OVERDOSE

OVERDOSE AŞIRI İSTEKLERİNİZİ KARŞILAYABİLECEĞİNİZ TEK YER

Uzun, yorucu ve kabus dolu bir gün daha sona ermek üzere; en azından benim için. Böylesine kalabalık bir şehirde akşamın bu saatlerinde ortalığın bu kadar ıssız olması oldukça üzücü. Bu tatlı yaz akşamında (artık yaz akşamları kabus dolu) hangi insan dışarı çıkıp o güzelim yaz meltemini hissetmek, o ruhu okşayıcı serinliği doldurmak istemez? Onları (evet onları!) böylesine güzel bir andan mahrum bırakan bu kötülük dolu güçler ne zaman geldikleri cehenneme çekip gidecekler? Her dönemde özgürlüğü için savaşan ve özgürlüğünü kazanmasını bilen insanoğlu neden bu kadar çaresiz? Şu anda kimbilir kaç kişi “polygon sensor'ü olmadığı için vahşi bir cinayete kurban gidiyordur. “polygon sensor ne” mi dediniz? Sen kimsin mi dediniz? Evet sanırım her şeyi baştan anlatmam gerekecek. Ama önce izin verin yıpranan polygon'larımı yenilemek üzere “RayTube”e gireyim. Hiç meraklanmayın bendeki en yeni modellerden. 2 dakika sonra 3 milyar polygon'umla tekrar karşınızda olacağım... Bu uğursuz zamanın başlangıcı sanırım 3 yıl önceye, 2082 yılına dayanıyor. Yoksa 2081'miydi? Oh lütfen kusurumu mazur görün. Organik düşünce metodundan polygonal düşünce metoduna geçtiğimden beri bunama belirtileri göstermeye başladım. Anladığım kadarıyla üzerimde uygulanan o iğrenç işlemler sırasında organik düşünce sisteminden bir parça bırakmış olmalılar ki hala bunamak gibi soyut düşünceler üretebiliyorum. Yoksa bunamak, korkmak, heyecanlanmak gibi soyut fikirler bu düşünce metoduyla asla uyuşmazlar. Sanırım bende bir hata yaptılar ve ben de bunun ceremesini ödüyorum. Diğer lanet olası polygon yaratıkların böyle bir sorunu yok. İnsana ait özellikler onlarda olmadığı için olsa gerek. Neyse konuyu dağıttığım için özür dilerim. Nasıl olsa her şeyi anlatacağım. Dediğim gibi 2082 yılında (2081 de olabilir!) varolan teknolojinin 20. yüzyılın teknolojisinin kat kat üzerinde olmasını fırsat bilen biri sibernetikçi, biri de Hardware ve Software uzmanı iki manyak (maalesef isimlerini unuttum) 20. yüzyılın klasik Hacker'lık metodlarını alıp tekrar düzenlemeye yani anlayacağınız ceplerinden paraların taşmasını sağlamak amacıyla, o metodları alıp kendi saçma deyimleriyle post-teknolojik bir hale soktular. Bunun sonucunda (bu arada iki manyağın bir türlü yakalanamamasını ve o sırada varolan devletin de bunları yakalama konusunda basiretsiz kaldığını belirteyim) öyle bir sistem geliştirdiler ki artık onların para kazanmak için yapacakları tek şey bir düğmeye basmaktan ibaretti. Nasıl mı? Şöyle: Kendilerine, tüm bilgisayar ağlarında varolabilen sanal bir kahraman yarattılar. Bu kahraman (ve tüm sorunların başlangıcı olan) öyle bir algoritmaya dayanıyordu ki, elektrik olduğu sürece bir bilgisayardan, diğer bilgisayara rahatça geçebiliyor, sistemi kendi çıkarları doğrultusunda kullanabiliyor (yani efendilerinin çıkarları doğrultusunda), komut şekillerini değiştirebiliyor, tüm şifreleri çözebiliyor yani kısacası sahiplerinin saatlerce çaba gösterip elde edebileceği şeyleri kendisi (ona bir benlik yakıştırmamı daha sonra anlayacaksınız) çok kısa bir sürede gerçekleştirebiliyordu. Bu sanal kahramanın yaptığı en ilginç şeylerden biri de, girdiği sistemde gerekli işlemleri yaptıktan sonra kendini bir varlık olarak tanıtıyor ve o sistemin başına geçen her kimse ekranda her üç açıdan görülen wireframe (tel çerçeve şeklinde) olarak zafer işareti yapmış niteliksiz bir insan şekli görüyordu. Fakat bu şekil iki manyağın algoritmasında kesinlikle yer almayan bir şeydi. Bunun farkına vardıkları zaman şaşırmaktan ziyade gittikçe eğlenceli olmaya başladığını düşünen bu iki dahi manyak bu kahramana bir de isim taktılar: “Thing”. Artık her istediklerini yapabilecek, dünyayı parmakları ucunda çevirebilecek son derece tehlikeli ilginç bir kahraman yaratmışlardı. Fakat dükkanı kapattıklarında “Thing”in fonksiyonsuz kaldığını düşünen bu manyaklar, farkında olmadan kendi kendine hareket eden üçüncü bir manyak yarattığının farkında değildiler. Çünkü “Thing”, girdiği her sisteme -hiç kimsenin bulamayacağı- kendinden bir kopya bırakabilen (veya ona benzer bir şey), akıllı bir programdı (veya varlık). Bir sistemde elektrik kesildiğinde, başka bir sistemde varolabilirdi ve elektriği açık bir sistem mutlaka vardı. Oh özür dilerim, “polygon count”a girmem gerekiyor. Ne yani siz “check-up” yaptırmıyor musunuz? Bir yere ayrılmayın geliyorum... Merhaba popülasyon. Hazır mısınız Overdose'un zevk, heyecan, macera, tutku ve ihtiras dolu labirentlerinde dolaşmaya? Aşırı isteklerinizin kışkırtıcı dürtüsünü hissedebiliyor musunuz? Öyleyse hoş geldiniz diyorum. Bu ayki Overdose menümüz okuyan herkesi tatmin edecek düzeyde. Geçen ayki talihsiz kazanın ardından Overdose'un üzerinde biriken lanet geldiği karanlığa tekrar geri dönerken, bir takım kişilerce gösterilen ilgi ve olgunluk sayesinde yeni köşemiz yükselen güneşin parlaklığına bürünmeye başladı (optimist olmak amma zor be abi). Efendim, şimdi geçen ay elimde hiç mektup olmadığı için bizim hıyar holy editörü muhatap almıştım ya kendime, sağ olsun bazı okuyucular beni böyle saçma bir duruma düşürmemek için mektup yollamışlar. Ne dilim esas Overdose bu ay başlıyor. Eh bu başlangıcın sürekliliğini isteyen varsa ne yapacaklarını biliyorlar (mektup yollayın laan diye zırlamak pek hoşuma gitmiyor anlayın işte). Şimdi bu ay bazı aktivitelerde bulundum şöyle ki:

