B-BÖLGESİ

Bazen soruyorum kendime. Acaba kef olmasa daha mı iyi olurdu diye. Kızıyorum kararsızlığıma, karar vermemenin de karar olduğunu bilerek. Nasıl yazsam son yazımı diyorum. Anlıyorum ki kabullenmişim bunun son yazım olduğunu. Hiç bahsetmesem mi son yazı olduğundan diyorum. Anlıyorum ki korkuyorum bu bitişten. Nasıl olur ki acaba diyorum. Anlıyorum ki bu da bir karar değil, şüphelerim var, kendi acabalarıma. Ben hiçbir bitiş sırasında başarılı değilimdir ki zaten diyorum. Anlıyorum ki korkuyorum bir kez daha sahneye çıkmaktan. Hadi artık başlamak zamanıdır diyorum. Anlıyorum ki artık son başladı, Ben de durduramam. On bir ay boyunca, toplam olarak on GameShow sayısında gerçekleşmiş olan birlikteliğimiz son buluyor. GameShow hayatta iken de beni çok üzmüştü, şimdi daha çok üzüyor. Uzun zamandır beklediğim, ama bir türlü yazmayı uygun göremediğim bazı şeyler var. Onlardan başlayalım diyorum.

Öncelikle B Bölgesi hakkında bir iki lafım var. Sebebini kendimin de bilmediği bir şekilde GameShow'daki ilk yazımdan, biraz sonra yazacağım son yazıma kadar, bütün yazılarıma "B" harfi ile başladım. Bunun temel sebebi adımın "B" harfi ile başlaması aslında. Ayrıca "B" harfi ile başlayan birçok güzel kelime de var. Ancak onlar bahane. İsmim ile de başlasaydı o zaman "W" ile başlayan çok güzel kelimeler bulabilirdim.

