Bu sayfadaki yazılar
Sayfanın metni
Sayfa 95
STEPHEN KING küçüken hep sinir olurdum insanların fantezi ve korkuyu aşağılık bir edebiyat dalı olarak görmelerine. Kendilerini bir şey sanan Türkçe/Edebiyat öğretmenlerinin o tavırlarına. Hele okuma derslerinde bir Stephen King eseri getirdiyseniz yanınızda, vay halinize! O küçümseyici bakışlar, aralarda laf sokmalar falan... Bak yine sinir oldum. Ama şimdi o insanların hallerini gördükçe gülüyorum. Zamanında bu türlerin yazarlarına laf edenler, şimdi savunucusu oldular.
Geçen gün Stephen King'i sevmeyen, onu yazar olarak görmeyen bir tanıdığıma rastladım. Ayaküstü geyik yaparken Yeşil Yol adlı filmin süper olduğu şeklinde bir önermede bulundu. Tabi ben hemen koçum bittin sen, dedim içimden. Dışımdan ise, harbiden de iyi film olduğunu belirttim. Aslında canım da pek çekmiyordu kimsenin üstüne gitmeyi ama o film hakkında inanılmaz, mükemmel gibi sıfatlar yağdırmaya devam edince, dayanamadım ben de. Biliyorsun, dedim ona, film En İyi Uyarlama dalında Oscar'a adaydı. O da evet nolmuş şeklinde bir cevap verdi. Geyiğin boynuzlarının her birini anlatmaya gerek yok, sonuçta ben Stephen King'in romanından uyarlama olduğunu söylediğimde arkadaşın ifadesini görmeliydiniz. “Hayır canım olamaz"lar, “hadi len"ler vs. vs. Asıl şok ona Shawshank Redemption'ın (Esaretin Bedeli) da onun bir romanından uyarlama olduğunu söylediğimde oldu gerçi :). Neyse, bu aylık boşalmamız bu kadar. Rahmanhan, hala ısrar edenlere bi anlatıver arkadaşım.
Bu ay, ilk yazımda değinmeyi unuttuğum, ikinci yazıda da başka bir konuya eğildiğimden dokunamadığım küçük bir olayla başlayacağım: 6.45 yayınlarının çeviri faciası. Bilmiyorum kaçınız İngilizce versiyonunu okudu David Eddings'in Elenium serisini ancak şunu biliyorum ki, Türkçe çevirisini okuyanlar dilbilgisi açısından büyük azaplar çektiler. O kadar çok hata var ki, saymakla bitmez. Sanırım bayağı aceleye geldi fakat bence biraz daha dikkatli olunmalıydı. Gerçekten bu ufak ama önemli hatalar, dikkatli okuyucuların bütün okuma zevkini alıp götürecek nitelikte. Yine 6.45'e yönelteceğim başka bir eleştiri de, ne yazık ki genel kitap kapağı ve cilt seçiminde pek de başarılı olamamaları. Safir Gül'ü elinize aldığınızda (Bhelliom'u mu, esprisi yapanlar yok aramızda biliyorum), insanın o kadar da okuyası geldiğini sanmıyorum. Ne bileyim, insan en azından fontu güzel seçer ya. Dümdüz Arial'la da yazılmaz ki...
