Bu sayfadaki yazılar
Sayfanın metni
Sayfa 92
Walla sana ne kadar teşekkür etsem az. Gururum okşandı desem yeridir. Harbi bir fanatiğim varmış demek ki. O halde sen oldukça ben de yazmaya devam edeceğim dersem cıvıklaşmış olurmuyuz ya da sana bir gün bir kocaman bir paket gelse ve içinden ben çıkıp “OVERDOSE'â MAİL MEKTUP YOLLAMAYAN YERLERE DÜŞSÜN VE BAŞKALARI DA ONUNLA ALAY GEÇSİN İNŞALLAH” desem ne yapardın?
1 hail you Zebani, Hoca şimdi uzun bi başalngıç yazmak isterim ben de tabi ama aklıma bişi gelmediği için bişiler saçmalamak zorundayım;
6 ) Frp köşesi istiyoz, frp köşesi istiyoz, frp köşesi istiyoz, frp... 7) Cd de mp3 versenize. (bu mp3ler Insannarın grupları sample etmesi için verilmiştir, 24 saat içerisinde silinmesi gerekmektedir, silinmediinde suç bizden giter.... şeklinde bi açıklamayla birlikte...) 8 ) Ya bi şekilde Eidos'tan Blood Omen: Legacy Of Kain ve Legacy Of Kain: Soul Reaver oyunnarının konularını kitaba dönüştürmelerini (bakınız Warcraft, Diablo ve Starcraft...) istemek lazım bence... Abi yani bi bilgisayar oyununda (iki bilgisayar oyununda... ehehe) bu kadar güzel ve gaza getirici konu olur... Bu isteği Eidos'a nası ulaştırıcaz? (hehe ne kadar güzel bağladım 9 ) Abi benim çok bilinen filmler dışında bilimkurgu olayıyla fazla alakam yok ama başlamak istiyorum. Hangi romanı (veya kimin romanını...) almak lazım? Lütfen tavsiye olarak algılama 10) Abi “Kusmuk" köşesini kim yazıyo? Yoksa bu bi sır mı? (bence sen yazıyosun.) Bi de Omay niye bize felsefe yapıyo? Başka İşi - gücü yok mu? Bi de Gameshow yazarlarının (eminim ki vardır, o yüzden var mı diye
6- Olacak, olacak, olacak. 7- Düşünülüyor, düşünülüyor, düşünü 8- Güzel bir soru bu, Edios'a mall atarak ulaştırabilirsin bu da berbat bi cevap!). ne kadar arz © kadar talep İya da tersi) 9- Hayır tavsiye olarak algılıyorum ama bu konularda tavsiye verebilirim. Bence klasik altın çağ romanlarından başla. Arthur C. Clark bunun için biçilmiş kaftan. Asimov oku demiyorum zaten, çünkü okuman şart. Philip K. Dick'de başlangıç için iyi bir seçim, Biraz eğlenceli birşeyler istiyorsan Douglas Adams'ın “Her otostopçu'nun galaksi rehberi" serileri mükemmel seçim. 10- Kusmuk köşesinin yazarı gizli kalmak suretiyle yazı yazacağını belirtti. Hatta kendisi değil, elçisi aracılığıyla, Zero Effect diye bir film var, seyretmişindir belki. İşte oradaki dedektif Zero gibi davranıyor gicik şey. Wallahi ben yazmıyorum. Eveeet 10 cevap, temiz iş. Dragonlance'i herkes olmasa bile çoğu kişi severek okuyor. O halde sende şunu oku bakalım ne anlama geliyor "OVERDOSE'a MAİL MEKTUP YOLLAMAYAN YERLERE DÜŞSÜN VE BAŞKALARI DA ONUNLA ALAY GEÇSİN İNŞALLAH”
Şimdiki zebani abi, beni eskilerden ya da yenilerden kalma oynamaktan sıkıldığım ya da bitirdiğim oyunlardan dolayı evin içinde yürüyemez olduk. Bunları nasıl elimden çıkarırım diye yaklaşık 1 senedir düşünürken bir arkadaşımdan Game Show'un çıktığı haberi geldi, ben dergiyi elime alıp okumaya başladığımda Overdose köşesinde yeni emeklemeye başlamış bir parayla değiş tokuş köşesinin tam benim işime yarayacağını düşündüm ve senin yayınlaman için Wordpad'de Türkçe karakterler kullanarak üstelik e-mail yoluyla sana mektubumu