Plazma sayı 6, sayfa 8

Bu sayfadaki yazılar

Sayfanın metni

Sayfa 8

İkinci posta malzemeleri de aldıktan sonra ufaktan kurulum işlemine başladım. CPC sistemi için birkaç demo disketi hazırlamıştım. Allahtan bunları hazırlamışım çünkü mekandaki makinalarda disket sürücü yoktu ve Arda'yla ikimize dsk dosyalarını yazabilmemiz için USB olmayan native bir disket sürücü lazımdı. Bu meseleyi Arda ile epey konuşmuştuk. Hatta Skate'e de sormuştum ve “makinaları bilemiyorum lütfen kendi tedbirinizi alın” yanıtını vermişti ama sadece bir floppy için koskoca bir PC'yi yanımda taşımak çok hoş gözükmemişti. Kendim ettim kendim buldum dedim. En kötü ihtimal bol bol CPC yerine Atari XL'i bağlar onun demolarını seyrederiz diye de kendimi avuttum. Hadi XL'i kurayım bir yandan derken büyük bir hayal kırıklığına giden yolda bir adım daha attım. XL'in com port kablosu diye com uzatma kablosu getirmişim. Sırf dişi erkek mevzuundan dolayı XL işi de yattı tabii. Neyse, elimdeki 3-4 CPC demosunu başladım oynatmaya. Bir anda gözler CPC'ye döndü. Kimse CPC'nin bu kadar yetenekli bir cihaz olduğunu düşünmüyordu. Tabii bu onların ayıbı :) Başta LW3D, Özkan, Blackturk, Deniz, Zen olmak üzere pek çok kişiden “woooow man... what a fantastic colors, speed, fluidity!!!” şeklinde takdir, imrenme, yitip giden commodorlu yıllara üzülme nidaları yükseldi.

XL çalışmasa bile kendisi için yapmış olduğum ve First sakız kutusuna gömdüğüm Sio2pc aparatı, tasarım ve ergonomi harikası olmasından dolayı epey bir ilgi gördü. Düşünün çalışmayan hali böyle ilgi görüyorsa bir de çalışsa kimbilir neler olurdu :) İnşallah bir sonraki partiye...

Cihazları kurduktan sonra ufaktan nevaleyi yerleştirmeye başladım. Görenler biraz fazla olduğunu iddia etseler de bence o kadar fazla değildi. Tabii bu sene ilk defa gece kalmalı gittiğimiz için biraz abartmış olabilirim. Ama benim şöyle bir fantezim de vardı: Malum, İstanbul'un havasına güven olmaz, hava da yağışlı, orası da Hisarüstü, eh biz de retro bir ortamda olduğumuza göre tıpkı 85 veya 87'deki deli bir kar bastırsa ve biz orada 1 Ocak'a kadar mahsur kalsak ne olur... :) Ne yiyip ne içeceğiz di mi...

Tabii saatler ilerledikçe şunları da öğrendik ki kimisi zeytin kimisi de beyaz peynir sevmiyor... Ha bir de salam sevmeyen var... Seneye nasıl bir sandviç sistemi izlemeli konusunu şimdiden araştırıyorum. En güzeli kaşar-ekmek sanırım :)

Bir yandan CPC demoları oynarken Arda geldi ve “Olm bunlar Commodore demosundan başka bir şey bilmiyor, şunlara biraz CPC gösterelim” dedi. Ama ortada iki temel sorun vardı. Birincisi, disket sürücü olmadığı için elimdekiler hepi topu 3-4 tane olduğundan acilen floppyli bir makine bulmamız lazımdı ki bu soruna Skate kendi makinasını kısa süreliğine ödünç vererek derman oldu. Ama komik olan, o da 5 senedir falan floppy'i kullanmamış ve floppy de 1 tırnak geriden bağlandığı için disketleri parmağımı sokarak çıkarmak zorunda kaldım. Tabii parmaklar tombul delik biçimsiz olunca parmağı da haşat ettik biraz. Temel gibi ben de şunu diyorum: “Bu da bana ders olsun!”

İkinci problem ise CPC'nin sadece ve sadece RGB çıkış verebilmesiydi. Görüntü kalitesi açısında RGB süper tabii ama başka cihazlara da kolay kolay bağlanmıyor. Parti ortamında bu sorunu aşamadığımız için CPC demoları lokal olarak oynamaya devam etti. Umarım bu sorunu sonraki partiye kadar aşacağım. Çözümü kafamda, vakit bulunca uygulamaya geçeceğim.

Tabii bir yandan da süper muhabbet dönüyor. Lakin muhabbet sürekli yön değiştiriyor. Haliyle bu kadar meraklı adam, bu kadar tutulu oldukları konularda sohbet etme şansı bulunca, bir anda ortalık duman oluyor. Elbette ben sürekli Tolga'yı markaja aldım ve DSK konusunda desteği bir an önce vermesi için bilinçaltına etki etmeye çalıştım. DSK demek şu demek: Amstrad, Spectrum ve Atari ST kullanıcılarının büyük dertten kurtulması. Sonlara doğru Tolga şöyle diyordu: “Keşke dsk desteği ile başlamış olsaydık, daha iyi olurdu” :) Bu arada muhabbet o kadar güzeldi ki “ben erken kaçıcam” modunda olan Tolga bize eyvallah dediğinde saat sabahın 6'sını geçiyordu.

Bir ara epey bir uğraştan sonra yemeğe gittik LW3D, Tolga, MEG ve ben. Bu esnada MEG'in Mehmet Emin Gür olmadığını öğrendim. Aslında olduğuna ikna etmeye çalıştım ama pek başarılı olamadım. Bunun üzerine kendisi ile kısa bir Şevko muhabbeti yaptık. Yemek esnasında Vigo ve tayfası da epey kalabalık bir grup olarak teşrif ettiler. Yemekten sonra Vigo'yu da aramıza katıp sohbet ederek parti mekanına doğru devam ettik.

Gece bir ara Endo, elinde kapağı açık beyaz bir kutu ile geldi ve buyurmaz mıydınız gibisinden bir bakış fırlattı. Birtakım şeyler de söylüyordu ama ben muhabbete o kadar kaptırmışım ki ne dediğini anlamadım. Kendi kendime “Vay be ne organizasyon yapmış adamlar, şeker-çikolata bile tutuyorlar tıpkı bayram ziyareti gibi” dedim... Meğer benim o şeker kutusu sandığım şey EEPC imiş ve Endo Skypetkamera ile ikilisi ile Nightlord'u taaaa Amerikalardan bizimle buluşturuyormuş. Tabii daha da güzeli EEPC ile Nightlord'un parti mekanında havada dolaşması tıpkı Aladdin'in uçan halısı gibiydi. Acaba dedim binlerce yıl sonra bu sahneyi tarif ederken insanlar ne düşünürdü. Hani Mısır piramitlerinin Stargate'de gelişmiş ırklar tarafından yapılmış uzay araçları olarak konumlandırılması gibi bir durum ortaya çıkabilir miydi acaba? Meğer uçan halı diye binbir gece masallarında tasvir edilen de elden ele dolaşan kameralı bir laptopmuş :)

Şekil 1.

Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.