizimlere yaptığın katkının ne kadar önemli olduğunu anımsatacak değilim sana. Aslında daha da ileri gidip şöyle diyebilirim, sen ve senin özgün buluşların olmasa, bu proje çizim halinde kalabilirdi pekâlâ.” Alfred Knipe, halıya basan ayaklarını oynattı, şefinin küçük, beyaz ellerini; bir kâğıt tutacağıyla oynayan, telleri büküp geren sinirli parmaklarını gözledi. Şu adamın ellerinden hiç hoşlanmıyordu. Yüzünden de hoşlanmıyordu ya, o küçük ağzından, ince, pembe dudaklarından. Konuşurken yalnız alt dudağının oynaması da sinirine dokunuyordu. “Bir derdin mi var Knipe? Aklına bir şey mi “Yoo Bay Bohlen. Hayır.” “Bir haftalık bir tatile ne dersin? İyi gelir. Hak da ettin doğrusu. “Bilmem ki efendim.” Yaşlı adam, karşısında duran bu uzun boylu, zayıf, şapşal gence bakıp bekledi. Anlaşılması güç bir çocuktu. Neden dik duramıyordu ki? Üstü başı dökülüyordu hep, ceketi lekeliydi, dağınık saçları yüzünü örterdi. “Tatile çıkmanı istiyorum Knipe. İhtiyacın var.” “Peki efendim. Siz “Bir hafta izin sana. İstersen iki hafta olsun. Sıcak bir yere git. Güneş gör azıcık. Yüz. Cevşe. Uyu. Döndüğünde, gelecekten konuşuruz yine.” Adolph Knipe otobüse binerek iki odalı katına gitti. Ceketini sedire atıp bir kadeh viski doldurdu, masanın üstünde duran yazı makinesinin başına geçti. Bay Bohlen haklıydı. Tabii haklıydı. Yalnız tahmininde hepten yanılıyordu. Bir kadın var işin içinde sanıyordu. Genç bir adam sıkkın görünüyorsa, herkes bir kadın parmağı arar.

Öne doğru eğildi, makinede takılı duran yarısı yazılmış sayfayı okumaya başladı. Başlık, “Ucuz Bir Kurtuluş”tu ve şöyle başlıyordu: “Gece karanlıktı, fırtına vardı, rüzgâr ağaçlarda uğulduyor, yağmur delice yağıyordu...” Adolphe Knipe bir yudum aldı viskisinden, o buruk tadı duydu damağında, boğazından geçen soğuk sıvının midesine inişini, önce soğuk ama sonra yayıldıkça ısısını, bağırsaklara inerken küçük, ılık bir alan oyuşunu izledi. Bay John Bohlen'ın da canı cehenneme. Elektrikli dev bilgisayarın da canı cehenneme. Şeyin de... Tam o anda gözleriyle ağzı usulca şaşmışçasına arandı, başını yavaşça kaldırıp öylece kaldı, hiç kıpırdamadan, şaşmaktan çok şaşırmaya benzeyen bu bakışla, gözlerini hiç ayırmadan karşıdaki duvara dikti, kırk, elli, altmış saniye kıpırdamadan öylece kaldı. Sonra yavaş yavaş (başı kıpırdamıyordu bile) belli belirsiz bir değişiklik geldi yüzüne, şaşkınlığın hoşnutluğa dönüşü, önce çok hafif, yalnızca ağzının kıyılarında, giderek artışı, bütün yüzü sonsuz bir sevinçle ışıl ışıl kılana kadar yayılışı. Kimbilir kaç aydır ilk şimdi gülümsüyordu Adolph Knipe. “Tabii canım,” dedi yüksek sesle, “Çok saçma.” Bir daha gülümsedi, üst dudağı kalktı hafifçe, dişleri açığa çıktı, neredeyse cinsel bir haz duyuyormuş gibi. “Nefis bir düşünce, ne var ki uygulanması olanaksız, üstünde durmaya değmez.” O andan başlayarak Adolph Knipe, başka bir şey düşünemez oldu. Bu düşünceye müthiş kaptırmıştı kendini, önce, en büyük düşmanlarından şeytanca öç alma olanağını -uzak da olsa- eline verdiğinden. Yalnızca bu açıdan yola çıkarak, on, on beş dakika kadar düşünceyle oyalandı; sonra birdenbire uygulanabilirlik açısından konuyu ciddi ciddi inceler buldu kendini. Kâğıda sarılıp birkaç hazırlık notu aldı. Ama fazla ilerleyemedi. Daha başlar başlamaz bildik bir doğruya toslamıştı, ne kadar usta işi olursa olsun bir makine özgün bir düşünce üretemez. Matematiksel terimlerin alanına giren- yani yalnızca bir ve tek doğru yanıtı olan problemlerin dışındakileri çözümleyemez. Açmaz buradaydı işte. Neresinden dolanırsan dolan çıkamıyordun dışına. Bir makinenin beyni olamaz. Öte yandan, bir belleği olabilir pekâlâ, değil mi? Elektronik işlem makinesinin müthiş bir belleği vardı sözgelimi. Elektrik akımlarını bir cıva sütununda süpersonik dalgalara dönüştürerek bir kerede en az bin rakam depolayabiliyor, gerektiği anda herhangi birini çıkarıp verebiliyordu. Öyleyse bu ilkeye dayanarak hemen hemen sınırsız bir bellek oluşturulamaz mıydı? Buna ne buyurulur? Sonra birdenbire önüne durulmaz ama basit bir gerçek dank etti beynine, şu: İngilizcenin söz diziminin kuralları hemen hemen matematiksel bir şaşmazlık gösterir! Sözcükler ve çıkacak anlam bir kere verildi mi, bu sözcükleri sıraya dizmenin tek doğru yolu vardır. Hayır, diye düşündü, tam öyle değil. Bir sürü tümcede, sözcükleri ve tümce parçacıklarını yerleştirmenin bir sürü yolu vardır, söz dizimi açısından bu seçeneklerin hepsi doğru olabilir. Ama bundan ne çıkar? Temelde kuram doğru ya. Demek ki elektrikli bir işlem makinesinin izinden gidilerek yapılacak bir makinenin (sayılar yerine) sözcükleri söz diziminin kurallarına uygun olarak yerli yerine oturtmak üzere ayarlanması akla pek uzak değil. Fiilleri, adları, sıfatları, adılları vereceksin ona, belleğine bir sözcük dağarcığı yükleyeceksin, istendiğinde çıkartılmak üzere düzenleyeceksin. Sonra da olay örgüleriyle besleyeceksin makineyi, bırakacaksın tümceleri kursun.