gönderiyorum. Bunu yayınlaman benim mali krizden kurtulmam için tek yol. Neyse bayağı geyik yaptım izin verirseniz üstadım hemen ilanlarıma geçiyorum. NOT: CD'lerin hepsi çiziksiz, virüssüz ve temiz CD'lerdir. İçinde (*-) olan oyunlar birlikte yine 1.000.000 karşılığında satılır. (Promosyon hikayesi bu benim ilk mektubum, ama cevap verirsen (vermesen de..) son olmayacak vıdı vıdı, hödö hödü.... Eh umarım yeterli bir açılış olmuştur, zaten asıl muhabbeti sorularda yaparım. Şöyle buyurun bakalım.... 1) Abi şu Diablo 2 clanları ne iş ya? Daha ortada oyunun betası bile yok millet bizimki daha ilk (ne demek bu?) bizimki daha güzel, daha köklü falan diye kafa - kol girişiyor... ne iştir bu ya? La yoksa millet bizden habersiz Diablo 2 beta falan mı bulmuş? 2) Hoca rica ederim bir poster verecekseniz (verin diye oku bunu...) şöyle adam gibi bir Diablo 2 posteri olsun ya 3) Tavsiye sormayın köşesine kin kusuyorum.... Ya Zebani, kendine gel, şu işi eline al, sen yaz şu köşeyi yaa. Nedir ya, iki aydır herif FRP'den nefret ederim, menajerlikten anlamam gibi laflar yazıyor.... Lan anlamıyorsan niye yazıyorsun orayı? Allah Allah.... 4) Abi senin kesin haberin vardır, SIM 2 ve 3'ün üst üste geleceğini söylüyorlar da ne zaman olduğunu söylemiyorlar... (Bu aslında bir sorudur.... ehehe) 5) Godsmack dinliyor musun? İnsanlara tavsiye eder misin? (hehee...) Sen etmezsen ben ediyorum yani.... Bu arada Megadeth - Prince Of Darkness şarkısının başı harika ya.....
Matrix sormuyorum...) ica nicklerini versene... Eveeet sanırım hepsi bitti. Bitirmeden önce son bir şey söyleyeyim: DRAGONLANCE okuyun, okutun, okumak istemeyenleri dövün, okuyup da aldığınız zevk nedeniyle kalp krizi geçirin. Ha bir de Overdose köşesine mektup (disket, e-mail) yolla. Zzz2222227. Baran “Laranis Silverstream the Wild” Nedimoğlu
Zebani: Yok yok! Ben buyurmayayım seni aşağıdaki cevaplara buyur. Olur muymuş öyle şey, burada misafir sensin. Rahatına bak! 1- Diablo 2'nin nasıl bir heyecanla beklenildiğini göz önüne alırsak (e alalım artık) bu gençlerin heyecanını makul görebiliriz (sanki ben de yaşlıymışım gibi konuşuyorum). Clan savaşları kopmak üzere sen ne diyorsun! (soru sormadım) 2- Poster vereceğimiz nereden çıktı? Hatta bunun olma ihtimali hikayesi nereden çıktı? (poster vermeyi şimdilik düşünmüyoruz diye oku bunları!) 3- Zaten kendisi de bu köşenin “public” olduğunu, bu yüzden bu “public”lere seslenmediğini söyledi ve törenle görevini Can Kantarcı'ya devretti. 4- Dün yönetmenleri aradım ama telefon hatları dinlendiği için kapatmak zorunda kaldım (yani hayır bilmiyorum!) 5- Godsmack dinlemedim hiç. Tavsiye eder misin? Ya ne olur tavsiye etsen sanki, şimdi kim bakacak o tavsiye köşesine. Prince Of Darkness zaten albümün en iyilerinden
Bu ay pano köşesine sadece 1 mesaj geldi ve o da aşağıda. Katılım talep ediyorum. Duyurulur
(Evet dostlar işte bu ayın sonu. Yeni bir şeylere başlamış da olsak bir yerde son nokta hep olmak zorunda. Ama şimdilik buna son nokta demeyelim de nokta diyelim... Önümüzdeki ay; kadar üç noktanın gerisini tamamlamak için tekrar burada olacağım. Eleştirilerinizi, mektuplarınızı ya da maillerinizi bekliyorum. Hayallerle dolu tabutum...stop...
