BİLGİSAYAR NE YAPAMAZ?
“What Computers Can't Do” Hubert L. Dreyfus Harper Colophon Books
1980'lerden itibaren hızlanan ev ve iş bilgisayarı kullanımı, daha önceleri yalnızca belirli bir uzmanlığa sahip kişilerin erişebildiği bir olanağın doğrudan yaşamımıza girmesini hızlandırdı. Bu yaygınlaşmayla birlikte de, bilgisayarların şu anda teknik sorunlardan dolayı bazı eksiklikleri olduğu ve her işi yapamadıkları ama kapasite ve hızları arttıkça zaman içinde üstesinden gelebilecekleri işlerin sayısının artacağı; ileride de insanın yaptığı her şeyi yapabilecekleri yolunda fikirler yaygın kabul görmeye başladı. Zaten insanla yarışan, insandan çok daha üstün bilgisayarlar fikri, bilgisayarların başlangıcından itibaren gerek popüler bilim kurgu, gerekse çizgi roman ve filmler aracılığıyla yeterince taraftar kazanmıştı. Şimdi sormamız gereken, gerçekten bilgisayarların gelişiminde herhangi bir sınır olup olmadığıdır. Bu, bir yanıyla felsefi bir soru olmakla birlikte, bir diğer yanıyla da bilgi-işlem çalışmalarını, bilgisayar teknolojisinin gelişmesini etkileyecektir. Hatta, önceden hiç beklenmeyeceği bir şekilde, bu soru üzerinde düşünürken kendimiz hakkında da ilginç bazı şeyler keşfedebiliriz. Kendi sınırlarımızı ve bilgisayarların sınırlarını bilirsek, bilgisayarlardan neler bekleyebileceğimiz hakkında da daha sağlıklı tavırlar geliştirebiliriz. Bilgisayarların sınırsızlığı iddialarına en köklü ve ayrıntılı eleştirileri getiren kişilerden biri Berkeley Üniversitesi Felsefe Bölümü'nden Hubert Dreyfus'tur. Kendisini “uygulamalı filozof” diye tarif eden Dreyfus, çalışmalarının önemli bir kısmını bilgisayarların, daha doğrusu bilgisayar çalışmalarının bir altkümesi olarak alınabilecek “yapay zeka” araştırmalarının sınırlarını ortaya koyma üzerinde yoğunlaştırmıştır. Bu konudaki en önemli kaynaklardan biri olarak da, Dreyfus'un “What Computers Can't Do” (Bilgisayarların Yapamadığı) adlı kitap gösterilir. Kabaca tanımlarsak, yapay zeka (artificial intelligence), insanın belirli konularda vermesi gereken kararları çoğu kez onun kadar doğru verecek donanım (hardware) ve yazılımın (software) geliştirilmesiyle uğraşır. Gerçi yapay zekanın aşırı savunucuları, burada “belirli konular” diye bahsettiğimiz sınırları her konuyu kapsayacak şekilde genişletmek eğilimindeler, ama yine de bu yöndeki iddiaları iki gruba ayırmak mümkün: Felsefi (ya da aşırı) yapay zeka iddiaları, bilgisayarların insanların yaptığı her şeyi yapabileceğini, çünkü insanların zaten karar verirken bir bilgisayar gibi davrandıkları (hatta kimilerine göre insanların zaten aslında birer bilgisayar oldukları) görüşünden kaynaklanıyor. Teknik (ya da ılımlı) yapay zeka iddiaları ise, insanların bazı sonuçlara nasıl ulaştığı üzerinde pek fazla durmadan, bilgisayarların da, farklı yollardan da olsa aynı sonuçlara ulaşabileceğini, aynı işleri yapabileceğini öne sürüyorlar. Dreyfus kitabına yapay zeka çalışmalarının tarihi ile başlıyor: Çağdaş anlamda bilgisayarları mümkün kılan çalışmalar, Boole cebiri dolayısıyla adını iyi bildiğimiz George Boole ile başlamıştır denebilir. Boole'un önemi, sayısal olmayan önermeleri ve aralarındaki ilişkiyi iki tabanlı sayı sistemi tarafından ifade edebilir hale getirmiş olmasındaydı. Dolayısıyla artık nitel düşünce ile nicel düşünce arasında bir fark gözetmeye gerek kalmıyordu. Her ikisi de, bir tür hesaplama işlemi olarak düşünülebilirdi. Charles Babbage, Boole'un hemen arkasından bu cebir kurallarını kullanarak “analitik makine”sini tasarladı. Gerçi makine hiçbir zaman yapılamadı ama, günümüz sayısal bilgisayarlarının ilk kıvılcımlarını, Babbage'in tasarımında görmek mümkün. Daha sonra ise 20. yüzyılın ilk yarısında Turing bilgisayarların teorik kapasite ve özellikleri üzerinde kafa yordu. 1950'lerden sonraki teknolojik gelişme ise, o güne kadar teori ve tasarım düzeyinde geliştirilmiş fikirlerin dört temel alanda sınanmasını mümkün kıldı:
1. Oyunlar (satranç, dama vb.) 2. Çeviri 3. Problem çözme 4. Şekil tanıma
