Bu sayfadaki yazılar
Sayfanın metni
Sayfa 47
Levent MOLLAMUSTAFAOĞLU- İskender SAVAŞIR
Dr. Y. Müh. Mithat Uysal, Doç. Dr. Murat Tunç
Teleteknik Yayınları, 1986, 250 sayfa, 2500 TL.
Ülkemizde mikro-bilgisayarlara olan ilginin, özellikle son üç yıl içerisinde hızla arttığı biliniyor. Bu gelişmenin uzantısı olarak öğrenme-kullanma kolaylığı ve bilgisayar belleğinde kapladığı yerin azlığı nedeniyle, mikro-bilgisayarların ayrılmaz parçası haline gelen BASIC diline gösterilen ilgi de artış gösterdi, bunun sonucunda birçok BASIC kitabı yayınlandı. Bunlardan bazıları belli tip kullanıcılara yönelik, bazıları ise başlangıç seviyesindeki programcılara yönelik kitaplar. Ayrıca BASIC dilinin tam anlamı ile bir standart, bir dil olmamasından ötürü, çeşitli mikro-bilgisayarların kullandığı BASIC yorumlayıcıları arasında da, deyimler, komutlar ve başka bazı yönlerden farklılıklar olabilmekte. BASIC dilinin içinde de ilk ortaya çıktığı dönemden itibaren çeşitli gelişmeler oldu; bu dil iş hayatında ve birçok mühendislik uygulamasında başarı ile kullanılabilen bilgisayar programları üretilebilmesine imkan sağladı. Tüm dünya ülkelerinde olduğu gibi, ülkemizde de, mikro-bilgisayar kullanıcıları çeşitli kesimlerden kişiler olabilmektedir. Örneğin ortaokul, lise, üniversite öğrencileri, mühendislik büroları, muhasebeciler, işletmeciler, tahlil laboratuvarları yaygın kullanıcılar arasındadır. “BASIC ile Programlama” kitabının hazırlanmasında da bu konu önemle göz önünde tutulmuş, ilk altı bölümde okuyucuya bilgisayar ve programlama kavramları, BASIC dilinde basit program yazma esasları ve BASIC dilinin başlangıç esasları, açık ve basit bir dille anlatılmış. 7 ve 8. bölümlerde bilgisayara giriş-çıkış ve programlamada son derece önemli olan “kontrol deyimleri” anlatılmış. Kitabın tümünde olduğu gibi bu iki bölümde de piyasada bulunabilecek tüm BASIC dillerindeki önemli yapıların tamamı verilmiş. 10. bölümde BASIC'te bulunmayan matematiksel fonksiyonların, BASIC'te mevcut yapılarla nasıl hesaplanabileceği verilmiş. Bu kısım piyasada birçok yayında mevcut olmadığı için, kitabın önemli bir özelliği. 12. bölümde profesyonel programcılığa geçiş için son derece önemli olan “çevre belleklerinin kullanımı” konusu, okuyucunun birçok yerli ve yabancı literatürde bulamayacağı açıklıkta ve çok sayıda örnekle veriliyor. 13. bölümde ise matematiksel karakterde, mühendislik ile ilişkili uygulamaların yanında, iş hayatı ile ilişkili problemlere de dikkatli bir seçimle yer verilmiş ve bunlarla ilişkili bilgisayar programları, program çıkışları eklenmiş. 14. bölüm, özellikle öğrenciler ve işletmeciler için ilginç. Bu bölümde pek çok kitapta bulunmayan ayrıntılar ile “Bilgisayar Grafikleri” konusu anlatılmakta. Çeşitli örnek programlar ve çıkışlar da 14. bölüme ek olarak verilmiş. Kitabın sonunda verilen problemler “bilgisayar literatüründen” dikkatle seçilmiş. Bu problemler üzerinde düşünen okuyucular, bilgisayar programcılığı konusundaki bilgilerinin yerleşmesi yolunda önemli bir adım atmış olacaklar.
Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.