Hiçbir şey Knipe'ı durduramazdı artık. Hemen kolları sıvadı, izleyen birkaç günde yoğun bir çalışmaya girdi. Oturma odası kâğıtlarla dolup taşıyordu; formüller ve işlemler; sözcük listeleri, binlerce, binlerce sözcük; bölük pörçük, kendi aralarında bir daha bölünen öykü örgüleri; Roget's Thesaurus'tan sayfalar boyu alıntılar; erkek ve kadın özel adlarıyla doldurulmuş sayfalar; telefon rehberinden alınma yüzlerce soyadı; tellerin, devrelerin, şalterlerin, termiyonik supapların ayrıntılı çizimleri; küçük kartlara çeşit çeşit delikler açabilen makinelerin, dakikada on bin sözcük yazabilen garip bir elektrikli yazı makinesinin resmi. Ayrıca, her biri ünlü bir Amerikan dergisinin adını taşıyan küçük düğmeleriyle bir çeşit kontrol paneli. Kendinden geçmiş bir halde çalışıyor, kâğıt yığınları arasında dolaşıp duruyor, ellerini ovuşturuyor, yüksek sesle konuşuyordu; arasıra burnunu hafiften kıvırarak yayıncı sözcüğünün asla eksik olmadığı müthiş lanetler yağdırıyordu ardarda. Bu çetin çalışma döneminin kâğıtları iki koca dosyada toplanıp -koşar adım- John Bohlen, Elektrik Mühendisleri A.Ş.'ye götürdü. Bay Bohlen onu yine iş başında görmekten hoşnutluk duydu. “Knipe oğlum, gözlerime inanamıyorum, eskiye oranla yüz kat iyi görünüyorsun. Tatilin iyi geçti mi bari? Nereye gittin bakalım?” Aslında eskisi kadar çirkin ve pasaklı, diye geçirdi içinden. Neden dik duramıyor ki bu oğlan? Yamulmuş bir değneğe benziyor. “Eskisine oranla yüz kat iyisin oğlum.” Neden böyle sırıtıyor acaba? Her karşılaşmamızda kulakları biraz daha uzuyor sanki. Adolph Knipe, dosyaları masanın üstüne bıraktı. “Bakın Bay Bohlen!” diye haykırdı. “Bir bakın şunlara!” Sonra baklayı ağzından çıkardı. Dosyaları açıp ufak tefek, şaşkın adamcağızın önüne sürdü planlarını. Bir saati aşkın bir süre konuştu, her şeyi tek tek açıkladı, bitirdiğinde soluk soluğa, kan ter içinde geri çekilerek kararı bekledi. “Ne düşündüğümü söyliyeyim mi Knipe? Bence sapıtmışsın sen!” Aman dikkatli ol, dedi Bay Bohlen kendi kendine. Ona iyi davran. İş var bu çocukta, gerçekten iş var. Bir de bu kadar itici olmasaydı, şu at suratı, kazma dişleriyle. Herifin kulakları keçi kulağı gibi.” “Ama ne diyorum bakın Bay Bohlen! Olmayacak şey değil! Yapılabileceğini kanıtladım size! Bunu yadsıyamazsınız!” “Ağır ol Knipe. Ağır ol da bana kulak ver.” Adolphe Knipe, her saniye biraz daha soğuyarak gözledi karşısındaki adamı. “Bu buluş,” diyordu Bay Bohlen'ın alt dudağı, “Gerçekten bir zeka ürünü -çok parlak diyebilirim- senin yeteneklerine ilişkin inancımı pekiştiriyor da diyebilirim Knipe. Yalnız fazla bel bağlama buna. Hem bize ne gibi bir yararı dokunabilir ki? Öykü yazmak için kim çıkar da böyle bir makine ister? Nesi para getirir bunun? “Oturabilir miyim efendim?” “Tabii, buyur.” Adolphe Knipe, bir iskemlenin ucuna ilişti. Yaşlı adam, kurnaz, kahverengi gözlerini ona dikmiş, neler anlatacağını bekliyordu. “Bir şeyi açıklamak isterdim Bay Bohlen izin verirseniz, bunun nerden aklıma “Anlat bakalım Knipe.” Biraz pohpohlamak gerek şu anda, dedi Bay Bohlen kendi kendine. Oğlanda gerçekten iş var -bir tür deha var- şirket için ağırlığı kadar altın eder.

