Discworld II

garibesi bir tezat abidesi gibi duran Lara Croft'lar yaratırsınız. Sonrada o lanet olası feminen içgüdülerinizle ticari sömürü aracı olarak kullanılan Xena'larla, Lara'larla ilgili fantaziler kurarsınız. Birileri de bundan yüklüce paralar götürür. Mevcut tiplemelerin birer hayal kahramanı olduğunun elbette farkındayım ama mesele onların temsil ettiği anlayış biçimi. Erkek özentisi, eli silahlı, güçlü (!) kadın tipi bana itici geliyor hemşehrim. Sapkınlığın yüceltildiği, uyuz karıların gözünü hırs bürüdüğü bu çağda her aşırılığın normalize edildiğini görüyorum ve hayatı yaşanılır kılan güzelliklerin bu şekilde kepaze edilmesi içimi burkuyor... Dejenerasyon cidden acı verici... Öyle değil mi sizce? Hah... Boşverin... Umurunuzda mı sanki... Zaten tüm arızi durumların sorumlusu sizlersiniz, bizleriz... Tomb Raider konusunda söylenecek fazla lafım yok. Bilmeyen, duymayan, oynamayan kalmamıştır eminim. Tek belirtmek istediğim gittikçe kötüleşen serinin ilk ve geçtiği mekanlar itibarıyla da en iyi oyunu olduğu. Özellikle Atlantis'te geçen kısımlar oldukça hoş. Ancak zorluk seviyesindeki abartı yükseklik ve ona buna ateş eden kadın tiplemesindeki iticilik beni oyundan soğuttu. Bölümleri atlaya atlaya geçtim ve öyle bitirdim. Ve son olarak diyorum ki Indiana Jones, Lara'yı döver... Ama... Yok be kadın dövmek iyi bir şey değil, onlarla yapılacak daha güzel işler var. Şöyle diyelim; bizim Indy, sizin Lara'yı öpsün (yağlı uzun saçlı, küpeli ve at suratlı zibidinin teki biraz önce beni seviyesizlikle suçladı. Eh yani, bende bu yazının sonuna bakınca düzeysiz bir adam olduğuma kanaat getirdim doğrusu. Fakat seviyeli olmak gibi bir derdim de yok. O açıdan şöyle bir uyarı yapabilirim; edeblerinin bozulmamasını arzulayan kibar çocuklar yüzlerini kapatıp parmak aralarından okusunlar yazılarımı! Pöh). - 2 ; Eskiden, miniminnacık bir çocuk iken, video kaset vasıtasıyla, şimdiki oyun koleksiyonuma benzer bir çizgi film arşivine sahiptim. Çizgi sinema bana büyüleyici geliyordu. Özellikle pazar sabahları yataktan erkenden zıplayıp, emektar TRT'nin çizgi kuşağını izler ve korkunç keyif alırdım. Sonra o günler geçti gitti. Şu aralar en baba filme bile yarım saatten fazla katlanamıyorum, animasyonlar ise çok daha önce cazibesini yitirmişti benim için. Fakat bilgisayar teknolojisiyle birlikte bu sektör tekrar bir şahlanışa geçti ve elbette bu en çok da oyunlara yansıdı. Discworld 2 bütünüyle bir "cartoon adventure", grafik ve canlandırmalar kusursuz, sesler kusursuz, programcılık, hikaye akışı kusursuz... Eee o zaman bir şaheserle mi karşı karşıyayız? Korkarım hayır. Terry bilmemne denilen herifin (eminim entel arkadaşlar bilirler tam ismini) gavuristan civarlarında oldukça meşhur (best seller) olan öykü dizisinden uyarlanmış ve içinde türlü sululuklar bulunan sıkıcı, zor, aptal bir macerası Discworld 2. Lanet olası şiiri grafikler, hiçbir mantığa sığmayan karmaşık bulmacalar, hiç komik olmayan berbat senaryo, bu tip mevzulara gıcık kapan bana birkaç beden büyük geldi. Bana kalırsa bu Terry soytarısı ve onun gibi adamlar fantastik dünyalar yaratmakla, komiklik yapmayı karıştırmamalılar. Böyle şaklabanlıklara gülen ya da bundan zevk alan özürlüler dünyanın ekseriyetini oluşturabilir ama bir eserin edebi kıymeti ve ebedi boyutu zeka ürünü olduğu iddia edilen içindeki unsurlardan çok ele aldığı konu veya üslup ile irdelenir. Bu açıdan zekice hazırlanmış Disc-dünya asla ziyaret etmek istemeyeceğim abartılı bir çocuk masalından öteye geçemiyor. Üstelik zorluk seviyesinin yüksekliği veletler için bile olayı anlamsız kılıyor. Adventure yaşadığım günlerde kafama düşmüştü bu oyun. Bir nevi macera abazanı durumundaydım yani. Bundan dolayı zaman zaman çözüme bakaraktan Discworld 2'yi tamamlamaya muvaffak oldum. Bittiğinde zamanımı bu saçmalıkla neden boşa harcadığımı da düşünmeden edemedim. Haa... konuyu mu sordunuz. Basit... Simon The Sorcerer benzeri acemi, acemi olduğu kadar da salak bir büyücü bozuntusunu kumanda ederek adam olmaya çalışıyorsunuz. İlginç mi? Siz bilirsiniz... Ben vazifemi yaptım. COMMAND AND CONQUER ; RED ALERT