(Polat “Zebani” Yarışçı Ihlamurdere Cad. Çelebioğlu sok. Mutlu han no:2/5 BEŞİKTAŞ 80690, İSTANBUL polat@gsmnet.com overDose 8 g
Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.
Sayfa 93
artık hikayeler daha uzun...
Ayın Hikayesi
aralığı yaran cızırtılı ses beynimizi geçti... Yaklaşık yirmi dakikadır karanlığa gömülmüştük. Üst üste çakan şimşekler ve yoğun gökgürültüsü gelen karanlığın habercileriydi aslında. Yine de altımızda teknolojinin son harikası olduğunu düşündüğümden karanlığa pek şans vermemiştim. İtiraf etmeliyim, beynimizde çınlayan ses son yirmi dakikadır bizi yaşama bağlayan tek şeydi. Sesten ziyade o sesi duyabilme umudu... O sesin kurtulacağımızı müjdeleme olasılığı... Oldukça sakin konuşuyordu. Tane tane... yatıştırıcı, otoriter, tok bir ses. Her kelime ince bıçaklar gibi deldi kulak zarımızı. Ellerimin titremesine engel olamaz olmuştum. Alt dudağım seyirmeye başladı. Son bulduğum güç kırıntısıyla yanıbaşımdaki karımın elini tuttum. Kaskatı kesilmişti. Parmaklarını açmak için uğraşıyor ama beceremiyordu. Titreyen dudaklarımın arasından sigaramın kaydığını hissettim. Onu geri almak için hamle yapmaya teşebbüs edecek halim bile kalmamıştı. Tüm umudumuzu bağladığımız cızırtılı ses nasıl bu kadar acımasız olabilirdi? Niye biz insanlar bir takım şeylere bu derece umut bağlayacak kadar çaresiz kalabiliyorduk ve niye umutlarımız bizim katilimiz olmaktan öteye gidemiyordu? Bunun gibi bir sürü soru aklımdan geçerken ve ben bütün bu cevabı olmayan sorulara cevap ararken cızırtı kesildi. Kapanan mikrofonun etrafa yaydığı tiz sesler arasında son cümle, kalan akıl parçalarımı korumak için oynadığım küçük soru cevap oyununun gereksizliğini bir kez daha belgeledi bana...
“ Elimizden hiçbir şey gelmiyor. Zaman zaman bulunduğumuz geminin beş katı kadar büyüklükte dalgalar bizi sallıyor. Hepinizden sakin olmanızı ve panik yapmamanızı istiyorum. Emin olun bu gemide filikada olacağımızdan çok daha emniyetteyiz. Geminin gövdesi zarar görmedikçe terk etmek ve terk etmeyi düşünmek yapacağımız son şey olmalı. Sayın yolcular, sizden tek bir şey yapmanızı istiyorum. Dua edin. Tanrıya yalvarın... O'na hiç olmadığı kadar muhtacız!..”
Sanırım sağ koluma felç geldi. Bir yerde, nerede olduğunu hatırlamıyorum ve zaten umurumda da değil, korkunun çok yoğun olduğu anlarda geçici felç yaşanabileceğini okumuştum. Umarım geçicidir. Tıpkı bu fırtına gibi...