Bir Öykümüz Var

Şuradaki kâğıtlara bak. Görüp göreceğim en garip zımbırtı. Şaşırtıcı bir çalışmanın ürünü. Yararı su götürür, orası öyle. Ticari bir değeri yok. Yine de oğlanın yeteneğinin yeni bir kanıtı. “Bu bir iç dökme sayılabilir sanırım Bay Bohlen. Neden öteden beri neden hep... neden hep kaygılı göründüğün açıklaması bu.” “Canın istiyorsa, çekinmeden açılabilirsin bana Knipe. Sana yardıma hazırım.” Genç adam ellerini sıkı sıkı kenetledi kucağında, arasıra dirseklerini oğuşturuyordu. Birdenbire çok üşümüştü sanki. “Bakın Bay Bohlen, dürüstçe konuşmak gerekirse, buradaki işimi pek sevdiğim, önemsediğim söylenemez. Başarılı olduğumu biliyorum falan ama pek gönlüm yok bu işte. Asıl yapmak istediğim bu değil.” Bay Bohlen'ın kaşları yay gibi çatıldı birden. Dondu kaldı. “Bakın efendim, yaşamım boyunca yazar olmak istedim ben.” “Yazar mı!” “Evet Bay Bohlen. Belki inanmayacaksınız ama bütün boş zamanlarımı öykü yazmaya adadım. Son on yılda yüzlerce, sözcüğün tam anlamıyla yüzlerce öykü yazdım. Kesin bir sayı vermek gerekirse tam beş yüz altmış altı tane. Haftada bir öykü aşağı yukarı.” “Ne diyorsun sen oğlum? Neden yaptın ki bunu?” “Tek bildiğim, yazmak içimden geliyor “Nasıl içinden geliyor?” “Yaratma güdüsü Bay Bohlen.” Başını her kaldırışında Bay Bohlen'in dudaklarını görüyordu. Gittikçe daha inceliyor, daha pembeleşiyordu bu dudaklar. “Ne yapıyorsun bu öyküleri?” “Sorun da bu ya efendim. Kimse öykülerini satın almak istemiyor. Bir öyküyü bitirir bitirmez her yere yolluyorum. Bir dergi almazsa, öbürüne. Ama bir sonuç çıkmıyor Bay Bohlen, hepsi geri gönderiyorlar. Çok sinir bozucu bir durum.” Bay Bohlen gevşemişti. “Duygularını anlayabiliyorum oğlum.” Sesi cıvık bir duygusallıktaydı. “Hepimizin başından geçer böyle şeyler. Ama artık eline kesin bir kanıt geçtiğine göre -uzmanların ağızlarından yazdığı öykülerin nasıl desem, pek başarılı olmadıklarını kesinlikle öğrendiğine göre, vazgeçme zamanı gelmiş demektir. Unut bunları oğlum. Sil kafandan.” “Olamaz Bay Bohlen! Hayır! Doğru değil! Öykülerimin iyi olduğunu biliyorum. Hele şu dergilerde çıkan bazı öykülerle karşılaştırsanız şaşarsınız -inanın Bay Bohlen!- dergilerde her hafta yayımlanan şu iç kapayıcı, döküntü öykülerle karşılaştırdığımda çılgına dönüyorum!” “Bir dakika oğlum, bir dakika...” “Siz hiç dergi okur musunuz Bay Bohlen?” “Özür dilerim Knipe ama bütün bunların senin tasarladığın makineyle ne ilgisi var?” “Ne ilgisi yok ki Bay Bohlen? Size anlatmak istediğim şu, bütün dergileri taradım ben, anlaşıldığı kadarıyla, her biri kendi eğilimine göre ayrı bir öykü türü benimsemiş. Yazarlar da -başarılı yazarlar demek istiyorum- bunu biliyor, ona göre yazıyorlar.” “Bir dakika. Ağırdan alsana oğlum, sinirlenme. Bunları konuşarak bir yere varabileceğimizi sanmıyorum.” “Lütfen Bay Bohlen, sonuna kadar dinleyin. Çok, çok önemli bu.” Durup soluklandı. Artık iyice zıvanadan çıktığı belliydi, konuşurken ellerini kollarını savurup duruyordu. O uzun, dişlek, iki yanından kepçe kulaklar fırlayan surat heyecanla parlıyordu, ağzında biriken salya yüzünden yapış yapış çıkıyordu kullandığı sözcükler. “Gördüğünüz gibi, makinemdeki “olay-örgüsü belleği” bölmesiyle “sözcük bölmesi” arasına yerleştirilecek ayarlanabilir bir koordinatör aracılığıyla istediğim tür öyküyü üretebilirim, hem de yalnızca düğmeye “Anlıyorum Knipe, anlıyorum da. Gerçekten ilginç ama neye yarayacak?” “Yalnızca şuna Bay Bohlen. Sınırlı bir pazar var. Gerektiğinde elimizin altında bu pazara sürülecek malzeme bulunmalı. Bir iş alanı bu, o kadar. Sizin bakış açınızdan bakıyorum olaya şimdi ticari bir girişim olarak.” “Güzel oğlum, ticari bir öneri olamaz bu, asla. Böyle bir makineyi, bir tek makineyi yapmak kaça patlar, sen de bilirsin benim kadar.” “Biliyorum efendim. Saygısızlık etmiş olmayayım ama siz dergilerin yazarlara bu tür öyküler için ne ödediğini bilmiyorsunuz “Ne ödüyorlar?” “Tavanı iki bin beş yüz dolar. Ortalaması alındığında, bin dolar.” Bay Bohlen yerinden sıçradı. “Evet efendim, doğru söylüyorum.” “Olamaz Knipe! Gülünç!” “Hayır efendim, doğru.” “Yani sen, bana o dergilerin bir adama.... şöylesine bir öykü çiziktirmek için bunca parayı ödediklerini mi söylemek istiyorsun! Aklımı koru Tanrım, bakalım başımıza daha neler gelecek! Yazarların hepsi milyoner olsalar gerek!” “Doğru bildiniz Bay Bohlen! İşte makine burada devreye giriyor. Dinleyin de efendim, size biraz daha bilgi vereyim. Hepsini tek tek not ettim. Büyük dergiler her sayıda aşağı yukarı üç öyküye yer veriyorlar. Şimdi, en önemli on beş dergiyi ele alalım -en fazla