Yavaş yavaş bu ayki olaylarımıza geçiyoruz sayın okuyucu,
1) David Eddings - The Tamuli İki ay önceki Eddings tanıtımımızdan sonra bu ay da sırada ünlü yazarın Elenium serisine devam olarak yazdığı Tamuli üçlemesi var. Öncelikle o zamanın ilk yazım olması sebebiyle Eddings hakkında bazı söylenmesi gerekenleri atladığımı düşünüyorum, onları tamamlamama izin verin :)
Eddings gerçekten de tasvire pek önem vermeyen bir yazar. Kitaplarının çok büyük bir kısmı diyaloglar üzerine kurulu, Elenium'da pek gözüme çarpmamıştı ama Tamuli'yi okurken gerçekten de öyle olduğunu fark ettim. Şimdi bu iyi veya kötü demek değil. Bir tarz meselesi, David Eddings tartışılmaz derecede bir usta kişileri konuşturmakta, bu yadsınamaz bir gerçek fakat ben yine de tasvirlere biraz daha ağırlık verseymiş daha iyi olabilirmiş kanısını sürdürüyorum. Yazarın tarzında benim dikkatimi çeken başka bir nokta ise savaşa
BOOK ONE OF THE TAMULI
Can Kantarcı
NEW YORK TIMES BESTSELLER BY THE AUTHOR OF SAGA OF BONES
Giriş sahnelerini hep aynı şekilde anlatıyor olmasıydı. Bir diyalog bitiyor, sonraki paragrafta "Ve saldırı şu gün geldi" gibisinden bir cümle. Bir süre sonra aynı şekilde söylemek sıkıyor ya. Biraz daha değişik bir şeyler bulunabilirmiş gibi geliyor orada. Tamuli, başta da söylediğim gibi Elenium'un devamı. Ben İngilizcesini okudum, şu an 6.45 de çevirme aşamasında bildiğim kadarıyla. Sonucumu hemen söylüyorum, bu seri de çok güzel. Hatta Elenium'dan daha iyi bile diyebilirim gizler açısından. İnsanı daha çok merak ettiren şeyler var Tamuli'de. Özellikle Atan'ların karizmasına hayran kalmamak mümkün değil. Espri dozajı Tamuli üçlemesinde daha yüksek. Bu beni bazen sıkar gibi oldu ama genelde fikrim olumlu. Şimdi espri niye sıksın abi insanı diyen vardır ama her seferinde de aynı tür şeyler sıkıyor be harbiden de.
Sonuçta, Tamuli alınır. Elenium'a tam olarak bir devam. Kahramanlar hemen hemen aynı ve resmen Elenium'un 4., 5. kitapları gibi okuyorsunuz bu seriyi. Bazılarının tam aradığı şey olduğunu biliyorum bunun.
2) Stephen King - Kara Kule Aslında bu insan için yukarıda bayağı bir şey saydım, döktüm ama yine de kitap tanıtımı ayrı bir olay. Stephen King'in nadir fantezi örneklerinden Kara Kule, adeta bir efsane. Geçtiğimiz sene içinde dördüncü kitabı çıkan ve yakında da beşincisi çıkacak olan bu serinin fanatikleri sandığınızdan da fazla (eh biri de benim). King'in isterse her türde iyi yazabileceğinin bir kanıtı adeta. Gerçi onun Ejderha'nın Gözü adında bir fantezi denemesi daha vardı ama o daha masalsı bir tarzdaydı. Kara Kule'nin o gerilimli, bunaltıcı havası yok kesinlikle.
Roland adlı bir “Şövalye” ve bir “Büyücü", bu serinin ana kahramanları. Roland gerçekten de gelmiş geçmiş en karizma karakterlerden biri bence. Sırf onun kişiliğini analiz etmek için bile okunur bu seri. Zaten Büyücü başlı başına bir şey. Kara Kule daha çok bir Mad Max'imsi bir atmosferde geçiyor. Bunalım inanılmaz derecede fazla. Romanlarda sürekli insanı boğucu bir hava var. Hele o sürprizler... Okurken öyle şeylerin farkına varıyorsunuz ki, vardıktan daha sonra anlıyorsunuz. İşin aslı burada bence. Kara Kule'nin genel dili, klasik Stephen King. Daha önceden yazarın birkaç kitabını okumuşsanız alışmakta zorluk çekmezsiniz. Zorluk çekmezsiniz diyorum ama, anlaması, kavraması aşmış derecede komplike yerler yok da değil. Benim bazı sayfaları iki kere okuduğum oldu, o kadarını söyleyeyim. İncelemenin başında da dikkatinizi çekmiş olabileceği gibi, bu seri daha tamamlanmamış bir seri. Beşinci kitap yolda, dediğim gibi. Ve işin daha da ilginci, King de nasıl biteceğini bilmiyor Kara Kule eserinin... Diyeceğim o ki, Kara Kule harbi iyi bir seçim olabilir. Fakat zorluk çekmemek için daha önce birkaç King kitabı okumuş olmanızı tavsiye ederim.