Gözüm karanlığa alışalı çok oldu. Çevremdeki donmuş suratları inceliyorum. Sol tarafta, bulunduğumuz bölgeden iki sıra geride bir kadın gözüme ilişti. Derin derin hıçkırıyor, nefes almakta güçlük çekiyordu. Ağzının etrafında biriken köpükleri fark ettim. Kadın sara nöbetine girmek üzereydi. Ne olursa olsun bir şeyler yapmalıydım. Karıma döndüm, nefes alışverişleri hızlıydı ama tehlike arz etmiyordu. Sabit gözlerle kolanlara bakıyordu. Katilin silahına... Bir daha çekecek mi tetiği, dedim o an. Ama oyun oynamanın sırası değildi. Aceleci gözlerle etrafı taradım. Yardım isteyebileceğim kim vardı? Evet uzakta bir yerde köşesine sinmiş bayan görevliyi gördüm. Ona seslendim “Bakar mısınız? Bayan... Duyuyor musunuz?” Yani en azından böyle demek istemiştim. Ama beynimde kurduğum cümleleri seslendiremedim. Şimdi titreyen dudağım ve düşürdüğüm sigaram daha da anlam kazanmıştı. Ve kullanamadığım kolum, sağ kolum... Felç bedenimin sağ tarafının tümünü kaplamıştı anlaşılan. Yine de bir takım anlaşılmaz hırıltılar çıkarmayı başardım. Bu hostesin dikkatini çekmeye yetti. Spastik çocuklar gibi anlamsız sesler eşliğinde sol arkamdaki kadını işaret ettim. Hostes de durumu fark etti. Kadına doğru koşar adımlarla ilerlemeye başladı. O sırada kaptanın sözünü ettiği beş kat büyüklükteki dev dalgalardan biriyle daha tanıştık. Geminin sol yanından vurdu. Bizim bulunduğumuz kısım... Nasılsa sağlam kalmış pencereler küçük parçalara ayrıldı. Sivri cam parçaları etrafa yayıldı. Karımın başını kollarımın arasına alıp eğildim. Pencere kenarındakiler bu kadar şanslı olamamıştı... Ve bir de dalgaya ayakta yakalanan hostes. Başımı eğerken mahcup gözlerle onun yemek salonunun en arka kısmına uçarak gidişini izledim. Boynunun yerle temas ettiği andaki “krack” sesi hafızamdan asla silinmeyecek... Eğer sağ kalmayı başarabilirsek.
Son 10 dakikadır, üst üste savrulan dalgaların sesleri ve krize girmek üzere olan kadının çığlıklarından başka hiçbir şey duyulmuyor. Hiçbir yetkili kadına yardım etmeye gitmiyor. Gidene ne olduğunu canlı gözlerle yaşadılar çünkü. Bende yerimden kalkamıyorum. Yarım vücudumla karımı kollamaya, dalgalara direnmeye, kadını duymamaya çalışıyorum... Her savrulan dalgada içerisi biraz daha suyla doluyor. Hava da iyice soğudu... Artık su içindeki ayaklarımız acımaya başladı. Camdan giren yağmur taneleri yüzümüzü çizerek geçiyor. Karanlıkta bir ses patlıyor. Bir çığlık gibi. İnce, tiz... Yüreğinizin en derininde hissedersiniz emin olun. Ardından kamçının şaklamasını duyuyoruz ve bir dalga daha gemiyi sallıyor. Bu çığlıklar ne biliyor musunuz? Bize yardım etmesi için yalvardığımız tanrının kahkahası. Ve bir daha patlıyor... Bu sefer alışmadık bir ses daha var! Kağıdın yırtılmasını andıran bir ses... Ya da geminin güvertesi ikiye çıkan ses!!
Bu sefer kalkmak zorundayız işte. Ne demişti cızırtı? Geminin güvertesi sağlam oldukça terk etmeyi düşünmeyin bile. Peki ya şimdi kaptan? İkiye ayrıldık işte. Gemi personelinin çığlıkları arasında soru cevap oyunundan uyanıyorum (bir kez daha...) Herkes tek sıra olsun, diyorlar. Sağlam bulduğunuz her şeye tutunun. Ve sakın bir adım yerine iki adım atmaya kalkmayın, ölmek için yeterince zamanımız var. Bunu uzatalım... Bir kol beni ve eşimi kaldırıyor. Omuzuna sarılarak ilerleyebiliyorum. Eşimin durumu benden daha iyi. Kendini -en azından sinirsel anlamda- korumayı başarmış. Kendi ayakları üzerinde durabiliyor. Görevlilerin yardımıyla filikalara biniyoruz. Onlarca filika dalgalar arasında ilerlemeye çalışıyor. Fırtınada savrulan karınca sürüleri misali, dalgalar her seferinde bir filikayı daha yeniyor. Tanrının kahkahası arasında, ona inananların acı dolu çığlıkları hüzünlü ve sert bir parça gibi... Her büyük dalgayı karşılarken, sert, su geçirmez muşambanın altına giriyoruz. Kafamızı iyice kapatıyoruz ki, dalgalar ince boynumuzu bedenimizden ayırmasın. Filikadaki denizcinin sesleri patlıyor kulaklarımda. “Geliyor! haydi koruyun kendinizi, az kaldı!” Bir saniye geç kalıyorum. Denizci az kaldı diye haykırırken bir dalga beni içine alıyor. Su her yanımı kaplıyor. Yeşil ölüm bedenimi sarıyor. O anda, “benim zamanım bitti diyorum. Yolunuz açık olsun!"