telif ücreti ödeyen dergileri. Bunlardan birkaçı aylık, ama çoğu haftalık. Peki. Bu da her hafta diyelim ki elli dolayında uzunca öykü gereksinimi demektir. O da kırk bin dolar eder. Demek ki makinemizi kullanarak -çalıştırmaya başladığımızda yani- bu pazarı rahatça silip süpürebiliriz.” “Oğlum, çıldırmışsın sen!” Kendi edebiyat ajansımızı kuracağız, o ajans aracılığıyla yapacağız dağıtımı. “Hiç de değil efendim, gerçekten doğruyu söylüyorum. Yalnız sayfa sayısıyla bile onları kırar geçiririz. Bu makine, beş bin sözcüklük bir öyküyü tam otuz saniyede yazabiliyor, üstelik daktilo edilmiş ve yayına hazır biçimde. Yazarlar bu hızla nasıl baş ederler? Soruyorum size Bay Bohlen, nasıl?” Bu noktada, Adolphe Knipe, adamın yüzünde ufak bir değişiklik ayırdetti, gözlerindeki aşırı parlaklık, burun deliklerindeki kıpırtı, yüzün ansızın donuşu, kaskatı kesilişi. Çarçabuk ekledi. “Bugünlerde el-işi ürünlerin işi bitik. Seri imalatla rekabetleri söz konusu değil, özellikle bu ülkede -siz de biliyorsunuz. Halılar... iskemleler... pabuçlar... tuğlalar... çanak çömlek... aklınıza ne gelirse makineyle yapılıyor artık. Kalite düşük olabilir ama kimin umurunda? Önemli olan maliyet fiyatı. Öykülere gelince- tabii onlar da halılar ve iskemleler gibi işlenmiş eşya sayılıyor, malı nasıl işlediğiniz kimsenin umurunda değil, piyasaya zamanında sürülsün yeter. Biz onları toptan satacağız Bay Bohlen! Ülkedeki bütün yazarların ücretlerini kıracağız! Köşeyi döneceğiz!” Bay Bohlen iskemlesinde kıpırdanıp doğruldu. Şimdi öne eğilmişti, iki dirseğini masaya dayamıştı, yüzü aydınlıktı, küçük kahverengi gözleri karşısındakine dikilmişti. “Yine de olamaz gibi geliyor Knipe.” “Haftada kırk bin!” diye haykırdı Adolph Knipe. “Fiyatı yarıya düşürsek de, diyelim haftada yirmi bine, yılda yine de bir milyon Yumuşak bir sesle ekledi: “Bizim elektronik işlem makinesini yaparken yılda bir milyon geçmedi elimize, değil mi Bay Bohlen?” “Ciddi olalım şimdi Knipe. Sence bu öyküleri satın alırlar mı?”

“Dinleyin beni Bay Bohlen. Bunlar piyasaya yarı fiyata sürülürken özel birtakım kalemlerin yazdığı öykülerde kim diretir ki sizce? Mantıklı değil mi dediğim?” nasıl satacaksın onları? Kimin yazdığını söyleyeceksin?” “Kendi edebiyat ajansımızı kuracağız, o ajans aracılığıyla yapacağız dağıtımı. Yazarlara da takma adlar uydururuz gönlümüzce.” “Hoşuma gitmiyor Knipe. Bana sahtekârlıkmış gibi geliyor, sana?” “Bir şey daha var Bay Bohlen. Bir kere işe giriştikten sonra her türlü yan üründen yararlanabiliriz. Reklamcılı-.

ğı ele alalım sözgelimi. Bira üreticileri falan, ürünlerine adlarını satacak ünlü yazarlara yüklü para ödemeye hazır durumdalar bugün. Lütfen Bay Bohlen! Çocuk oyunu değil konuştuğumuz. Büyük bir iş.” “Gözünü pek yükseklere dikme “Bir şey daha. İsterseniz, daha eli-yüzü düzgün bazı öyküleri sizin imzanızla yayımlamamız için hiçbir neden yok Bay Bohlen.” “Hay allah Knipe! Neden isteyeyim ki böyle bir şey?” “Bilmem efendim, tek bildiğim, bazı yazarların -Bay Erle Gardner ya da Kathleen Norris- gibi toplumda çok saygı gördükleri. Bize çeşitli adlar gerek, ben de kendi imzamı birkaç öyküde kullanmayı kararlaştırmıştım, kolaylık olsun diye.” “Bir yazar ha?” dedi Bay Bohlen duyduklarını tartarak,

“Benim adımı dergilerde görmek -iyi dergilerde görmek, bizim kulüptekileri amma da şaşırtır.” “Elbette Bay Bohlen.” Bir an, düşlere dalıp gitmiş, bir bakış geldi Bay Bohlen'ın gözlerine, sonra gülümsedi. Sonra da toparlanmış önündeki planlara göz atmaya başladı. “Bir şeyi anlamıyorum Knipe. Bu olay-örgüleri nereden gelecek? Makinenin olay örgüsü yaratması olanak “Besleyeceğiz efendim. Hiçbir sorun yok. Herkesin kendine özgü olay-örgüleri vardır. Solunuzdaki dosyada bunlardan üç ya da dört yüz kadarını bulacaksınız. Makinenin olay-örgüsü belleğine depolayacağız bunları.” “Evet, devam et.” “Daha yığınla küçücük incelik var Bay Bohlen. Kâğıtları dikkatle incelediğinizde göreceksiniz. Sözgelimi, hemen her yazarın kullandığı bir trük vardır, her öyküye en azından bir tane uzun, anlamı belirsiz bir sözcük yerleştirmek gibi. Bu da okuru, yazarın çok bilgili, çok akıllı olduğuna inandırır. Makineye de aynı şeyi yaptıracağım. Bu amaçla uzun sözcüklerden oluşan upuzun bir liste olacak yedekte.” “Nerede?” “Sözcük-belleği bölmesinde,” dedi Knipe malumatfuruşâne. Günün büyük bölümünü yeni makinenin olanaklarını tartışarak geçirdiler. Sonunda Bay Bohlen, konu üstünde biraz daha düşünmek istediğini belirtti, Ertesi sabah, yüzünden, heyecanını gizlemeye çalıştığı anlaşılıyordu. Bir hafta sonra buluşu yürekten