Ne kadar inanılmaz oldu pek bir fikrim yok ama, bu aylık benden bu kadar ondan eminim işte. Kendimize iyi bakalım derim. Gelecek ay görüşmek üzere sayın okuyucu.
Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.
Sayfa 94
OLMASI GEREKEN HEMEN OLSUN
otururken kapı çaldı. Ben de o sırada çok önemli bir işle meşguldüm. Kızarak kapıyı açtım. Bir de kimi göreyim; lise yıllarından eski bir arkadaş bana bakıyor. Adı Yusuf. Bana diğer kankaların aşağıda arabada beklediklerini söyledi. Neyse apar topar aşağıya indim. Selamlaşma faslından sonra arabaya binip gazı kökleyerek mahalleden ayrıldık. O gece aklımıza gelen tüm eğlenceleri yaptık. Lise anılarından bahsettik, biraları yudumladık vakit epey ilerlemişti sonra arabayı sahile çekip denizi seyrettik. Herkes aygın baygın bir şekilde sigaranın dumanını savura savura denize bakarken benim aklıma bizim köye gitme fikri geldi. Orası sakin ve tenha bir yerdi ve evde kimse olmadığından geceyi orada geçirebilirdik. Bu fikir herkesin aklına yattı. Zaten bizim diğer iki kanka da -Mustafa ile İlker- kalacak yer için endişeleniyormuş. Çünkü bu halde eve gitmek pek iyi olmazdı. Neyse bir tekel bayiinden yeteri kadar bira aldıktan sonra doğru bizim köyün yolunu tuttuk. Köy şehirden 30 km uzaklıktaydı. Şarkıyla türküyle vakit hemen geçti ve köye vardık. Sonra gecenin karanlığında zar zor da olsa evi bulduk. Ben kapının eşiğinden anahtarı çıkartıp kapıyı açtım. O sıralar da saat gecenin üçü. Kapı sanki ağlarmışçasına bir ses çıkararak açıldı. Bizimkiler biraz tırsar gibi oldu. Ama karar verilmişti. İçeri girdik ve hemen üst kata çıkarak yatacak bir yer hazırlamaya başladık. Bu iş bizim fazla bir zamanımızı almadı. Zaten bizimkilerin hemen yorganın altına girme gibi bir istekleri vardı. Neyse hepimiz bir yer yatağında yattık. Zaten alkollü kafalar hemen uykuya daldı. Uyanıyorum, karanlık odada tek duyduğum hızlı bir şekilde alıp verilen soluk sesleri. Saat sabahın 5.00'i ve hava aydınlanmaya henüz yüz tutmamış. Mustafa dehşet dolu bir yüz ifadesiyle yataktan kalktı ve ışığı açtı. Bize hemen toparlanmamız gerektiğini söyledi. Hiçbir şey anlamıyordum. Muntazam bir hızla toparlandık ve hemen arabaya doğru gittik. Ben evin kapısını kilitlemeye uğraşırken araba hareket etmeye başlamıştı bile. Zar zor kendimi arabanın içine attım. Ve şehre doğru gitmeye başladık. Yol boyunca ne kadar direttimse onların ağzından bu olayla ilgili tek bir laf alamadım. Olayın anlamsızlığı kafamda bir ileri bir geri gidiyordu. Sonunda şehre geldik. Bizim üç silahşörler beni eve bırakırken benden yarın gece saat 01.00'de sahilde buluşmak için söz aldılar. Sonra ben eve gittim ve uyudum. Gerçi buna tam olarak bir uyku denmezdi ama neyse o ayrı bir konu. Ertesi gün tam sözleştiğimiz yerde oldum. Bizim İlker, Mustafa ve Yusuf da oradaydı. Kafalarını öne eğmiş oturuyorlardı. Sonra ben yanlarına gittim tokalaştık ve kumsala oturduk. Ben söz hakkını onlara bıraktım. Önce birbirlerinin yüzlerine baktılar
