Gameshow sayı 30, sayfa 46

Bu sayfadaki yazılar

Sayfanın metni

Sayfa 46

marım fazla bekletmemişimdir; Benim Ray-Tube'de bir sorun çıktı da. Bugünlerde teknolojiye de güven olmuyor (hiçbir şeye olmadığı gibi). Bildiğimiz anlamdaki varlık biçimiyle, başka bir varlık biçimi arasında sıkışıp kalmak ve buna uyum sağlamak oldukça zor (size bir şey ifade etmese de). Karşımda duran çerçeveyi "çerçeve" olarak değil de, matematiksel olarak görmenin ne demek olduğunu bilmezsiniz. Gözlerinizin önünde sürekli vızır vızır hareket eden, sağdan sola uçuşan bir sürü sayı ve denklem karmaşası düşünün, bana hak vereceksiniz. Neyse size benim durumumdan daha önemli şeyler söylemeye devam edeyim; nasıl olsa daha sonra benim için vicdan mekanizmalarınızı çalıştırmak zorunda kalacaksınız. Bir süre sonra, keyif ve sefa içinde yüzen iki manyak hükümetçe yürütülen çok gizli bir operasyon sonrasında yakalanıp, kural gereği tüm kamuoyuna teşhir edildiler. Yakalandıklarında milletin cebinden yürüttükleri para miktarı açıklanınca, halk ortaçağdan kalma bir içgüdüyle katliam çığlıkları atmaya çoktan başlamıştı bile. Fakat adalet sisteminin kurallarına göre tüm suçlarını itiraf edip yeniden kazandırılma programına alındılar. 20. yüzyılın barbarlık kokan idam cezaları artık tarihe karıştığından ve var olmuş her insanın hayatına değer verildiğinden, suçlu kişiler ne olursa olsun yeniden topluma kazandırılma programına alınıyorlardı. Bu programa göre suçlu kişilerin toplum zararına işleyen tehlikeli genleri, yapay olarak üretilmiş zararsız genlerle değiştiriliyor ve suçlular hükümet tarafından belirlenmiş başka bir kimlik ve statüyle tekrar toplum içine dönebiliyorlardı. Bu sisteme başta çok karşı çıkan oldu. Yeniden kazandırılma işleminin çok pahalıya patladığını ve suçlu kişilerin tekrar serbest kalıp topluma daha fazla huzursuzluk getirdiğine inananlar vardı. Özellikle entelektüel ve aydın kesimden oldukça sert tepkiler gelmiş, olayın ahlaksal ve felsefi yönü günlerce tartışma konusu olmuştu. Fakat kamuoyu üzerinde daha etkili olan hükümet, böyle bir sistemin toplum yararına işleyebilecek mükemmel bir mekanizma olduğunu kendi yöntemleriyle anlatıp, olayı oldu bittiye getirmişti. Neyse size burada hükümet rejiminin ne olduğunu anlatmayacağım, sıkıcı konular bilirsiniz. Suçlulara yeniden kazandırılma programından sonra ne olduğu hala bilinmiyor. El konulan aletleri ise hükümet araştırma laboratuvarında incelemeye alındıktan sonra, iki manyağın hazırladığı algoritmanın ne kadar tehlikeli olduğu anlaşılmış ve program aletleriyle birlikte yok edilmişti (en azından öyle dediler ama kuşkucu kesim buna hiç inanmadı tabii ki). Fırtına dinmiş, adalet yerini bulmuş ve olay kapanmıştı. Ceplerine uzanan kirli ellerin olmadığı duygusuyla, insanlar tekrar mekanik hayatlarına dönmüşlerdi. Ta ki 5 Eylül 2082 gündüzüne kadar (yoksa 2081 mi? tarihi için pek emin değilim). O gün bilgisayarının karşısında işlerini yapmakta olan herkesi acı bir sürpriz bekliyordu. Evet, her şey yok edilmişti ama yok edilemeyen bir şey unutulmuştu: “Thing”. Tel çerçeveden oluşmuş ve ne olduğu bilinmeyen bu insansı şekil, bilgisayar ekranında tıpkı bir insan gibi yine tel çerçeveden bir sandalyeye tünemiş ve insanlara şöyle bir mesaj iletmişti: “Tüm kayıtlar silindi... Hesaplar silindi... İntikam alınacak”. Şaşkınlıktan ne yapacağını bilmeyen insanlar çaresizce bilgisayar tuşlarına öfkeyle basmışlar, bilgisayarlarını açıp kapamışlar ama akşam saatlerine kadar “Thing”in şeklini ve mesajını görmekten başka bir şey yapamamışlardı. Ancak ülkedeki tüm önemli kayıt ve hesapların sıfırlandığını gördükleri zaman esas dehşet başlamıştı. Durumun ciddiyetini hemen kavrayan hükümet, tamamıyla bilgisayar uzmanlarından oluşan bir ekip kurmaya çoktan başlamıştı bile. Bu aynı zamanda insanlık ile bilgisayar arasındaki savaşın da başlangıcıydı. Kimilerine göre (ki bunlar genelde umursamazlar takımıydı) bu sadece budala bir oyundu ve hükümetin de böyle bir çocuk oyununa katılmak yerine daha ciddi işlerle meşgul olması gerekiyordu. Kimileri ise (bunlar da şüpheci olanlar) iki manyağın ardından hiçbir açıklama yapılmadığı, hiçbir şeyin yok edilmediğini ısrarla belirtip, hükümeti de bu çok tehlikeli oyuncağı kullanmakla suçluyordu. Kazan tekrar kaynamaya başlamıştı anlayacağınız. Bu arada popüler olan bilgisayar uzmanları ekibi, her gün TV'de, gazetelerde boy gösteriyor ve “heyecanlanacak bir şey yok, her şey kontrol altında”, “20. yüzyıldan kalma basit ve ilkel bir virüs. Herkes kaybettiğini tekrar alacak” gibi sözde teskin edici şeyler zırvalıyorlardı. Fakat tüm sözler, insanları teskin etmek yerine her geçen gün daha da büyüyen bir kitle hareketine ve şiddetli protestolara neden oluyordu. İnsanlar paralarını güvenle teslim ettikleri bankaların önünde toplanıyor, borsa merkezlerine yürüyor ve huzursuzluğu daha da artırıyorlardı. Bir de bunların üstüne tüm bilgisayarların çalışmasında rastlantısal olarak bozukluklar baş gösteriyor ancak bir süre sonra hiçbir şey olmamış gibi çalışmalarına devam ediyorlardı. Kısacası her şey kontrolden çıkmaya hazır hale gelmişti. Hükümet insanlara sakin olmaları konusunda sürekli çağrıda bulunuyordu. Bu karışıklıktan birkaç gün sonra, bilgisayar uzmanları çalışmalarına devam ederken, ekranda yine “Thing” belirdi. Bu sefer tam olarak tel çerçeveli değildi; üzerinde bir gömlek, başında da bir şapka vardı. Mağazalarda satılan ucuz bir oyuncağı andırıyordu. Uzmanlar “Thing”in tekrar ne mesaj vereceğini heyecanla beklerken daha önce geliştirilen bir sistemi de devreye sokmayı başarmışlardı. Bu sistem o anda bilgisayarda hangi programın çalıştığını inceliyor ve istenirse o programın algoritmasının bir kopyasını çıkarabiliyordu. Böylece alınan algoritma inceleniyor ve zararlı bölümleri düzeltilip tekrar aynı programın üzerine kopyalanabiliyordu. Bir tür anti-algoritma da denilebilir. Uzmanlar bu sistemin işe yarayacağından çok emindiler fakat karşılarındaki algoritmanın (artık bir varlık diyesim geliyor) şimdiye kadar olanların çok çok ötesinde olduğunun farkında değildiler. Heyecanla sistemi çalıştırdılar fakat bırakın kopyalamayı, alet tek bir işlem yapmamıştı bile. Şaşkın şaşkın ekrana bakan uzmanlar, büyük puntolarla beliren mesaj karşısında uğradıkları hayal kırıklığını saklayamayacak hale gelmişlerdi: “Beni yakalayamazsınız... İntikam alınacak...”. Bu aynı zamanda hepimizin suratlarında biriken umutsuzluğun da bir mesajıydı. Evet, bilgisayar uzmanlarından birisi de bendim; içlerinde bir tek sağ kalmayı başarabilen de... Overdose başlıyor. Hoş geldiniz diyorum ve hoş bulacağınızı umuyorum. Bu tip durumlarda aslında nasıl bir giriş yapılır, nasıl bir sistemle yazılır hiç bilmem (aslında bilirim de işime gelmiyor). Mesela şu anda karşımda oturmuş sayfa yapmakla kafayı yiyen holy editör hıyarı “tatminsizlik diz boyu” diyerek felsefenin giriş kapısını aralamakla meşgul. Ben de cevap olarak “dünya para üzerinde dönüyor” diyorum alakasızca. Düşünce düşünceyi doğuruyor: “Bir insan bir'den fazla kadını aynı anda sevebilir mi?” diyor holy bey. “Bilmiyorum, sevmek ister deli gönül. Ama buna engel bir toplumsal kod var, onu nasıl yok etmeli?” diyorum işleri daha da karıştırarak. “Onu sorguluyorum işte” diyor holy bey. “İnşaat halinde yani” diyerek gülüşmeye başlıyoruz. Pencereden içeri davetsizce giren gecenin serinliği tenimizi yalayarak düşüncelerimizi tazelememize yardımcı oluyor. Sigaranın dumanı rastlantısal spiraller çizerek sonsuzluğa doğru son yolculuğuna çıkıyor. Kısa sessizliği değerlendiren ben ve holy, kendi evrenimizde keşfedilmemiş yerlere doğru yolculuğa çıkıyoruz. Sonra, işte sonra hep aynı şey oluyor: İç ve dış dünyamız arasındaki çelişkinin rahatsız edici varlığı bizi sözde şimdiki dünyamıza