benimsemişti. “Yapmamız gereken şey ne biliyor musun Knipe?” dedi. “İkinci bir bilgisayar üstünde çalıştığımızı yayacağız, yepyeni bir makine. Böylece sırrımız açığa çıkmaz.” Altı ay içinde makine tamamdı. Şirket yapılarının arkasındaki bağımsız tuğla bir yapıda kurulmuştu ve artık kullanıma hazır olduğundan yanına Bay Bohlen ile Adolphe Knipe'tan başka kimsenin yaklaşması yasaktı. İki adamın -biri, kısa, tombul, öbürü uzun boylu, zayıf, dişlek- kontrol panelinin durduğu koridorda ilk öyküyü makineye geçmek için hazırlıklarını tamamladıkları an gerçekten yürek kabartıcıydı. Çevrelerinde bir sürü küçük koridorda açılan duvarlar vardı; duvarlar, teller, fişler, şalterler ve kocaman cam supaplarla kaplıydı. İkisi de sinirliydiler, Bay Bohlen yerinde duramıyor, boyuna ayak değiştiriyordu. “Hangi tuş?” diye sordu Adolphe Knipe, bir yazı makinesinin tuşlarını andıran bir dizi küçük, beyaz ekrana göz atarak. “Siz seçin Bay Bohlen. Hangi dergiden istiyorsunuz, sürüyle var -Saturday Evening Post, Collier's, Ladies' Home Journal- canınız hangisini “Aman oğlum! Ben nerden bilirim?” Arı kovanına dalmış gibi zıp zıp zıplıyordu. “Bay Bohlen,” dedi Adolphe Knipe ciddi bir sesle, “Şu anda yalnızca serçe parmağınızı oynatmakla bu kıtanın en renkli yazarı olabilirsiniz, sanırım farkındasınız “Baksana Knipe, bir an önce çalıştır şunu da bitsin, ayrıntıları “Peki Bay Bohlen. Başlıyoruz öyleyse... bir dakika, şuna basalım. Ne dersiniz?” Parmağını uzattı ve üstünde siyah minisküle GÜNÜMÜZ KADINI yazan düğmeye bastı. Sert bir çat sesi geldi; parmağını çektiğinde, düğme kalkmadı, öbür düğmelerden biraz daha aşağıda kaldı. “Seçmemizi yaptığımıza göre,” dedi Knipe, “Başlayabiliriz.” Uzandı, paneldeki şalterlerden birini indirdi. O anda oda bir vınıltıyla, kıvılcım çatırtılarıyla, hızla

Bir Öykümüz Var inip kalkan sürüyle küçük manivelanın takırtısıyla doldu; aynı anda kitap sayfaları kontrol panelinin sağ yanındaki bir delikten kaymaya, alttaki sepete düşmeye başladı. Hızla kayıyorlardı, öyle ki yarım dakika dolmadan iş bitmişti. Kâğıtların arkası kesildi. “İşte!” diye haykırdı Knipe. “Buyurun öykünüzü!” Sayfaları kaparak okumaya başladılar. İlk sayfada şöyle yazıyordu: “Aifkjmbsaoegweztpplnvogudskigt ve, fuhpekanvbertyuiolkjhgfdsazxcvbnm, periutrehdjkgmvnb, wmsuy...” Öteki sayfalara baktılar. Hepsinde hemen hemen aynı üslup sürüp gidiyordu. Bay Bohlen avaz avaz bağırmaya başladı. Genç adam onu yatıştırmaya çalıştı. “Bir şey yok efendim. Gerçekten. Ayarını biraz düzeltmek gerekiyor, o kadar. Bir yerde yanlış bir bağlantı var yalnızca. Bu odada üç yüz elli bin metreyi aşkın bir kablo yığını olduğunu unutmayın sakın. İlk deneyde her şeyin pürüzsüz gitmesini bekleyemezsiniz.” “Çalışmaz bu makine,” dedi Bay Bohlen. “Sabırlı olun efendim. Sabırlı olun.” Adolphe Knipe neyin aksadığını araştırmaya koyuldu, dört gün sonra ikinci deneye hazır olduğunu bildirdi. “Çalışmaz bu makine,” dedi Bay Bohlen. “Olmayacağını biliyorum.” Knipe gülümsedi, Reader's Digest yazılı düğmeye bastı. Yine indirdi şalteri ve oda yine o garip, heyecanlandırıcı vınlamayla doldu. Daktiloyla yazılmış bir sayfa delikten kayıp sepete düştü. “Gerisi nerede?” diye haykırdı Bay Bohlen. “Durdu işte! Yine bozuldu!” “Hayır efendim, bozulmadı. Tam istendiği gibi. Digest için bu yazı, anlamıyor Bu kere yazı şöyle başlıyordu: Günümüzdekaçkişiçağınenkorkunçhastalığınayepyenibirdevagetirenvehastanınacısınınacısınıhatamamenkesenmucizevibirtedavidenhabervardıracaba...” V.b. “Saçma sapan bir şey!” diye haykırdı Bay Bohlen. “Hayır efendim, çok iyi. Anlamıyor musunuz? Yalnızca sözcükleri ayıramıyor. Düzeltmesi çok kolay. Ama yazıya diyecek yok. Bakın Bay Bohlen, baksanıza! Yazıda kusur yok, yalnız sözcükler bitişik yazılmış.” Doğruydu. Birkaç gün sonraki deneyde hiçbir şey aksamadı, yazım kuralları bile. Ünlü bir kadın dergisi için geçtikleri ilk öykü, zengin patronuyla arasını düzeltmeye çalışan bir delikanlının başından geçen olayları anlatan düz bir öyküydü. Öyküdeki delikanlı, olay öyle gelişiyordu, bir arkadaşıyla anlaşıyor, zengin adamın kızı bir gece arabasıyla eve dönerken onun kızın yolunu kesmesini sağlıyordu. Sonra kendisi oradan bir rastlantı sonucu geçerken arkadaşının elindeki tabancayı bilek gücüyle alıp kızı kurtarıyordu. Kız, ona nasıl teşekkür edeceğini bilemiyordu. Gelgelelim baba işkillenmişti. Oğlanı sorguya çekiyordu. Delikanlı çözülüyor, suçunu itiraf ediyordu. Baba, delikanlıyı evinden kovacağına girişim yeteneğine hayran kaldığını belirtiyordu açıkça. Kız da onun dürüstlüğüne hayran, ayrıca yakışıklılığına hayran zaten. Baba, delikanlıyı şirketinin Muhasebe Müdürlüğü'ne getireceğine söz veriyordu. Kız da onunla evleniyordu. “Müthiş bir öykü Bay Bohlen! Tam istendiği “Bana fazla duygusal geliyor oğlum.” “Hayır efendim, çok satacak bir öykü bu, gerçek bir öykü çok satar.” Heyecanını bastıramayıp hemen altı öykü daha geçti