Birçok iyi eleştiri aldım. Birçok kötü eleştiri aldım. Tartışmalar yaptım, haklı çıktım, haksız çıktım. Başıma gelmeyen kalmadı. Yapıcı insanlar vardı. Yıkıcı olanlar vardı. Üzüldüm bazen. Bazen sevindim. Ama bütün bunlar içinde GameShow'u kötüleme modasına uyup da sırf öyle demiş olmak için saçmalayanlar hakkında asla olumlu yorumlar yapamadım. Bir şeyin iyi anlaşılması gerektiğine inanıyorum. Ben de GameShow'un bir okuru iken, aşağıda, koltuklarda oturup gösterinin başlamasını beklerken pek anlayamamışım bu gerçeği. Perdenin arkasına geçtiğim zaman gördüm ki bütün oyuncuların bacakları titrermiş sahneye çıkmadan önce. Sahnedeki kendine dalan, rahat hareketler, üstünlük emareleri sadece heyecanın, korkunun verdiği enerjiden kaynaklanıyormuş. GameShow'da yazmak sapı kendisinden daha keskin bir hançere sahip olmak gibi. Sertçe kavrarsanız başarılı olabilirsiniz, ama siz de çok zarar alıyorsunuz. Eğer hafifçe yönlendirebilirseniz işiniz çok zor, riskiniz daha az. Yaptığınız her hareket on bin kere büyüyor (ya da artık kaç okuyucu var ise o kadar kere). Asıl sorun birçok okurun bu yazıların "şöyle bir çiziktirildiğini" düşünmesi sanırım. Bana da öyle gelirdi önceleri. Sonra gördüm ki öyle değilmiş. Çok çalışmak gerekiyormuş. Çünkü iş sadece yazıyı yazmak değil. Siz düşünün şimdi, çok iyi biliyorum dediğiniz bir oyunda gerçekleşmesi muhtemel her olayı biliyor musunuz? Her oyuncunun bir oyun stili vardır ya. GameShow'da oyun açıklarken birçok kişi sizin gibi oynamayı başaramayabilir. İyi oynamak - kötü oynamaktan bahsetmiyorum. Sizin gibi oynamak diyorum. Bu gerçeğin yarattığı zorluklar çok büyük. Aldığım her eleştiriyi, her yorumu dinledim. Ve de şimdi ben, işin bu tarafından, kendiliğinden oluşmuş GameShow'u kötüleme modası hakkındaki görüşlerimi söylemek istiyorum. Siz de farkındasınız herhalde, sokaklarda mor ayakkabılar, yeşil bağcıklar ile dolaşan insanların sayısı fazlalaştı. Nedense, ülkemde "farklı" olmak derin bir ilgi ve sevgi odağı olma durumunu beraberinde getiriyor. Bu yüzden yaşıtlarım artık değişik olsun diye ne olursa yapıyorlar. Bu insanlar bilgisayar ile de uğraşıyorlar genelde, çünkü zaten değişik olmanın birçok gereği para ile yakından alakalı olduğu için, bu parayı fazla düşünmeden harcayabilecek insanlar, bilgisayar da alıyorlar. Eskiden GameShow çok iyi, ama az kişi tarafından tanınan bir dergi iken, piyasadaki alınması en normal olan dergi başka iken, GameShow'u almak bir ayrıcalık idi. Okurlar, sadece kendilerine ait olan, fazla kişinin bilmediği bir hazineye sahiptiler. Bu yüzden GameShow'u delicesine seviyorlardı. Sonra zaman geçti GameShow güçlendi, piyasadaki, "ün" dahil her açıdan en iyi dergi oldu. Artık bir insan gazete bayiine gidip de bir bilgisayar dergisi alacaksa GameShow alıyordu (CD almak için gazeteciye gidenlerden bahsetmiyorum). Bu yüzden bizim "farklı"lar "normal" olan bir şeyi yapmamak, "anormal" olabilmek için GameShow'u eleştirmeye başladılar. Güzel olan bir şeyi beğenmemek 'farklı"lık olduğu için. Tabii bütün eleştirileri "ben eziğim" diye bağırıyordu doğal olarak. GameShow'u beğenmeyen herkesi kastetmiyorum. Bu bir yorum meselesidir. İsteyen beğenir, isteyen okur, istemeyen beğenmez, ya da okumaz. Kastettiğim aslında beğenip de kompleksleri nedeni ile beğenmiyormuş taklidi yapanlar. Ancak GameShow'a gelen bu tarz eleştiriler gün geçtikçe azaldı, ya onlar büyüdüler, ya şahsiyet kazandılar, ya dergiyi almayı bıraktılar, ya vazgeçtiler... Bir şey oldu ve bu olaylar çok azaldı. Umarım bahsetmediğim kimse yanlış anlamaz. GameShow'un bitmesine üzüldüm gerçekten. Hatta ilk duyduğum zaman "olmaz bu böyle, bir şey yapmalı" gibi şeyler de söyledim. Karşı çıktım, kararı verenlere sorumsuz dedim, üzüldüm, kızdım.... Sonuç olarak bu dergiyi alan herkesin hayatına yabancı bir kimya getirdik, ve şimdi onlara sormadan bunu geri alıyoruz. Ben bu kadar üzüldüğüme göre herkes de üzülür diye düşündüm. En azından dergi içinde durum bu. İnsanlar üzgün. Ya da ben öyle düşünüyorum. Bu itirazlarıma son veren, hatta kararın doğru olduğunu düşündüren şeyi Emin Gür söyledi. "Zaten sonsuza kadar gitmeyecekti ki, bir gün sona erecekti. Neden