Ayın Hikayesi
Retro bilgisayarartık hikayeler daha uzun...
Ayın Hikayesi
aralığı yaran cızırtılı ses beynimizi geçti... Yaklaşık yirmi dakikadır karanlığa gömülmüştük. Üst üste çakan şimşekler ve yoğun gökgürültüsü gelen karanlığın habercileriydi aslında. Yine de altımızda teknolojinin son harikası olduğunu düşündüğümden karanlığa pek şans vermemiştim. İtiraf etmeliyim, beynimizde çınlayan ses son yirmi dakikadır bizi yaşama bağlayan tek şeydi. Sesten ziyade o sesi duyabilme umudu... O sesin kurtulacağımızı müjdeleme olasılığı... Oldukça sakin konuşuyordu. Tane tane... yatıştırıcı, otoriter, tok bir ses. Her kelime ince bıçaklar gibi deldi kulak zarımızı. Ellerimin titremesine engel olamaz olmuştum. Alt dudağım seyirmeye başladı. Son bulduğum güç kırıntısıyla yanıbaşımdaki karımın elini tuttum. Kaskatı kesilmişti. Parmaklarını açmak için uğraşıyor ama beceremiyordu. Titreyen dudaklarımın arasından sigaramın kaydığını hissettim. Onu geri almak için hamle yapmaya teşebbüs edecek halim bile kalmamıştı. Tüm umudumuzu bağladığımız cızırtılı ses nasıl bu kadar acımasız olabilirdi? Niye biz insanlar bir takım şeylere bu derece umut bağlayacak kadar çaresiz kalabiliyorduk ve niye umutlarımız bizim katilimiz olmaktan öteye gidemiyordu? Bunun gibi bir sürü soru aklımdan geçerken ve ben bütün bu cevabı olmayan sorulara cevap ararken cızırtı kesildi. Kapanan mikrofonun etrafa yaydığı tiz sesler arasında son cümle, kalan akıl parçalarımı korumak için oynadığım küçük soru cevap oyununun gereksizliğini bir kez daha belgeledi bana...
“ Elimizden hiçbir şey gelmiyor. Zaman zaman bulunduğumuz geminin beş katı kadar büyüklükte dalgalar bizi sallıyor. Hepinizden sakin olmanızı ve panik yapmamanızı istiyorum. Emin olun bu gemide filikada olacağımızdan çok daha emniyetteyiz. Geminin gövdesi zarar görmedikçe terk etmek ve terk etmeyi düşünmek yapacağımız son şey olmalı. Sayın yolcular, sizden tek bir şey yapmanızı istiyorum. Dua edin. Tanrıya yalvarın... O'na hiç olmadığı kadar muhtacız!..”
Sanırım sağ koluma felç geldi. Bir yerde, nerede olduğunu hatırlamıyorum ve zaten umurumda da değil, korkunun çok yoğun olduğu anlarda geçici felç yaşanabileceğini okumuştum. Umarım geçicidir. Tıpkı bu fırtına gibi...