Tam olarak hatırlayamadığım saatler belki de günler... Hafızamda yer etmemiş. O süre zarfında ne yaptım hiç bilmiyorum. Ama gözlerimi açtığımda suyun dibindeydim. Ve işin ilginç tarafı her şey o kadar net gözüküyordu ki. Bir süre önceki koyu yeşilden sıyrılmış olan deniz, mavinin tonlarında pırıldıyordu. Masmavi, boncuk gibi gözleri olan bir kız size sevecen bakışlarla baktığında ne hissedersiniz. Eğer bakmadıysa anlayamazsınız tabi. Bana da bakmamıştı şimdiye kadar. Ama şu anda onunla yüz yüzeyim işte. Ölüm kadar güzel. Eğer öldükten sonra bununla karşılaşsaydınız, sizin için, en güzel şey ölüm olurdu inanın. Bana bakıp gülümsüyor, bende gülüyorum... Gözleri gitme vakti diyor. Yüzmeye başlıyoruz... Derinden, mercanların arasından. Rengarenk balıklar, pembe ve kırmızının tonlarında dans eden deniz çiçekleri vücudumuzu fırtınanın bitiminin habercisi olan güneş ışıkları denizin en derinine kadar geliyor. Bizi yukarıya çekecek bir ip olarak hayal ediyorum onları. Yukarıya doğru başlıyorum. Dönüp ona baktığımda hüzünlü bir ifadeyle selamlıyor beni. Suyun yüzeyinden gelen huzur bozucu gürültü ve hareketlilik arasında o da kayboluyor. Hayalin sonu diye düşünüyorum. Dört tane siyahlar giymiş adam beni kavrıyor ve su yüzeyine doğru hareket etmeye
Bir süre bana hiç tanımadığım yüzlerin gelip baktığını hatırlıyorum. Ne oluyor?, Kalabalık bir anda yarıldı. İşte bu yüzü tanıyorum. Eşim... Sevgilim... Bundan sonra olanlar anlamsız bir oyun gibi. Tıpkı benim oynadığım soru cevap oyununun benzeri. Evet bu dedi... Bu benim kocam.. Allahım Ne olmuş ona öyle? (Ne bana hayatım? Allah aşkına ne olmuş? Lütfen söyler misin?) Ağlamaya başladı... “Tanrım lütfen gözlerini kapatın onun... yemyeşil olmuş... Yeterli bu kadarı, değil mi? Onu böyle hatırlamak istemiyorum! Lütfen üstünü örtün. Kusacağım galiba..” ( Allah kahretsin ne var bende? Tamam biraz üşüdüm kabul ediyorum. Ama düzeleceğim hayatım. söz veriyorum sana... Hayır yapmayın, hayır kapatmayın gözlerimi. Tanrım yine karanlık.
“Bir hafta önce olan deniz kazasında ölenlerin sayısı bir bir artıyor. Dün bulunan bir cesetle beraber ölü sayısı 741'e ulaştı. Tanrım ne felaket!...”
(mavi gözler) ALTUĞ CANITEZ
Bu ayın en iyi hikayesi maalesef bizim Altuğ'a gitti. O kadar da söyledim yollama diye, ama hakkını vermek iyi yazmış!
9 OoVerDoSe