döndürüyor. Holy sayfasının başına geçiyor, ben de bilgisayar ekranının radyasyonlu ışınlarına bırakıyorum kendimi; “Feedback”lere cevap yazmak için. Toplumsal olana dönüyorum, dimdik gözlerinin içine bakıyorum. Çeşit çeşit isteklerle, yardımlarla karşılaşıyorum; “diz boyu tatminsizliğe” geçici reçeteler yazmak için. Overdose kendini buluyor arkadaşlar. Gösterilen ilgi (ve sevgi diyesim geliyor) beni ve GameShow ekibini TATMİN edecek boyutlara ulaştı. Şimdi nasıl davranmalı acaba: Şımarmalı mıyım yoksa düzeyi belirsiz bir alçakgönüllülük içerisine mi girmeliyim? Ne bileyim, karar sizin. Bunu da belirleyecek olan sizlersiniz galiba. Bu ay gördüğünüz gibi sayfa sayımız 6 oldu. Hıyar Holy editörü bir ay boyunca tokatladıktan sonra “tokatlarım” meyvelerini vermeye başladı gördüğünüz gibi. Bundan sonra daha çok mektup, daha çok muhabbet, daha çok soru, daha çok cevap, daha çok istek, daha çok öneri, daha çok cart, daha çok curt (sıkıldım)... Bu ay altı sayfa olmamız beni sevindirdi ama üzen bir şey de var ki o da AMIGA köşemizi kaldırmamız. Kimsenin yüzünü çevirip bakmadığı ve sadece GameShow'un sahip çıktığı bu mükemmel alet, ne yazık ki PC'lerin dünyayı istila etmesinden bu yana üstünde biriken ölü toprağını silemeyerek arz-talep kanunlarının hışmına uğradı. Böyle bir durumda bizim de üstüne bir kürek toprağı dökmekten başka yapacağımız bir şey kalmadı. İnanıyorum ki başka bir yer ve başka bir zamanda tekrar meydana çıkacak, şimdi sanırım dinlenme zamanı. E bu ay da bazı aktivitelerde bulunduk değil mi? evet hadi bakiim. Ayın Oyunu: Walla Theme Hospital. Oyunu oynamaktan yazıyı da geç verdim zaten. Yıllardır radyolarda “kanamalı hasta için acil...” der dururlardı da bana hiç bir şey ifade etmezdi. Oyunu oynadıktan sonra acil ve kanamalı hastaların durumunu daha iyi anladım. Oyunun ilerki bölümlerinde hep aynı şeyleri tekrarlamak (hammallık yapmak) zorunda kalmanız oyunun tek eksiği. Çok eğlenceli hemen alın. Almazsanız gözlerinizi oyar, misket oynarım. Ayın Albümü: Kesinlikle Kreator'ın “Outcast” albümü. Yine “Renewal” benzeri deneysel bir albüm yapmışlar ve tıpkı onun gibi mükemmel olmuş. Bu albümü dinlerken sert ve melodik ritimlerin büyülü atmosferini hissedeceğinize şimdiden garanti veriyorum. Mutlaka alın da sonra dilinizi kesip kravat yapmayayım boynuma... Ayın Filmi: Gene Hackman ustanın döktürdüğü “Dava” bu ayın en iyi filmi. Kötü bir adamı kurtarmaya çalışan genç Avukat'ın, kanunun karşısındaki dramını anlatan ilginç bir film. Klasik Amerikan “dava” filmlerinden çok farklı. Hemen gidin diyorum ve eğer gitmezseniz derinizi yüzüp kendime palto yaparım. Ayın Kitabı: Üüühh bir değil iki tane mükemmel kitabımız var bu ay alınıp okunmayı bekleyen. Biri Kurt Vonnegut Jr. ustanın ilk romanı olan “Otomatik Piyano”, gelecekte makinaların, insanların yerine geçmesini ve insanların kendilerine olan öz saygılarını kaybetmesi gibi sorunları ele alan mükemmel bir roman. İkincisi de Philip K. Dick ustanın üçüncü romanı olan “Gökteki Göz”. Bevatron ışın saptırıcısının içine düşen bir grup insanın, grubun diğer elemanlarının hastalıklı beyinlerinde çıktıkları kabus dolu zihinsel yolculuklarını anlatıyor. İkisinin de alınması şarttan öte, eğer alınmazsa, ilgili şahsın (şahısların) dişlerinin sökülüp tesbih yapılması planlanmaktadır... Ayın Bombası: Mert patladı ve patlak devam ediyor (detaylı bilgi gerekli yerden gelinceye kadar susma hakkımı kullanmak istiyorum). Ayın Kampanyası: Yıllardır hep yazı aralarına açılan parantezler hafif eğimli olmuştur “( )” gibi. Ben bunu değiştirmek istiyorum ve bu aydan itibaren köşeli parantez kullanımına geçiyorum “[ ]” gibi... Destek verin bakiim... Evet şimdi soru-cevap faslı başlıyor. Yerlerinize geçin ve emniyet kemerlerinizi bağlayın. Başlıyor: HOLY EDİTÖR: SUS DA OKUYUCU İLE İLGİLEN! Sevgili Zebani,

Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.