Bu sayfadaki yazılar
Sayfanın metni
Sayfa 86
“Kendisi hep insanlık üzerine konuşmayı severdi. Neyin erdem neyin tanrıtanımazlık; neyin güzel neyin çirkin; neyin hak neyin haksızlık; neyin anlamlı neyin anlamsız; neyin yüreklilik ve neyin korkaklık olduğunu, ve iyi bir devletin ve devlet adamının, ve ülke yönetiminin ve ülkeyi yönetenlerin nasıl olması gerektiğini ve buna benzer daha bir sürü şeyi, bir kişi tüm bunları bilsin de iyi ve soylu bir kişi olabilsin diye ele almıştır." Xenophon (Ksenofon), Sokrates'ten Anılar, iki aydır sizlere dünya görüşlerinden, yaşam felsefelerinden bahsediyorum. Kendi yaşam felsefeniz üzerine düşünmenizi, diğer yaşam felsefeleri hakkında bilgi edinmenizi; bunları yaptıktan sonra kendinizi duygusal ve düşünsel anlamda tatmin edecek bir yaşam felsefesi oluşturup, diğer yaşam felsefelerini yargılamak yerine kendi yaşam felsefenizi gerçekten hissederek yaşamanızı tavsiye ediyorum. İki ayın sonunda, yaşam felsefesi konusunu kapatırken, aslında benim anlattıklarımın; bir temel soruya kendime göre bir cevap vererek oluşturduğum yaşam felsefemin bir bölümü olduğunu söylemek istiyorum. Bu temel soru, “Asıl gerçek nedir?" sorusudur. Bu ay bahsetmek istediğim, bu temel soruya verilebilecek birçok farklı cevabın, aslında iki kümeye ayrılabileceği. "Asıl gerçek nedir?" sorusuna verilecek bir cevap iki farklı şekilde olabilir: “Asıl gerçek ...'dır" ve “Bana göre asıl gerçek ...'dır." Cevaplardan birincisi gerçeğin birliği (bir gerçek olduğu), ikincisi ise gerçeğin çokluğu/yokluğu (bir gerçek olmadığı) kümelerini temsil eder. "Var oluşu, olguları tek bir doğru açıklama biçimi mi vardır, yoksa açıklama biçimleri arasında doğruluk açısından fark yok mudur?" sorusu çok eskiden beri farklı şekillerde sorulan ve günümüzde de üzerinde uzun uzadıya düşünülen ve tartışılan bir sorudur; ve sanıyorum bu soru, insanın kendi yaşam felsefesini oluşturması için öncelikle düşünmesi gereken soruların başında gelmektedir. Sorunun önemi, cevabının; diğer insanlara, kültürlere, toplumlara, devletlere kısacası yaşamın tümüne bakışı ikiye ayırmasından geliyor. Cevaplardan biri gerçeğe çağrının “kutsal” yoluna götürüyor, diğeri ise uzlaşımın, ayrılığın ya da yok etmenin “dikenli” yoluna. Gerçeğe çağrının “kutsal” yoluna, sorumuza şöyle bir cevap vererek giriyoruz: "Gerçek herkes için aynıdır; doğru olan açıklama biçimi bir tanedir, onun dışındaki açıklama biçimleri yanlıştır.” Böyle bir cevap, bizim bu dünyada doğru olan şeyin ne olduğunu bildiğimizi ortaya koyuyor ve böylece bizim yaşam felsefemiz; kendimizi -ve/veya akılsal ikna, duygusal ikna, fiziksel şiddet vb. yollarla diğer insanları- bu “kutsal” gerçeğe ulaştırmaya çalışma şeklinde oluyor. Diğer yola: uzlaşımın, ayrılığın ya da yok etmenin “dikenli” yoluna ise, sorumuza şöyle bir cevap vererek giriyoruz: “Var oluşu farklı açıklama biçimlerinden hiçbiri diğerine tercih edilemez." Bu şekilde bir cevap ise, aslında “gerçek” diye, tüm insanların görmesi, kabul etmesi, anlaması gereken bir şeyin olmadığını; kimsenin varoluşu kavrayış, anlayış, açıklayış biçiminin diğerinden üstün olmadığını ve bu yüzden yapmamız gerekenin belli kabullerde uzlaşımın, tümden ayrılığın ya da diğer bakışları yok etmenin yollarına girmek olduğunu söylüyor. Aslında verilebilecek her iki cevap da farklı sorunlara yol açıyorlar. Birinci cevap -gerçeğe çağrının yolu- karşımıza şöyle sorunlar çıkarıyor: Bir olan gerçeğin ne olduğunu, “doğru” olan açıklama biçiminin hangisi olduğunu nasıl biliyoruz? Bir açıklama biçiminin “doğru", diğerlerinin yanlış olduğunu neye göre söylüyoruz? Düşüncelerimize mi, duygularımıza mı, duyumlarımıza mı, çünkü nasılsa bir gün bitecek
