Gameshow sayı 35, sayfa 42

Bu sayfadaki yazılar

Sayfanın metni

Sayfa 42

Diyorlar ki bazen, gözlerinden deliler doluşmuş, bakıyor...(*), yok böyle başlamayacaktım, şöyle olacaktı: Diyorlar ki ne güzel, işin gücün oyunlarla, hele oyun açıklamak ne zevklidir. Valla Mert, kıskanıyorum seni, diyorlar (Efes'in maçı başladı, birazdan gelirim)! Ben de, bakın bir işi yaklaşık 30 küsur aydır düzenli olarak yapıyorsanız bir şeyler monotonlaşmaya, elinizde olmadan görev duygusu ile anlamsızlaşmaya ve dışarıdan gözüktüğü kadar zevk vermemeye başlar diyemiyorum. Neden diyemiyorum başka bir yazımın girişi olur, diyemediğim, dışarıdan bana insanlar sadece yaptığınız işin zevkli kısımlarını görürler; anlamsızlıkları, acıları, zorlukları size kalır ve siz de bunları herkese kolay kolay anlatamazsınız. Anlamadıysanız, itiraf etmeye çalıştığım GameShow'un ilk sayılarındaki oyun açıklamalarımdaki heyecanımı kaybettiğim! Gameshow eski amatör ruhunu kaybetti diyenlere ithaf olunur! Yalnız bu kaçınılmaz değil mi? Çözüm ne? Gelin bunları beraber düşünelim, sonra tartışalım. İtiraf etmeye çalıştığım, son aylarda yazdığım birçok oyunu görev amaçlı yazdığım. Peki niye bunları bu ay açık sözlülükle yazıyorsun diye sorabilirsiniz. Yazıyorum çünkü Sub Culture ile fark ettim tüm bunları. Eğer Sub Culture, oyun oynamaktan aslında ne kadar zevk aldığımı, bilgisayarın başından saatlerce kalkmadan oyun oynayabileceğimi, bu yüzden GameShow gibi bir işe giriştiğimizi hatırlatmasaydı, ben de tüm bunları düşünmeyecek ve sizle de paylaşmayacaktım (telefon çaldı, bir iki dakika müsaade edin). Sub Culture beni bu kadar etkiledi diye hemen havaya girip bilgisayarcınıza koşup "Hemen Sub Culture ver bana, kaç liraysa kaç lira" demeyin tabii. Önce bir yazımı okuyun. -Çok beğendim ben Sub Culture'ı? “Valla mı, ama hala yazmadın yazını... *Olm, bırak yazıyı ben uzun zamandır bir oyuna bu kadar bulaşmamıştım, acayip güzel bir oyun diyorum sen ne diyorsun! -Senin şu dalgıçlık muhabbetlerin yüzünden mi beğendin oyunu? -Evet o da var ama asıl beni etkileyen oyunun sürükleyici olması, hem ticaret, hem denizaltı ile savaşabiliyor olman, yani değişik açıları olması güzel. -Hö? *Elite'a benziyor mesela -Sen Elite oynadın mı ki? -Yahu, bak yine konuyu nereye getiriyon, kapıştıracan beni okuyucularla oynamadım ama Oz anlattı biraz. Hem burada oynanırken seyretmiştim. *Demek o oyunu yapan adamın yüz milyonlar dolarlar kazandığını bilmiyorsun. -Ne? Vay be! -Hem de 500Kb'lık bir oyunla, -Olay bu işte olm! Helal ol adamlara. -Neyse, işim gücüm oyunlarla vakit ha deadline cuma

(Sub Culture, son ana almak için bir göz atmalıyım, bekleyin hele)

Yukarıdaki diyaloğun kimler arasında olduğunu anlamadıysanız açıklamamı beklemeyin ama başka bir noktaya açıklık kazandırmak istiyorum: Sub Culture ve (telefon çaldı, Muder, diyalog konusunda copyright istiyormuş, suratına kapadım telefonu) dalgıçlık. Sub Culture, Sub kelimesinden de anlaşılması beklendiği üzere

bir denizaltında geçen bir oyun. Kelimenin iki anlamı ile de kullanılabilecek şekilde hem de: Denizaltında, denizaltı kullanıyoruz! Zaten denizaltı başka nereden kullanılır ki! Yalnız boyutlarımız dalgaboyu birimleri ile ölçüldüğünde hiç de küçük sayılmasa da çevre bilinci gelişmemiş insanların denizlerimizi kirlettiği madeni bir parayı denizaltımız zar zor taşıyabilmekte! Bir deniz kaplumbağasına, lüfere falan (Muder yine telefonda, özür diledim, o da copyright'tan vazgeçti) çarpmak ise denizaltımıza zarar veriyor ona göre. Bilmem anlatabildim mi! Anlatmadığım, üstüne basa basa söylenmesi gereken, Sub Culture'ın denizaltındaki harika atmosferi. Çevrenizde rengarenk balıklar ve bitkiler. Bir yengeci hiç bu kadar yakından ve büyük görmüş olamazsınız. Sistemim el vermediği için düşük çözünürlükte oynamak zorunda kaldım ama oyun esnasında başıboş gezdiğim bir ara F10 ile çözünürlüğü yükselttiğimde ağzım açık kaldı. Bir de 3d'im olsa, siz düşünün gerisini. Eğer sizin 3d'niz varsa ve denizseverseniz (3 tarafı denizlerle çevrili ülkemizde denizever pek azdır gerçi ama) hiç düşünmeyin, Sub Culture rullaz! Denizaltımız ile serbest çalışan "her iş yapılır" adamıyız. Öncelikle kendimizin ve denizaltımızın temel gereksinmelerini karşılamak ve gelişmek için paraya (Credits) ihtiyacımız var tabii. Oyunun her anında geçerli olan kural denizde bulunan bulanındır. Sub Culture ile denizaltındaki dünyaya adımımızı ilk attığımızda yapmamız gereken ilk Thorium rafineriye götürüp işletmek. Rafine edilmiş Thorium işletilmemiş olanına göre iyi para ediyor: Anladınız (çok tuvaletim geldi, pardon) herhalde denizden topladığımız malları satarak credit kazanıyoruz! Görev esnasında online alınan emirler ile ne yapmamız gerektiği çok kolay anlaşılıyor olmasına rağmen ben rafineriyi bulan kadar 5 save game heba ettim! Kuzeyde canım kuzey! Hem de anarşinin (pirates) oldukça fazla olduğu bir bölgede. Rafineriye gitmek hayatınız kadar pahalı olduğu için Thorium'un işlenmiş olup olmaması sonradan çok önemli olmayabilir ama ilk görev başarılmak zorunda! Başka neler var bu denizaltında. Aslında siz daha iyi bilirsiniz, biz neler atıyoruz denize söyleyin bakalım. Heh, evet işte onlar: Madeni paralar, gazoz kapakları, sis izmaritler. Ayrıca thorium ve inci'lerden

Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.