bugün olmasın" dedi. O zaman anladım zaten. Bu doğal bir durum. GameShow ilk başta da piyasadaki sadece "para parayı çeker" prensibi ile çıkmakta olan dergiler yüzünden çıkartılmaya başlandı. GameShow aslında bu mantığa karşı amatörlüğün ve çabanın zaferidir. GameShow bir bilgisayar dergisinin ne kadar ileriye gidebileceğini gösterdi. Bu başarıdan önceki bilgisayar dergilerini ve sonrakileri okuyun. Fark gayet açık. Ve bence, bu şekilde, GameShow doğumunda kendisine verilen görevi başarmış oldu. Birçok şey değişti. Artık GameShow'un amatörce çıkartılmasına devam etmek zordu. Derginin başında yazan isimleri görüyorsunuz. O kadar çok kişiyi, yapacak bir ton işleri varken nasıl olup da daha fazla tutabilirsiniz ki. Maddi çıkarlardan da bahsetmiyorum. Zaman sıkıntısından bahsediyorum. Okuyucuların "CD verin" isteği de göz ardı edilmemesi gereken bir gerçek (her ne kadar şimdilerde vermeyin deniyorsa da, belli ki bir ay CD versek satışlar ikiye katlanacak). Bu şartlar altında GameShow amatör ruhunu daha fazla koruyamayacaktı. Bu, GameShow'u istemediği bir duruma sokardı. Bir derginin iyi olması için illa amatör olması gerekmiyor. Ama GameShow'u durumu farklı. GameShow aslında amatör olduğu için başarıya ulaştı. Amatörlükten profesyonelliğe geçişte ortaya çıkacak büyük sorunlar GameShow'u sonsuza dek kendi bulutlarının içinde kaybederdi. Bütün aksi iddialara rağmen GameShow kendi ruhunu para kazanma hırsı ile değiştirmedi. Bunu anlamak için bu son sayı için yazan insanları görmek yeter. Bunu anlamak için Emin Gür'ün bu dergiyi çıkartmayı bırakmak kararına varmasına sebep olanları görmek yeter. Bunu anlamak için GameShow'un kendisini satmaktansa yok olmayı tercih ettiğini görmek yeter. Bazen, yine de, acaba hiç bitmese miydi diyorum. Sonra iyi bir hatıranın zihnime yerleşeceğini düşünüp bu kuşkuyu bir kenara atıyorum. Ama yine de üzülüyorum. Neden üzülüyorum. Bitişlere karşı her zaman duyarlı olmuşumdur çünkü. Bir bitiş aslında tek bir an değil, biten şeyin bütün varoluşunun silindiği zamandır, yani biten şeyin ömrü kadar uzundur. GameShow bitecek, hayat bitecek, Güneş ve Dünya bitecek. Ama sonunda yeni bir şeyler doğacak bu küllerin arasından. "Biz her zaman küllerimizden doğduk". GameShow ardında birçok yeni dergi bırakacak bence. Kimi üzerine büyük paralar yapılan yatırımlar olacak, kimi GameShow'un dört bir yana savurduğu başarı umutları ile beslenecek. Büyük bir zevkti yazı yazmak. Hesap yaptım. Elli bin kelimeden daha fazla yazı yazmışım on bir ay içinde. Böyle büyük bir sayı şimdi çok kolay geliyor ama Warlords 3 yazısında bin sekiz yüz kelimeye ulaşmak bile ölümcül zorluklar içermişti. Zaman geçiyor demek. On bir ay önce olduğum şeyden çok uzağım şimdi. Durumum daha mı iyi, daha mı kötü onu bilemem ama değişim durmuyor. Eskiden reddederdim değişimi. Şimdi onunla beraber yaşıyorum. Hayatımla ilgili, geleceğimle ilgili yapabileceğim tek şey kendi ufak çaplı evrimimi kontrol altında tutmak. Altı yüzlü bir zar her atıldığında herhangi bir yüzeyin üstte kalması için altıda bir şans vardır. Ama siz aynı zarı, aynı yerde, aynı dış şartlar ile, aynı şekilde atsanız hep aynı yüz yukarıda kalır. Ben şu anda bir seçim yapıyorsam, o seçtiğimden başka bir şansım olamaz. Ben aynı kişiyim, aynı durumda aynı şeyi seçerim. Benim yapabileceğim sadece aynı kişi olmam durumunu değiştirmek, böylece hayatıma yön vermektir. Geçen on bir ayda ne oldu bilmem bana. Değiştim ama unutmadım eskiden ne olduğumu. Bir kurdu eğitip, evcilleştirebilirsiniz. Onu kurt köpeği haline getirebilirsiniz. "Ama köpek kurdu hatırlar". Peki o zaman hayatım boyunca sahip olduğum Benliğim mi daha önemli, yoksa bitiş noktasında, ölürken sahip olduğum mu. Bilmiyorum. Sonu iyi biten her şey iyidir derler. Öyle değil bence. Son sadece sürecin bir parçasıdır. Son sona erdiği zaman ise üzerine yorum yapılacak hiçbir şey kalmaz. Sonunda nasılsa öleceğiz diye yaşamayalım mı. Önünde sonunda hepimizin sonunun nispeten kötü olduğu açık. Ne diyebiliriz ki. Elinizde tuttuğunuz dergi henüz yok olmadı. Bu onun bir parçası. Evet bu onun sonu. Ve kendi sonu onun bir parçası. Ama bu son engellenemez. Ne diyebiliriz ki.