“İnsan her şeyin ölçüsüdür, var olanların varlıklarının da, var olmayanların var olmadıklarının da.” Protagoras
Murad OMAY yoksa hepsine birden mi güveneceğiz? Sonuçta bunlardan hangisine güvenirsek güvenelim; bir güven, bir inanç, bir kabul söz konusu değil mi? Temellendirmelerimizin temeli boşlukta durmuyor mu? İkinci cevap -uzlaşımın, ayrılığın ya da yok etmenin “dikenli” yolu- da farklı sorunlar çıkarıyor karşımıza: Açıklama biçimleri arasındaki çelişkileri o açıklama biçimlerinin temel kabullerinin farklı olması olarak görsek bile, birbiriyle çelişen farklı kabullerin aynı anda doğru olması mümkün mü? Farklı anlamlandırma ve açıklama denemeleri, belli noktalarda, insanlar arasında bir düşünsel/fiziksel çatışmaya yol açmaz mı? Böyle bir çatışma durumu doğduğunda, bu durumdan nasıl kurtulunabilir? Yoksa hep güçlü olanların, kendi görüşünü düşünsel/fiziksel yolla kabul ettirenlerin mi varoluşu açıklama biçimi yayılıyor dünyada? Sonuç olarak, uzlaşımın ya da ayrılığın “dikenli” yolu, aslında gizlenmiş bir gerçeğe çağrının "kutsal" yolu değil mi? Bu sorulara birçok farklı cevap verilmesi mümkün; ama her cevabın başka sorulara yol açması da kaçınılmaz gibi görüyor. Hâlâ tam bir karar vermemiş olmama karşın, geçen iki yazıma baktığımda gördüm ki ben, “Asıl gerçek nedir?” sorusuna, “Bana göre asıl gerçek ...'dır" şeklinde bir cevap verilebileceğini belirtiyor; var oluşu farklı anlamlandırma biçimlerinden hiçbiri diğerine tercih edilemez, çünkü tercih ölçütü insandan insana değişir, diyorum. Doğruluğun, ölçütün insanlara göre değişmesi dolayısıyla göreli olduğunu düşünüyorum. Herkesin kendi kabullerine göre istediği şekilde yaşaması gerektiğine inanıyorum. Ama bu düşüncelerim sonucunda, farklı kabullere sahip olan insanların bir arada yaşama sorununun ortaya çıktığını da kabul ediyorum. Sadece tek bir kişinin yaşadığı bir dünya olsaydı, o kişinin var oluşu istediği gibi anlamlandırabileceğini, açıklayabileceğini; kimse olmadığı için, ona hesap soran, farklı bir görüş belirten kişilerin olamayacağını düşünüyorum. Bununla birlikte ne güzel ki -ya da ne kötü ki- dünyada sadece tek bir kişi olmadığını, birçok kişi olduğunu; ve bu birçok kişinin de, var oluşu aynı şekilde açıklamadığını, asıl gerçeğin ne olduğu sorusuna aynı cevabı vermediğini görüyor ve uzlaşımın, ayrılığın ya da yok etmenin “dikenli” yollarında yolumu bulmaya çalışıyorum. Beraber yaşayabilmek için (tabi isteniyorsa) yapılacak olanın; herkesin kendi açıklama biçimini en doğru sayıp, diğer insanların açıklama biçimlerini ortadan kaldırmaya çalışması yerine; “Bana göre asıl gerçek ...'dır"lar arasında belli kabullerde anlaşmaya varması olduğunu söylüyorum, bir tek kabulde bile uzlaşmanın zorluğunu bilerek. Tüm insanların üzerinde uzun uzun düşünmesi ve tartışması gereken sorunlar bunlar... Gelecek ay buluşuncaya kadar, lütfen yaşamı hem ciddiye almaya, hem de almamaya bakın. Ciddiye alın; çünkü -belki de- bir kere yaşayacağınız bir yaşama hakkını vermelisiniz. Çok fazla da ciddiye almayın; çünkü nasılsa bir gün bitecek.