Bir ilkbahar akşamı evde bilgisayarın başında sonra da İlker bana dönüp karamsar bir ifadeyle şunları söyledi: Kerem beni dikkatlice dinle. O gece orada inanılmaz bir olay oldu. Gece yatağa başımızı koyar koymaz uyuduk ya da uyuduğumuzu sandık. Sonra ben garip bir ürpertiyle uyandım. O sırada Mustafa ile Yusuf'un da uyandığını fark ettim. Ama sen hala uyuyordun. Sonra evin kapısı aniden çarpıldı. Biz korkudan ne yapacağımızı şaşırdık ben bir elimle de seni dürtüklüyorum uyanasın diye ama sende tık yok. Neyse arada bir 20 sn. boşluk oldu. Biz kulak kesildik sesleri dinliyoruz. Sonra yavaş yavaş merdivenlerin gıcırdadığını duydum, Sesler giderek ağırlaşıyor ve artıyordu. Sanki merdivenlerdeki şey avını köşeye sıkıştıran bir sansar gibi kasıla kasıla yanımıza doğru geliyordu. Ben resmen taş kesilmiştim. Aklım beynim her şeyim dondu kaldı. O adam içeri girdiğinde kıyametin o gün olduğuna karar verdim. Üzerinde bembeyaz bir elbise vardı ve gözleri de elbisesi kadar beyazdı. Yüzündeki kırışıkların haddi hesabı yoktu. Parmakları da birer oku andırıyordu. Adam ayaklarımızın dibine kadar geldi. Ellerini arkada birleştirdi ve sana sabit bir şekilde bakmaya başladı. Yüzündeki ifadeyi asla unutamıyorum sana sanki acınası bir kedi yavrusuymuş gibi bakmaya başladı. Biz sanki hareket edemez olmuştuk ağzımızı bile açamıyorduk. Adam sana şöyle böyle 5 dakika boyunca baktı, Sonra bende film koptu. Sanki bunlar bana bir rüyaymış gibi geldi. Emin olmak için Mustafa'ya Yusuf'a sordum onlar da o adamı gördüklerini söylediler. Bu sefer tam bir dehşete kapılmıştım. Sonra seni uyandırdık ve şehre doğru yola koyulduk zaten bundan sonrasını sen de biliyorsun. Ben İlker'in bu dediklerini sanki hiç şaşırmamışçasına dinliyordum. Sanki o şeyin varlığını eve ilk adımımı atarken hissetmiştim. Epey zaman geçti. Yarın bu olay olalı tam dört sene olacak. Bu olayın ilk yıldönümünde Mustafa kayboldu, Ertesi yıl İlker ve üçüncü yılında ise Yusuf. Hiçbirinden bir haber alınamadı. Akıbetlerinin ne olduğu hakkında en ufak bir bilgim yok. Geriye küçücük bir iz bırakmadan kayboldular. Biz bu olayı kendimizden başka hiç kimseye anlatmamıştık. Şimdi sıranın bana geldiğini hissediyorum. Ama hiçbir şeyden emin değilim, Yarın son perde oynanacak ve her şey belli olacak. Evet yarın özel bir gün ya 21. doğum günüm ya da son günüm...
Kerem Soldier
Yukarıdaki hikayeyi yazan arkadaş, bize gerçek soyadını ve adresini yollar mısın? Nedense burada yayınlanan hikayelerin sahiplerinin adresi olmuyor. Bekliyoruz.