Fly and Fight

WHATEVER YO

Yazım da yavaş yavaş bitiyor şu anda. Beklenen son bu imiş demek. Ve o soru geliyor işte: "Şimdi ne yapmalıyım". İnanın bilmiyorum. Biraz bilgisayar oynayayım bari. Uzun zamandır hasretini çektiğim gibi. Keyif için. Yakın zamanda İnternet'e gireceğim sanırım. Odama telefon hattı çekmek için gerekli yatırımları yaptım. Şimdi beklemedeyim. Ayrıca çok yakışıklıyım. DM'im Barış çok iyi. Onunla bu sene de oynarız herhalde. Anladığım kadarı ile 5'e kadar saymayı öğrenmiş. Bana "M&M 5'i açıklamışsın" dedi. Tabii ben gülmekten kalp krizi geçiriyordum. Dün gece Mehmet bizde idi. O da benim DM'im. O sırada gece 1'de birisi bana telefon etti. İşletmeye kalktılar. İşleten beni bayağı tanıyordu. Şaşırdım tabii. Garip bir durum. Tatilden yeni döndüm. Dipten kum çıkardım bol bol. Niye yaptım onu anlamadım fakat. Yazıyı İstanbul'da yazıyorum. İstanbul insanı garip bir şekilde kendine bağlıyor. Bir arkadaşım bize geldi yine. Giderken bana "Güle Güle" dedi. "Hoşçakal" dedim ben de ona gülümsememi saklayarak. "Hoşçakal" ile "Güle Güle" arasındaki farkı bilmeyen ne kadar çok kişi var. Bir arkadaşım da bana yabancı diller konusunda özenti olduğumu söyledi. Aslında özentilikten değil de.... falan dedim. Yok bence bu yorumun doğruluk payı var. Yabancı bir dil insana o dilin gizemlerinin kapılarını açıyor. Anadilim olan Türkçe hakkında bildiğim o kadar çok şey var ki. Bir bilmediğim o kadar daha vardır herhalde. Ama bu kadar bilginin içinde bir gizem olması çok zor. Üzüldüm bu duruma. Artık onunla konuşurken aklıma gelmeyen kelimeleri yabancı bir dilde söylemiyorum. Haklı olduğu ama bunu bir tek o bildiği için. Sinemaya gitmeyeli çok zaman oluyor. Son üç yılda üç kere mi ne gittim. Canım istedi bugünlerde. Ama artık Alaska Frigo marketlerde satıldığı için sinemanın eski tadı kalmadı. Film sırasında mısır yiyenler de çok. Bütün film boyunca, iki yüz kişinin ağzından gelen odun kırma misali sesleri dinlemek zorunlu. Bir de lazer gibi hoş bir buluşu sinema perdesinin üstünde kırmızı bir nokta gezdirmek amacı ile kötüye kullananlar var. Bu ne kadar çirkin bir davranış. Sabahları eskiden sokakta dolaşan bir sürü köpek olurdu. Şimdi sayıları çok azaldı. Galiba zehirletiliyorlarmış. Doğru mu bilmem ama üzüldüm. İki üç insan (ben dahil) sabahları rahat yürüsün diye bu hayvanların canlarını alan insanlar yoktur umarım. Bir arkadaşım ile birlikte Karlı Kayın Ormanı'nı dinlemiştik. O şarkıyı o günden beri çok severim. Bir anda değişiyor insan işte böyle. Bir baykuşu çok yakından gördüm sonunda. Hayvanat Bahçesi'nde de görmüştüm ama oradaki beni etkilememişti o zaman. Bu dışarıda, özgür bir baykuştu. Gecenin karanlığında parlayan çok güzel gözleri vardı. Tek bir çizgi halinde inen gözler. Bir süre daha baksam bakışlarımı bir daha hiç alamayacağım diye düşündüm. Ve öyle de oldu. Karşılıklı bakıştık. Beni görüyordu herhalde, çünkü direkt olarak bana bakıyordu. On beş dakika mı sürdü, daha çok mu bilmiyorum. Sonra gitti... Hiçbir amacı olmadan yazı yazdım. Neden bilmiyorum.

Sonsuzluk kendisine ait olanı geri alır. Zaman geçer. Her varlık nihai sona ulaşır. Zaman kendisine ait olanı geri alır. Bu konuda ne diyebiliriz ki? Ben var oldum. Ben yokum. Yine de Ben var oldum. GameShow var oldu. GameShow yok. Yine de GameShow var oldu.

"Kaldı mı bana ait bir şey bilmiyorum, Beşiktaş'ta" Hoşçakalın. "Ve yine perde kapanıyor"

Burçak "Ben" Caner