Adolphe Knipe. Hepsi de, nedense biraz açık saçık çıkan bir tek öykü dışında beklenene tıpatıp oturuyordu. Bay Bohlen yumuşamıştı artık. Kent merkezinde bir edebiyat ajansı kurmaya, ajansın başına da Knipe'ı getirmeye razı oldu. Birkaç hafta içinde bu tasarı gerçekleşti. O günlerde Knipe ilk bir düzine öyküyü postaladı dergilere. Dördüne kendi imzasını, birine Bay Bohlen'inkini koydu, geri kalanlara uyduruk imzalar attı. Öykülerin beşi hemen kabul edildi. Bay Bohlen'ın imzasını taşıyansa editörden gelen şu mektupla geri çevrildi: “Gerçekten usta işi bir öykü bu, ne var ki tam anlamıyla tamamlanmış izlenimi vermedi bize. Yazardan yeni öyküler beklemekteyiz...” Adolphe Knipe, bir arabaya atlayıp doğru fabrikaya yollandı, aynı dergi için bir öykü daha geçti makineye. Yine Bay Bohlen'ın imzasıyla ve öyküyü hemen postaladı. Öykü dergice satın alındı. Para akmaya başlamıştı. Knipe, yavaş yavaş, ölçüp biçerek artırdı verimi, altı aya kalmadan haftada otuz öykü üretiyor, aşağı yukarı yarısını satıyordu. Edebiyat çevresinde verimli, başarılı bir yazar olarak ünlenmeye başlamıştı. Gerçi Bay Bohlen da ünlüydü ama Knipe kadar saygın değildi tabii, kendisi o kadar incesini bilmiyordu. Bu arada Knipe, umut veren genç yazarlar adı altında bir düzinelik bir kadro yaratmaya uğraşıyordu. Her şey yolundaydı. Tam bu noktada makineyi roman da yazmak üzere ayarlamak kararlaştırıldı. Edebiyat dünyasında yeni ödüller peşinde koşan Bay Bohlen, Knipe'ı bu zor görevi üstlenmeye zorluyordu. “Bir roman yazmak diyordu habire. “Roman yazmak “Yazacaksınız efendim. Elbette yazacaksınız. Yalnız lütfen telaş etmeyin. Çok karmaşık bir ayarlama işlemi yapmam gerek.” : “Herkes bir roman yazmam gerektiğini söylüyor,” diye haykırdı Bay Bohlen. “Ne kadar yayıncı varsa peşimde, artık saçma sapan öykülerle oyalanmamam gerektiğini, gerçekten önemli bir iş çıkarmamın zamanının geldiğini yalvara yakara anlatmaya çalışıyorlar. Önemli olan tek şey romanmış dediklerine “Roman işine de gireceğiz,” dedi Knipe. “Canımızın çektiği sayıda roman yazacağız. Yalnız sabırlı olun lütfen.” “Şimdi beni iyi dinle Knipe. Ben ciddi bir roman istiyorum, hepsini sultada durduracak bir roman yazmak istiyorum. Son günlerde altına imzamı koyduğun tür öykülerden bıkıp usanmaya başladım. Doğruyu söylemek gerekirse, benimle dalga geçip geçmediğinden pek emin değilim.” “Dalga geçmek mi Bay Bohlen?” “En iyilerini kendine saklıyorsun, baştan beri böyle bu.” “Yapmayın Bay Bohlen! “O yüzden bu kere yüksek düzeyde, entelektüel bir kitap yazmak istiyorum. Anlıyorsun, değil mi?” “Bakın Bay Bohlen. Yeni yapacağım düzenlemeyle istediğiniz her tür kitabı yazabileceksiniz.” Dediği doğruydu Knipe'ın, çünkü birkaç ay içinde, yalnızca makineyi roman yazımına göre ayarlamakla kalmamış, yazarın gönlünden geçen herhangi bir olay-örgüsünü ve yazım üslubunu önceden seçmesine olanak tanıyan akıl almaz bir yeni denetleme sistemi kurulmuştu dehasıyla. Makinede o kadar çok ayar düğmesi ve manivela vardı ki, dev bir uçağın kontrol tablosunu andırıyordu. Yazar, önce ilk sırayı tutan belirleyici düğmelerden birine basarak temel seçmesini yapıyordu; tarihsel bir roman mı, taşlama mı, düşünsel mi, siyasal mı, romantik mi, erotik mi, gülmece romanı mı, ya da işte böyle bir roman mı. Sonra, ikinci serüvencilik ruhu günleri, iç savaş, dünya savaşı, ırk sorunları, vahşi batı, köy yaşamı, çocukluk anıları, denizcilik, denizin dibi ve daha neler neler. Üçüncü sıradaki düğmeler edebi üslubu belirliyordu; klasik mi, fanteziye mi yatkın, hafif açık saçık mı, Hemingway mi, Joyce mu, dişil bir tadı mı var falan. Dördüncü sıra romanın kişilerine, beşinci sıra sözcük dağarcığına ayrılmıştı - böylelikle toplam on uzun diziyi bulan seçme düğmeleriyle donanmıştı makine.

BA LGİIN —

Bu kadarla da kalmıyordu. Yazma sürecinden de (ki roman başına on beş dakikaydı) denetleme gerekiyordu, bu süre içinde yazarın direksiyon başında otururcasına, üstleri etiketli bir dizi elektrikli düğmenin ileri-geri oynatması org çalar gibi. Böylelikle, gerilim, şaşırtı, humor, ağlatıcılık ve gizem gibi elli tür yazınsal nitelik arasından istediklerini istediği dozda ayarlayabiliyordu. Kontrol panelindeki sayısız göstergeye bakarak yapıtta ne kadar yol aldığını anlayabiliyordu.