gün bitecek overDose 8 3
Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.
Sayfa 87
MEK
'e mektup kısmı başlıyor. Ve karşınızdayım işte. Bu ay mektup yağdı overdose'a yani mail! Sadece 2 disket geldi. Bu durumda sanırım Mail sistemi mektup yollamak için en iyi ve en kısa yol. Şimdi buyrun:
mektup mektup mektup mektup mektup mektup mektup mektup J) ne zaman ölmüş onu söyle: P-166, 16 ram, 2.1 gb harddisk, 2 MB VGA card, multimedia (R.I.P) yorumun nedir? 7) Engin'in foyası çıktı Zebani, ne iş? Ehe, tamam üzülme : ).
Neyse ne, şimdi bu kadar, devamı gelecek, sonra görüşürüz Zebani, BYE...
Ayça Turhan
Zebani: Way way, Eski hayranlar tekrar piyasaya düşmeye başladı. Naber Ayça? (sen buna cevap verme). Belki yeni okuyucularımız bilmez ama bu Ayça denen mahlukat öncelikle tembel tavuğun tekidir, Gameshow'un bilinen en kadın hayranıdır (o ne be?), kadın demişken şımarıktır, kaprislidir (ben nerden biliyorsam artık) ve size söylüyorum erkekler sakın asılmaya çalışmayın yoksa *abaza" diyecek kadar da açık sözlüdür. Gameshow yokken hayat çok sıkıcı idi Ayça. Ben senin gibi kafayı yemedim ama biraz boşluk hissettim. Ben de soRU, cEvAP, MAvra, HikaYe,
Selamlar Zeb, Eheh, Gameshow'suz (ve coğrafyasız geçen yıl yoktu ama bu yıl var) bir yıldan sonra tekrar mektup yazmak süper bir şey (hmm, azıcık edebi bir laf oldu, kahretsin Ayşın'ın önünde oturmamalıydım.). Nasılsın Zebani? Ne yaptın Gameshow yokken? Neyse, vallahi Gameshow olmayınca ben kafayı yedim, acayip cosmopolitan okumaya başladım, ideal erkek tip anketini 1058 kez yaptım, hep aynı çıktı (şey,neyse...heheheh). Neyse, adettendir, sorulara geçelim: 1) Metallica konserine gittin mi (ben gittim, yani sırf onun için taaaaa İstanbul'lara gittim)? Valla ben saha içindeydim ve çevredeki olaylara gülmekten konseri izleyemedim (aşırı derecede sarhoş olup şişelerle beraber yerlerde yuvarlananlar, Monster Magnet çalarken artistik olsun diye havaya girip, şarkının bildiği tek sözünü tekrarlayan ameleler, ama çok mavraydı ha.). Bu arada Fade To Black'i çalmadılar ya, öyle olsun (Adi James böyle mi anlaşmıştık?) (en azından Creeping Death çaldılar, o da bir şeydir.). 2) Ya, Zebani birşey soracağım, Zigana geçidi (ya da öyle birşeydi unuttum) nerede? Geçen gün anneannem bana soru sorup dalga geçti. 3) Yazın oyunsuzluktan Full Throttle ve Simon 2 'yi büyük bir azimle oynadım ve ZAFER! Sonunda başardım, Bunların devamı gelcek mi? Haberin var mı? Ya da ne? 4) Sen benim basketbol oynamama laf etmiştin, şimdi geldi aklıma, gel Ankara'ya kapışalım (Her ne kadar, hayatım boyunca polnt guard olmaya mahkum olsam da...) :(. 