Sayfa 46
1. Oyunlar (satranç, dama vb.) 2. Çeviri 3. Problem çözme 4. Şekil tanıma
Dreyfus bu alanları tek tek inceliyor. Oyunlar alanında en çok ele alınan oyun satranç doğal olarak. 1950'lerin sonlarına doğru satranç programlarındaki ilerlemeler, Herbert Simon gibi bazı bilim adamlarının, yakında dünya şampiyonlarının bilgisayarlar arasından çıkacağı gibi iddialarda bulunmalarına yol açmıştı. O günden bu yana programların kalitesi çok arttı, hatta sadece satranç oynamak üzere tasarlanmış bilgisayarlar bile yapıldı ama bu konuda doğal bir sınıra takılınmış gibi gözüküyor. Çeviri alanında da belirli sınırlar içinde başarılı olunduğu söylenebilir; örneğin bugün Birleşmiş Milletler ve bazı başka uluslararası kuruluşlarda yazışma ve raporların otomatik çeviriyle aktarıldığını biliyoruz. Ancak bu yazılar büyük ölçüde sabit ve tekrarlanan dilsel kalıplardan, formüllerden yararlanan yazılar. İş edebiyat gibi, felsefe gibi teknik olmayan dallara gelince bir ilerleme olmadığı kesin. Problem çözme konusunda çok kısıtlı bazı konular dışında önemli bir başarı kaydedilmediği söylenebilir. Herbert Simon'un “Genel Problem Çözücüsü” gibi bazı programlar da son derece sınırlı bazı sonuçlar elde edebildiler. Şekil tanıma ise daha çok robot bilimlerinin üzerinde durduğu bir konu olarak kaldı. Dolayısıyla bu alanda sonuçlar, robotik çalışmalarındaki gelişmeleri beklemek durumunda. Dreyfus, bu gelişimi teknik yapay zeka iddialarının verebildiklerinden daha fazlasını vaadetmiş olduklarını göstermek için özetliyor. Ama onu asıl ilgilendiren bu başarısızlığın nedenleri. Bu noktada ise felsefi yapay zekanın tezleri ile karşı karşıya kalıyor. Dreyfus, yapay zeka alanındaki başarısızlığı temelde insan davranış ve özelliklerinin bilgisayara aktarılabileceği gibi bir düşüncenin yanlışlığında görüyor. Bu tür bir yaklaşım insanın yaptığı her şeyi, bilinçsiz olarak da olsa, bir makine gibi, iki tabanlı sayı sisteminde ifade edilebilecek hesaplarla yaptığı varsayımına dayanıyor. Eğer psikoloji araştırmaları, insanların problem çözerken, satranç oynarken, konuşurken nasıl hesap yaptıklarını veya beyinlerindeki bilgiye nasıl düzenli bir şekilde ulaştıklarını keşfederse, bu yöntemleri bilgisayara aktarmak da gündeme gelebilir. Ancak, Dreyfus'un iddiasına göre yapılan deneyler bu tür verileri haklı çıkarmak yerine insanın birçok işi hiç hesaplamadan, bir tür sezgiyle yaptığını ve bu sezgi veya yeteneğin formüllere hesaplara dökülemeyeceğini gösteriyor. Formüle edilemeyen bir şey, sayısal bilgisayara aktarılamayacağına göre, bu olgu bize bilgisayarların sınırları konusunda önemli ipuçları veriyor. Ancak Dreyfus'a göre sözkonusu olan sezgi öyle pek esrarengiz bir şey de değil. Örneğin bir yüzücünün kulaç atarken, kolunu ne kadar açması gerektiğini kestirmesini sağlayan sezgi türünden bir sezgi. Nasıl yüzücü kolunu ne kadar açacağını hesaplamaz, kasları bunu yılların alışkanlığı ile kendiliğinden bilirse, usta bir satranç oyuncusu da tahtadaki elverişli bir pozisyonu öyle tanır; hesaplamaya ancak ondan sonra başlar. Yılların alışkanlığı satranç ustasına elverişli pozisyonları tanımayı öğretmiştir. Her iki durumda da (yüzücünün ve satranç ustasının) hareketlerini yönlendiren, gövdesel bir sezgidir. İşte Dreyfus'a göre felsefi yapay zeka iddialarının gözden kaçırdığı kilit nokta da bu. Onlar insan zekasını, soyut olarak tasarlanabilecek bir bilgiler ve işlemler deposu olarak görme eğilimindeler. Oysa insan zekası ancak insan gövdesi temeli üzerinde mümkün olabilir. Biz bütün zihinsel işlem ve hesaplarımızı belli gövdesel ihtiyaç ve becerileri, yürümeyi, durup kalkmayı, dostlarımızla, sevgilimizle, büyüklerimizle konuşurken hangi mesafede durulması gerektiğini, katı cisimlerin nasıl kavranacağını ve böyle daha binlerce şeyi bildiğimizi veri kabul ederek yaparız. Başka bir deyişle ancak dünya zaten tanınıyorsa, yeni bir bilgi üretmek ya da öğrenmek mümkün olabilir. Bu tanışıklık ise kaslarımız, liflerimiz, sinirlerimiz, duyu organlarımız düzeyinde varolan bir şeydir; dünyamız, kelimenin tam anlamıyla bizim içimize sinmiştir ve bizim zekamızı mümkün kılan dünyanın bu içimize sinmişliğidir. Yazının başında bilgisayarlar ve sınırları üzerine düşünmenin kendimiz hakkında da yeni şeyler keşfetmemizi sağlayabileceği olasılığından söz etmiştik. Dreyfus'un yapay zeka araştırmaları üzerine yazdıkları, insan gövdesinin insan zekası için oynadığı asli role ışık tutuyor. O