En önemli sorun “tutku”ydu. Adolphe Knipe bir önceki yılın en çok satar kitaplarının listelerini titizce gözden geçirirken en önemli ögenin tutku olduğunu saptamıştı en tatsız tuzsuz romanı başarıya ulaştıran - en azından kapış kapış sattıran büyülü bir kızıştırıcıydı tutku. Gelgelelim Knipe, tutkunun güçlü, vurucu bir öge olduğunu, iyi ayarlanması gerektiğini biliyordu- tam zamanında ve tam dozunda; bunu güvenceye almak için arabaların fren mekanizmasına benzeyen, ayak pedalıyla çalışan hızla iki yana sürüklenen iki duyarlı ayarlayıcı bağımsız bir denetleme birimi kurmuştu. Pedallardan biri, verilecek tutku oranını denetliyor, öbürü tutkunun yoğunluk derecesini saptıyordu. Hiç kuşkusuz -işin tek göz korkutucu yanı buydu ya- Knipe yöntemleriyle roman yazmak, aynı anda bir uçağı ve arabayı kullanmak, bu arada da org çalmaktan pek farklı değildi ama, buluşun sahibi bundan pek gocunmuyordu. Her şey hazır olduğunda, büyük bir gururla makine odasına götürdü Bay Bohlen'ı ve yeni mucizenin nasıl işlediğini uzun uzun açıkladı. “Ne yaptın Knipe! Dünyada çalıştıramam bu makineyi! Bırak oğlum, elle yazmak daha kolay.” “Çok geçmez alışırsınız Bay Bohlen, size söz veriyorum. Bir iki hafta içinde hiç düşünmeden, kendiliğinden işletirsiniz. Araba sürmeyi öğrenmek gibi bir şey bu.” Tabi o kadar kolay değildi ama saatler süren temrinlerden sonra Bay Bohlen sırrı kavramaya başladı ve sonunda, bir gece geç saatte Knipe'a ilk romanını geçmek üzere makineyi ayarlamasını söyledi. Gergin bir andı, ufak tefek şişman adam şoför koltuğunda kıvranıp duruyor, uzun boylu, dişlek Knipe onun çevresinde dört dönüyordu telaşla. “Önemli bir roman yazmak istiyorum Knipe.” “Yazacağınızdan eminim efendim. Kalıbımı basarım ya- Tek parmağıyla ön-seçme düğmelerine özenle bastı Bay Bohlen: Belirleyici düğme- taşlama Konu— ırk sorunu Üslup— klasik Kişiler— altı erkek, dört kadın, bir çocuk Uzunluk— on beş bölüm. Bu arada gözünü güç, gizem, derinlik ayarlarından ayırmıyordu. “Hazır mısınız efendim?” “Evet evet, hazırım.” Knipe şalteri çekti. Koca makine homurdanmaya başladı. Binlerce dişlinin, piston kolunun, manivelanın uyumlu çalışmasından doğan bir uğultu sardı ortalığı; sonra hızlı yazan elektrikli bir yazı makinesinin taktakları duyuldu, tiz, kulağı sağır eden bir takırtı. Derken sepete sayfalar yığılmaya başladı- her iki saniyede bir sayfa. Ne var ki o dayanılmaz gürültü, heyecan, bir yandan düğmelerle oynarken öte yandan bölüm-sayacını hız-göstergesini, tutkuayarını kollamak, Bay Bohlen'ın elini ayağına dolaştırmıştı. Araba kullanmayı öğrenen birinin verdiği tepkiyi verdi hemen - iki ayağını da pedallara basarak lanet olası makine durana kadar bekledi. “İlk romanınız için kutlarım sizi,” dedi Knipe, sepete yığılmış yazılı sayfaları toplayarak. Bay Bohlen'ın yüzü ter damlacıklarıyla kaplıydı. “Amma zor işmiş oğlum.” “Ama üstesinden geldiniz efendim. Bitti işte.” “Bir bakayım Knipe. Nasıl

Bir Öykümüz Var

İlk bölümü okumaya başladı, bitirdiği her sayfayı genç adama uzatıyordu. “Olacak iş değil Knipe! Bu ne!” Bay Bohlen'ın ince mor balık-dudağı, hafifçe titriyordu sözcükleri biçimlendirirken, yanakları al al oluyordu. “Baksana şuna Knipe! Rezalet!” “Evet, biraz fazla kaçmış “Fazla kaçmış da ne demek? İç bulandırıcı düpedüz. Bunun altına asla imzamı atamam.” “Haklısınız efendim. Doğru.” “Knipe! Bana bir dümen çevirmiyorsun ya?” “Aman efendim! Ne ilgisi var?” “Öyle görünüyor ama.” “Tutku- denetimi pedallarına biraz sert basmış olamaz mısınız Bay “Nerden bilebilirim ki evladım?” “Bir roman daha deneseniz?” Bay Bohlen ikinci bir roman geçti, bu kere işler yolunda gitti. Bir hafta dolmadan ateşli bir yayıncı romanı okumuş, yayımlamaya kabul etmişti bile. Knipe, kendi imzasıyla bir roman daha geçti, bir düzine kadar da yedek roman hazırladı. Göz açıp kapayana kadar Adolph Knipe'ın Edebiyat Ajansı, gelecek vadeden geniş yazar kadrosuyla ünlendi. Bir kere daha kasa dolmaya başladı. Knipe'ın büyük iş çevirme yeteneği de bu dönemde ortaya çıktı zaten. “Bakın Bay Bohlen,” dedi. “Hâlâ bir sürü rakibimiz var piyasada. Neden bütün yazarları bizim ajansa bağlamıyoruz?” O günlerde cam göbeği kadife bir spor ceket giyen ve saçlarını kulaklarının üçte ikisini örtecek kadar uzatan Bay Bohlen, bu gidişten pek hoşnuttu. “Ne demek istediğini anlayamadım oğlum. Yazarları