5) Biraz salakça bir soru olcak; ama spor ayakkabı önerir misin? Geçen gün gittik, sadece şunlar var: Fosforlu Nike, kenarları gümüş rengi Reebok, transparan Adidas (şaka değil, gerçekten). 6) Aklıma bir şey gelmiyor ya... Ben sana bilgisayarımı söyleyeyim, cosmopolitan okudum; günümüzün plastik kalpli kadınlarının biz erkeklerden ne saçma taleplerde bulunduğunu görüp gülmek için. Buldun mu erkeğini? Bana hiç sırnaşma. Lunaparkta çarpışan arabalara bindiğimde bile cevap yazmayı kendime görev addederim, hiç çekinmem: 1- Metallica konserine gitmedim, o sırada çalışıyordum ama gitmek içimden de gelmiyordu açıkçası. Konser çoşkusu denen o büyülü atmosferi en azından Metallica adına kaybettim anlaşılan. Yani pişman değilim, bir daha gelseler bir daha gitmem! Demek sen İstanbula kadar geldin ve Kamere uğramadın öyle mi? Merak etme yemeyiz. Biraz ayıyızdır ama delikanlıyızdır da (bu lafa ne diyeceğimi bilemiyorum). 2- Karadeniz kıyılarını Erzurum Kars yaylası üzerinden İran'a bağlayan yolun Trabzon Gümüşhane kesiminde olan geçit. Kızım senin neden coğrafyan bu kadar kıt? Şimdi sen İtalya Afrikada dersin bana, Otur sıfır. Önümüzdeki ay zigana dağlarını çalış da gel! 3- Geçen ayki Cosmopolitan da bu oyunlar hakkında bilgi yoktu ama “erkeğinizi kıskandırmak için 20 yol" isimli bir yazı vardı onun yerine. Orda yazıyordur belki. Yazıyorsa bana da bildir. 4- Bak Ayça Basketbol konusunda kiminle konuştuğunu bilmiyorsun! Zaten bu işler konuşmakla olmaz, Laf atmakla da olmaz, ANKARA'da hiç olmaz İkonu bağlama da yeni yöntemler) 5- Tavsiye köşesine bak, orda yazıyor. 6- Yorumum artık o bilgisayarın teknoloji mezarlığına bir an önce gömülmesi gerektiğidir. Zaten sen bilgisayarlarla uğraşma otur ders çalış. Üniversiteyi kazanamayınca görücem ben seni (yani mecazi anlamda). 7- Ama daha benim foyam çıkmadı. Neyse açıklayayım bari: Aslında ben kadınım. Ve bol bol cosmopolitan okurum. Demek bu kadar ha Ayça? Beni bırakıp gidiyorsun yani, her kadının bir gün çekip gideceği üzerine yazılan o salak pembe roğantik kitaplarda ki gibi. O mektup mektup mektup mektup mektup mektup mektup mektup mektup mektup mak zaman git, beni küllenen sevgimle yalnız bırak, mektupta yazma sakın (ay bu H İ kaye Boşluk ile Dialog olmadı). Geçenlerde birisi yanıma yaklaştı ve aynen şöyle dedi: "OVERDOSE'a MEKTUP YAZMASSANIZ 2000 ASTROİD'in LANETİ Gerçekten ben neyim biliyor musun?