Gözüm karanlığa alışalı çok oldu. Çevremdeki donmuş suratları inceliyorum. Sol tarafta, bulunduğumuz bölgeden iki sıra geride bir kadın gözüme ilişti. Derin derin hıçkırıyor, nefes almakta güçlük çekiyordu. Ağzının etrafında biriken köpükleri fark ettim. Kadın sara nöbetine girmek üzereydi. Ne olursa olsun bir şeyler yapmalıydım. Karıma döndüm, nefes alışverişleri hızlıydı ama tehlike arz etmiyordu. Sabit gözlerle kolanlara bakıyordu. Katilin silahına... Bir daha çekecek mi tetiği, dedim o an. Ama oyun oynamanın sırası değildi. Aceleci gözlerle etrafı taradım. Yardım isteyebileceğim kim vardı? Evet uzakta bir yerde köşesine sinmiş bayan görevliyi gördüm. Ona seslendim “Bakar mısınız? Bayan... Duyuyor musunuz?” Yani en azından böyle demek istemiştim. Ama beynimde kurduğum cümleleri seslendiremedim. Şimdi titreyen dudağım ve düşürdüğüm sigaram daha da anlam kazanmıştı. Ve kullanamadığım kolum, sağ kolum... Felç bedenimin sağ tarafının tümünü kaplamıştı anlaşılan. Yine de bir takım anlaşılmaz hırıltılar çıkarmayı başardım. Bu hostesin dikkatini çekmeye yetti. Spastik çocuklar gibi anlamsız sesler eşliğinde sol arkamdaki kadını işaret ettim. Hostes de durumu fark etti. Kadına doğru koşar adımlarla ilerlemeye başladı. O sırada kaptanın sözünü ettiği beş kat büyüklükteki dev dalgalardan biriyle daha tanıştık. Geminin sol yanından vurdu. Bizim bulunduğumuz kısım... Nasılsa sağlam kalmış pencereler küçük parçalara ayrıldı. Sivri cam parçaları etrafa yayıldı. Karımın başını kollarımın arasına alıp eğildim. Pencere kenarındakiler bu kadar şanslı olamamıştı... Ve bir de dalgaya ayakta yakalanan hostes. Başımı eğerken mahcup gözlerle onun yemek salonunun en arka kısmına uçarak gidişini izledim. Boynunun yerle temas ettiği andaki “krack” sesi hafızamdan asla silinmeyecek... Eğer sağ kalmayı başarabilirsek.
Son 10 dakikadır, üst üste savrulan dalgaların sesleri ve krize girmek üzere olan kadının çığlıklarından başka hiçbir şey duyulmuyor. Hiçbir yetkili kadına yardım etmeye gitmiyor. Gidene ne olduğunu canlı gözlerle yaşadılar çünkü. Bende yerimden kalkamıyorum. Yarım vücudumla karımı kollamaya, dalgalara direnmeye, kadını duymamaya çalışıyorum... Her savrulan dalgada içerisi biraz daha suyla doluyor. Hava da iyice soğudu... Artık su içindeki ayaklarımız acımaya başladı. Camdan giren yağmur taneleri yüzümüzü çizerek geçiyor. Karanlıkta bir ses patlıyor. Bir çığlık gibi. İnce, tiz... Yüreğinizin en derininde hissedersiniz emin olun. Ardından kamçının şaklamasını duyuyoruz ve bir dalga daha gemiyi sallıyor. Bu çığlıklar ne biliyor musunuz? Bize yardım etmesi için yalvardığımız tanrının kahkahası. Ve bir daha patlıyor... Bu sefer alışmadık bir ses daha var! Kağıdın yırtılmasını andıran bir ses... Ya da geminin güvertesi ikiye çıkan ses!!
Bu sefer kalkmak zorundayız işte. Ne demişti cızırtı? Geminin güvertesi sağlam oldukça terk etmeyi düşünmeyin bile. Peki ya şimdi kaptan? İkiye ayrıldık işte. Gemi personelinin çığlıkları arasında soru cevap oyunundan uyanıyorum (bir kez daha...) Herkes tek sıra olsun, diyorlar. Sağlam bulduğunuz her şeye tutunun. Ve sakın bir adım yerine iki adım atmaya kalkmayın, ölmek için yeterince zamanımız var. Bunu uzatalım... Bir kol beni ve eşimi kaldırıyor. Omuzuna sarılarak ilerleyebiliyorum. Eşimin durumu benden daha iyi. Kendini -en azından sinirsel anlamda- korumayı başarmış. Kendi ayakları üzerinde durabiliyor. Görevlilerin yardımıyla filikalara biniyoruz. Onlarca filika dalgalar arasında ilerlemeye çalışıyor. Fırtınada savrulan karınca sürüleri misali, dalgalar her seferinde bir filikayı daha yeniyor. Tanrının kahkahası arasında, ona inananların acı dolu çığlıkları hüzünlü ve sert bir parça gibi... Her büyük dalgayı karşılarken, sert, su geçirmez muşambanın altına giriyoruz. Kafamızı iyice kapatıyoruz ki, dalgalar ince boynumuzu bedenimizden ayırmasın. Filikadaki denizcinin sesleri patlıyor kulaklarımda. “Geliyor! haydi koruyun kendinizi, az kaldı!” Bir saniye geç kalıyorum. Denizci az kaldı diye haykırırken bir dalga beni içine alıyor. Su her yanımı kaplıyor. Yeşil ölüm bedenimi sarıyor. O anda, “benim zamanım bitti diyorum. Yolunuz açık olsun!"