canın çektiğinde bağlayamazsın öyle.” “Tabii bağlarsınız efendim. Rockefeller petrol şirketleriyle nasıl yaptıysa. Satın alacaksınız hepsini, iş yapmazlarsa elden çıkaracaksınız. Bu kadar basit!” “Ağır ol Knipe. Ağır ol.” “Efendim elimde ülkenin en başarılı elli yazarının adları var, hepsine ömür boyu aylık gelir vermeyi düşünüyorum. Bunun karşılığında yapmaları gereken tek şey, bir daha bir tek sözcük bile yazmamayı taahhüt etmek, ayrıca imzalarının bizim geçeceğimiz romanlarda kullanılmasına izin vermek tabii. Ne dersiniz?” “Asla kabul etmezler.” “Siz yazarları tanımıyorsunuz Bay Bohlen. Biraz sabredin, görürsünüz.” “Ya yaratma güdüsü? O ne olacak Knipe?” “Kulak asmayın siz! Onların akılları fikirleri paradadır herkes gibi.” Sonunda Bay Bohlen gönülsüzce de olsa bir denemeye karar verdi, Knipe da cebine yazar listesini koyup özel şoförlü Cadillac'ıyla hepsini tek tek yoklamaya başladı. Önce listenin başındaki çok önemli çok harika yazara gitti, eve kolaylıkla girebildi. Düşündüğünü anlattı, yazarın önüne bir bavul dolusu örnek-roman serdi, bir de imzalarsa yıllık bilmem ne kadar geliri güvenceye alan bir sözleşme. Adamcağız ses çıkarmadan dinledi anlattıklarını, azgın bir deliyle becelleştiği kanısına vardıktan sonra da bir içki içirip başından savdı onu. Listenin ikinci sırasındaki yazar, Knipe'ın ciddi olduğunu anlayınca metal bir kâğıt bastırıcısıyla saldırıya geçti ve büyük bulgucumuz yaşamı süresince hiç duymadığı bir yığın hakaret ve küfür duyarak kaçtı bahçeden. Ama Adolph Knipe kolay kolay yılacaklardan değildi. Düş kırıklığına uğramıştı uğramasına da, umutsuzluğa kapılmamıştı, kocaman arabasına kurulup bir sonraki müşteriyi yoklamaya gitti. Bu kere, bir kadın yazardı karşısındaki, ünlü, tutulan kitaplar yazan, tuğla gibi romantik kitapları ülkede milyonlarca satan bir yazar. Knipe'ı büyük bir incelikle karşıladı, çay sundu, ağırladı, anlattıklarına ilgili kulak kabarttı. “Gerçekten müthiş bir tasarı,” dedi. “Ama bana pek inandırıcı gelmiyor.” “Hanımefendi,” dedi Knipe. “Lütfen benimle gelin ve gözlerinizle görün. Arabam dışarda.” Birlikte çıktılar ve şaşkına dönen hanımefendi mucizenin saklı tutulduğu bölmeye götürüldü. Knipe, çalışmalarını canla başla anlattı ona, hatta bir süre sonra şoför koltuğuna geçmesine ve düğmelerle oynamasına da izin verdi. “Şimdi,” dedi birdenbire, “Bir kitap yazmaya ne dersiniz?” “Lütfen!” diye haykırdı kadın yazar. “Lütfen!” Becerikliydi doğrusu, ne istediğini çok iyi biliyordu. Kendi ön-seçmelerini yaptıktan sonra uzun, romantik, tutku yüklü bir roman geçti. İlk bölümü okuyunca o kadar coştu ki, anında imzaladı sözleşmeyi. “Birini ayartabildik hiç değilse,” dedi Knipe, Bay Bohlen'a sonradan. “Oldukça önemli biri üstelik.” “Aferin oğlum.” “Neden imzaladığını merak ediyor musunuz?” “Neden?” “Nedeni para değil. Domuz gibi parası var.” “Neden “Knipe sırıttı, üst dudağı kalkınca, soluk diş etleri açığa çıktı. “Makinede üretilenin kendi yazdığından daha iyi olduğunu gördü de ondan.” O günden sonra Knipe, sıradan ve bayağı olanı kollama doğrultusunda akıllıca bir karara vardı. Yazar olsun -da taş olsun, zaten öyle azdı ki, iyisi önemi yoktu- ama yetkin yazarları ayartmak kolay değildi. Aylarca çalıştıktan sonra listesindeki yazarların yüzde yetmiş kadarını sözleşmeyi imzalatabilmişti. Daha yaşlıların, artık düşünce üretemeyip kendilerini içkiye verenlerin hesabını görmek kolaydı anladığı kadarıyla. Gençler daha hırçındılar. Saldırganlık tohumu taşıyorlardı. Zaman zaman şiddete varan bir saldırganlık gösteriyorlardı, birkaç kere çizikle olayı anlattı Knipe. Ama genelde, hoşnutluk verici bir başlangıçtı. Geçen yıl içinde -makinenin sürekli çalışmasından bir yıl sonra- İngilizcede yazılan romanların en azından yarısının Adolph Knipe'ın Dev Otomatik Gramatizör'e geçtiği romanlar olduğu belirlendi. “Şaşıyor musunuz buna?” “Pek sanmam.” Daha başımıza neler gelecek üstelik. Şimdilerde, dedikodulara göre, gün geçtikçe daha fazla yazar bağlanıyormuş Bay Knipe'a. Sözleşmeyi imzalamakta bocalayanlarsa gitgide sıkışıyorlarmış, daralıyorlarmış. Şu anda, bitişik odada açlık çığlıkları atan dokuz çocuğun seslerini dinlerken elimin usul usul çalışma masasının öbür ucundaki altın sözleşmeye gittiğini seziyorum. Bize güç ver Tanrım, ver de çocuklarımızın açlıktan ölmesine göz yumalım.