Ayın Oyunu: Kesinlikle X-Com Apocalypse. Zaten tüm detayları oyunda da yazdım (bir PC dergisine ilk PC oyunu yazmam). Yaratık avına yine devam ama bu sefer süper teknoloji emrinizde. Özellikle real-time modda yaratık avlamak çok eğlenceli. Strateji ruhumuzun çok önemli bir bölümünü doyuracak olan X-Com'u almayanlar varsa mezarlarını derin kazsınlar (ne demekse?). Ayın Albümü: Bu ay sizi çok güzel bir müzik ziyafeti bekliyor. Megadeth- Cryptic Writings. Hiç meraklanmayın, albümün Youthanasia ile hiç alakası yok (Youthanasia'yı sevmem de). Bu albüm şimdiki Megadeth ile eski Megadeth'in çok güzel bir birleşimi. Bir tür yeni tarz thrash diyebiliriz. Metallica'nın Load gibi bir rezaletinden sonra Megadeth hala altıncı telde kaldığını Cryptic Writings ile mükemmel bir şekilde kanıtlıyor. Kulaklarınızı dört açın. Ayın Filmi: Bu ay gittiğim filmlerden en iyisi olan Gridlock'd; uyuşturucu sorunu, para, bürokrasi, insanların korkutucu bencilliği, yabancılaşma ve tablonun (Amerika) görünmeyen taraflarını anlatan çok iyi bir film. Gayet dinamik temposu ve yerinde alaycılığı ile bu ayın filmi. Hala gitmediyseniz 7 denizin albızları canınızı alsın. Ayın Kitabı: Taa, 1994'ten beri Amerika'da yayınlanan Lawrence Block'un hırsız dedektif serisi nihayet Türkiye'de çıktı. Komik bir hırsızlık öyküsünün ciddi bir dedektiflik hikayesine dönüşümünü gayet akıcı ve esprili bir üslupla anlatan Lawrence Abi'nin (tanırım kendisini) 'Umduğunu Değil Bulduğunu Yiyen Hırsız" ve "Dolaptaki Hırsız" kitaplarını almak farz hatta ondan da öte bir şey. Sakın kaçırmayın, kaçırırsanız da gözüme gözükmeyin. Evet arkadaşlar şimdi sizi keyifli ve her satırında haz alacağınızı (ısrar ediyorum bu konuda) dolu dolu 3 sayfayla baş başa bırakıyorum. Ve eğer izin verirseniz şu bizim şahsiyetsiz holy editörü tokatlamak için kendimi huzurlarınızdan def ediyorum. Sevgili Zebani abimiz, Mektubuma başlarken büyük kaybımızdan dolayı ne kadar üzgün olduğumu belirtmek istiyorum. Mac'e dergiye olan katkıları ve bize yaptığı yardımlardan dolayı teşekkürü borç bilirim. Mavra dolu bir mektup yazmıştım Mac'e ama Mac artık yok ve mavra yapacak kadar iyi halde değilim o yüzden sorulara geçiyorum: 1- Müzik muhabbeti almış başını gidiyor. Ben de olaya bir dalıp çıkayım dedim. Hepiniz unutun diğer grupları ve müzik türlerini oturun Amorphis, Pantera, Obituary, Cannibal Corpse, Slayer ve en önemlisi SEPULTURA dinleyin. Ayrıca Zebani'nin Metallica hakkındaki görüşlerine katılıyorum. 2- Abi Dungeon Keeper çıktı. Tüm yabancı dergiler haziran sayılarında kapak yaptı. Yere göğe sığdıramıyorlar oyunu. Temmuzda da piyasaya sürülür herhalde. İki sayfalık reklamları bile var bir civcivin parçalandığı. Herhalde mektup yayınlandığında oynuyor oluruz. 3- Bana şöyle düşük sistemli bir simülasyon önersene (Apache Longbow?). 4- Ya yazacak sorularım var da sen ne halt edersin bilmediğimden (Yani hangi oyun türlerini oynarsın anlamında)