Tam olarak hatırlayamadığım saatler belki de günler... Hafızamda yer etmemiş. O süre zarfında ne yaptım hiç bilmiyorum. Ama gözlerimi açtığımda suyun dibindeydim. Ve işin ilginç tarafı her şey o kadar net gözüküyordu ki. Bir süre önceki koyu yeşilden sıyrılmış olan deniz, mavinin tonlarında pırıldıyordu. Masmavi, boncuk gibi gözleri olan bir kız size sevecen bakışlarla baktığında ne hissedersiniz. Eğer bakmadıysa anlayamazsınız tabi. Bana da bakmamıştı şimdiye kadar. Ama şu anda onunla yüz yüzeyim işte. Ölüm kadar güzel. Eğer öldükten sonra bununla karşılaşsaydınız, sizin için, en güzel şey ölüm olurdu inanın. Bana bakıp gülümsüyor, bende gülüyorum... Gözleri gitme vakti diyor. Yüzmeye başlıyoruz... Derinden, mercanların arasından. Rengarenk balıklar, pembe ve kırmızının tonlarında dans eden deniz çiçekleri vücudumuzu fırtınanın bitiminin habercisi olan güneş ışıkları denizin en derinine kadar geliyor. Bizi yukarıya çekecek bir ip olarak hayal ediyorum onları. Yukarıya doğru başlıyorum. Dönüp ona baktığımda hüzünlü bir ifadeyle selamlıyor beni. Suyun yüzeyinden gelen huzur bozucu gürültü ve hareketlilik arasında o da kayboluyor. Hayalin sonu diye düşünüyorum. Dört tane siyahlar giymiş adam beni kavrıyor ve su yüzeyine doğru hareket etmeye
Bir süre bana hiç tanımadığım yüzlerin gelip baktığını hatırlıyorum. Ne oluyor?, Kalabalık bir anda yarıldı. İşte bu yüzü tanıyorum. Eşim... Sevgilim... Bundan sonra olanlar anlamsız bir oyun gibi. Tıpkı benim oynadığım soru cevap oyununun benzeri. Evet bu dedi... Bu benim kocam.. Allahım Ne olmuş ona öyle? (Ne bana hayatım? Allah aşkına ne olmuş? Lütfen söyler misin?) Ağlamaya başladı... “Tanrım lütfen gözlerini kapatın onun... yemyeşil olmuş... Yeterli bu kadarı, değil mi? Onu böyle hatırlamak istemiyorum! Lütfen üstünü örtün. Kusacağım galiba..” ( Allah kahretsin ne var bende? Tamam biraz üşüdüm kabul ediyorum. Ama düzeleceğim hayatım. söz veriyorum sana... Hayır yapmayın, hayır kapatmayın gözlerimi. Tanrım yine karanlık.
“Bir hafta önce olan deniz kazasında ölenlerin sayısı bir bir artıyor. Dün bulunan bir cesetle beraber ölü sayısı 741'e ulaştı. Tanrım ne felaket!...”
(mavi gözler) ALTUĞ CANITEZ
Bu ayın en iyi hikayesi maalesef bizim Altuğ'a gitti. O kadar da söyledim yollama diye, ama hakkını vermek iyi yazmış!
9 OoVerDoSe