Dreyfus bu alanları tek tek inceliyor. Oyunlar alanında en çok ele alınan oyun satranç doğal olarak. 1950'lerin sonlarına doğru satranç programlarındaki ilerlemeler, Herbert Simon gibi bazı bilim adamlarının, yakında dünya şampiyonlarının bilgisayarlar arasından çıkacağı gibi iddialarda bulunmalarına yol açmıştı. O günden bu yana programların kalitesi çok arttı, hatta sadece satranç oynamak üzere tasarlanmış bilgisayarlar bile yapıldı ama bu konuda doğal bir sınıra takılınmış gibi gözüküyor. Çeviri alanında da belirli sınırlar içinde başarılı olunduğu söylenebilir; örneğin bugün Birleşmiş Milletler ve bazı başka uluslararası kuruluşlarda yazışma ve raporların otomatik çeviriyle aktarıldığını biliyoruz. Ancak bu yazılar büyük ölçüde sabit ve tekrarlanan dilsel kalıplardan, formüllerden yararlanan yazılar. İş edebiyat gibi, felsefe gibi teknik olmayan dallara gelince bir ilerleme olmadığı kesin. Problem çözme konusunda çok kısıtlı bazı konular dışında önemli bir başarı kaydedilmediği söylenebilir. Herbert Simon'un “Genel Problem Çözücüsü” gibi bazı programlar da son derece sınırlı bazı sonuçlar elde edebildiler. Şekil tanıma ise daha çok robot bilimlerinin üzerinde durduğu bir konu olarak kaldı. Dolayısıyla bu alanda sonuçlar, robotik çalışmalarındaki gelişmeleri beklemek durumunda. Dreyfus, bu gelişimi teknik yapay zeka iddialarının verebildiklerinden daha fazlasını vaadetmiş olduklarını göstermek için özetliyor. Ama onu asıl ilgilendiren bu başarısızlığın nedenleri. Bu noktada ise felsefi yapay zekanın tezleri ile karşı karşıya kalıyor. Dreyfus, yapay zeka alanındaki başarısızlığı temelde insan davranış ve özelliklerinin bilgisayara aktarılabileceği gibi bir düşüncenin yanlışlığında görüyor. Bu tür bir yaklaşım insanın yaptığı her şeyi, bilinçsiz olarak da olsa, bir makine gibi, iki tabanlı sayı sisteminde ifade edilebilecek hesaplarla yaptığı varsayımına dayanıyor. Eğer psikoloji araştırmaları, insanların problem çözerken, satranç oynarken, konuşurken nasıl hesap yaptıklarını veya beyinlerindeki bilgiye nasıl düzenli bir şekilde ulaştıklarını keşfederse, bu yöntemleri bilgisayara aktarmak da gündeme gelebilir. Ancak, Dreyfus'un iddiasına göre yapılan deneyler bu tür verileri haklı çıkarmak yerine insanın birçok işi hiç hesaplamadan, bir tür sezgiyle yaptığını ve bu sezgi veya yeteneğin formüllere hesaplara dökülemeyeceğini gösteriyor. Formüle edilemeyen bir şey, sayısal bilgisayara aktarılamayacağına göre, bu olgu bize bilgisayarların sınırları konusunda önemli ipuçları veriyor. Ancak Dreyfus'a göre sözkonusu olan sezgi öyle pek esrarengiz bir şey de değil. Örneğin bir yüzücünün kulaç atarken, kolunu ne kadar açması gerektiğini kestirmesini sağlayan sezgi türünden bir sezgi. Nasıl yüzücü kolunu ne kadar açacağını hesaplamaz, kasları bunu yılların alışkanlığı ile kendiliğinden bilirse, usta bir satranç oyuncusu da tahtadaki elverişli bir pozisyonu öyle tanır; hesaplamaya ancak ondan sonra başlar. Yılların alışkanlığı satranç ustasına elverişli pozisyonları tanımayı öğretmiştir. Her iki durumda da (yüzücünün ve satranç ustasının) hareketlerini yönlendiren, gövdesel bir sezgidir. İşte Dreyfus'a göre felsefi yapay zeka iddialarının gözden kaçırdığı kilit nokta da bu. Onlar insan zekasını, soyut olarak tasarlanabilecek bir bilgiler ve işlemler deposu olarak görme eğilimindeler. Oysa insan zekası ancak insan gövdesi temeli üzerinde mümkün olabilir. Biz bütün zihinsel işlem ve hesaplarımızı belli gövdesel ihtiyaç ve becerileri, yürümeyi, durup kalkmayı, dostlarımızla, sevgilimizle, büyüklerimizle konuşurken hangi mesafede durulması gerektiğini, katı cisimlerin nasıl kavranacağını ve böyle daha binlerce şeyi bildiğimizi veri kabul ederek yaparız. Başka bir deyişle ancak dünya zaten tanınıyorsa, yeni bir bilgi üretmek ya da öğrenmek mümkün olabilir. Bu tanışıklık ise kaslarımız, liflerimiz, sinirlerimiz, duyu organlarımız düzeyinde varolan bir şeydir; dünyamız, kelimenin tam anlamıyla bizim içimize sinmiştir ve bizim zekamızı mümkün kılan dünyanın bu içimize sinmişliğidir. Yazının başında bilgisayarlar ve sınırları üzerine düşünmenin kendimiz hakkında da yeni şeyler keşfetmemizi sağlayabileceği olasılığından söz etmiştik. Dreyfus'un yapay zeka araştırmaları üzerine yazdıkları, insan gövdesinin insan zekası için oynadığı asli role ışık tutuyor. O
Levent MOLLAMUSTAFAOĞLU- İskender SAVAŞIR