Gameshow sayı 47, sayfa 40

Bu sayfadaki yazılar

Sayfanın metni

Sayfa 40

ykusuzluktan başınızı kaldıramayacak hale geldiğiniz halde, ertesi sabah kargalardan önce kalkıp, pek doğal olarak onlar daha kahvaltı bile etmemişken uyanmış olacağınız halde, sırf size saatin ne kadar geç olduğunu hatırlatsın diye kurmuş olduğunuz saat, her defasında on beş dakika ertelenen mecburi yatma saatini belki onuncu kez hatırlatırken, bir kahve daha içip çılgınlar gibi oynamaya devam ettiğiniz oyunlar vardır ya... geçen gün fark ettim ki artık öyle bir oyun gelmiyor. Ya da ben değiştim, bilemiyorum, ama kaç sabah Pirates oynamak için okula gitmediğimi bilirim, ve artık değil oyun için okula gitmemek, bilgisayarımın başından herhangi başka bir teklif için hemen kalkabiliyorum. Belki, dediğim gibi, biz büyüdük, artık oyun oynamaktan daha ilginç şeyler yapıyoruz hayatta...belki de bilgisayar gençliğimizin bir büyüsüydü, biz hayatını sırlarını keşfettikçe onun büyüsü de uçtu gitti... Kim bilir? Bu ay da Odium ile karşınızdayım. Ben baş muavininiz Burçak aner yaklaşık 1600 kelime ve 30 dakika sürecek ğunuzda, susarsanız, daha mutlu oradaki "susarsanız" ı "su içmek isterseniz" manasında anlamıştınız değil mi ilk önce.... hahaha.... ben de öyle yazdım zaten, sonra o gereksiz espriyi bir kenara bırakalım diye düşündüm. Galiba sanal gerçeklik gözlükleri yaygınlaşıncaya kadar bilgisayarda, multiplayer dışında, pek de bir tat yok. Hoş, onlar yaygınlaşsa da ben prensip olarak kesin ilk 1-2 yıl karşı olacağımdan, benim single player'dan tat almama daha yıllar var. New Jersey'den İstanbul'a kadar uzanan geniş bir bilgisayar kullanıcısı kitlesi de bu konuda benimle hemfikir olsa gerek ki, artık her firma yaptığı oyunun multiplayer yönünden bahsedip duruyor, hatta bir çok oyun sadece multiplayer için hazırlanıyor. Odium da öyle çok ahım şahım bir oyun değil. Gerçi önce Fallout'a benziyor diyerek beni heyecanlandırdılar ama (saf bir yapım var hemen kanıyorum), bu da beni uykusuz bırakacak oyun değil. Daha çok “evet işte güzel oyun, ama nedense oynayasım gelmiyor” denecek türden oyun. O ne demek? Yuh? Çüş? Tamam açıklıyorum. Şimdi biz buna bir oyunun ruhu diyoruz. Bazı oyunlarda böyle bir ruh olabileceği gibi, bazı oyunlarda da yok.

Odium'da var. Yok'diyeceğim sandınız değil mi? Bu sefer ciddiyim, gerçekten oyunun gider mi? Oyleyse buyrun Ödum'a atmosferi oldukça güzel. Fakat, gelin görün ki, bundan başka da bir şey yok. Yani şöyle iyisinden bir korku filmi (Blair Witch değil mesela) seyretseydim daha iyiydi, dedirtebilecek bir oyun, Bir kere benim bilgisayarımda yavaş çalıştı. Tam konfigürasyonumu bilmiyorum ama P2 falan... Bu çok büyük dezavantaj, oyunun aralarda “ayak tırnakların da uzunsa onları da kes” dercesine yaptığı uzun yüklemeleri de ekleyince, hani, nasıl desem, bayıyor. Bu arada şu ana kadar hayatımda gördüğüm en etkileyici “şu anda yüklüyorum arkadaşım, sakin ol” atraksiyonunu da (normalde “please wait” falan derdi, sanki demese beklemeyecekmişiz gibi) bu oyunda gördüm. Ortada bir milin çevresinde çelikten bir rüzgar gülü (ne yapsın yazar, bir şeye benzetemedi böyle uydurdu salak) dönüyor, fakat oyunun genel havasından etkilendim diye mi bilmem, ben çok beğendim, hatta o olmasa oyunu uzun uzun oynamama imkan ve “possibility” (yani ihtimal, kültür saçıyoruz) yoktu. Bir ara ben bir kombatı kazanınca oyun kendisini, nasıl olduğunu bilmiyorum ama, kilitleme şansını bile yakaladı ama, o sırada kizıp bilgisayarın fişini çekersem Polat'ın sonra o fişi bana takacağını düşünerek bir kez daha oynadım. Yani iyi yönler ve kötü yönler, hepsi bir arada, bu kanalda. Bu arada Odium ismi gerek fonetik güzelliği, gerek anlamını her gün sokakta yürüyen pek çok insanı görünce tekrar tekrar becaner©kamernet.com hatırlamam sebebi ile artık benim alternatif nick'im olmuştur. Haberiniz olsun. Odium, nasil desem, Fallout ile X- Com karışımı bir şey diyorlar ya, gerçekten de biraz öyle. Ama ben buna biraz da Jagged Alliance benzeri derdim, çünkü oyunda savaşmaktan başka pek bir amaç yok ne yazık ki. Yani biraz yürüyorsunuz, demolar görüyorsunuz, sonra savaşıyorsunuz, belki görmezsiniz diye üzerlerine çarpılar koyulmuş eşyalara sağ klikleyip onları aktive ediyorsunuz, ve onları aktive edince çıkan düşmanları da öldürüp daha ileriye gidiyorsunuz, yeni eşyalar bulup onlara “ay ne kadar şirin çarpı işareti körlere yönelik" diyorsunuz, sonra yeniden savaşıyorsunuz... bu arada biraz daha etkiniz olsun diye konulmuş, ve ilerleme hissi açısından çok yararlı olduğuna inandığım bir tecrübe sistemi var. Yani karakterleriniz oyunun sandalyeden düştüm:

Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.