Bu sayfadaki yazılar
Sayfanın metni
Sayfa 47
doğru gitmek isteyecekler; evrenin gerçek bilgisine. Gerçek özgürlükleri için. 7- Yaklaşık beş gün daha geçti (zaman kavramından kopamıyorum). Artık sağlam düşünceler üretemeyecek kadar uyuştu beynim. Dışımda olduğu yetmiyormuş gibi içimde de korkunç bir savaş var. Yaşam ve ölüm içgüdülerim arasındaki dengesizlik had safhada. Bu beş gündür yiyecek stoğu tükendiği için hiçbir şey yemedim. Çok açım ve çok yalnızım. Aç olmak zaten kopma noktasına gelmiş sinirlerime daha beter işkence ediyor. İçimde kalan son insani kırıntıları da kaybetmek üzereyim. Düşünce evrenimde bizi biz yapan genlerimizin tersine bir evrim geçirdiğini düşlüyorum. Milyonlarca yıl öncesinden kalan en vahşi duyguların zincirlerini kırıp beni ele geçirdiğini hissediyorum. Uzayın karanlıklarından kopup gelen lanetli ruhlara benziyorlar. Köklerime doğru yaptığım yolculukta bana kılavuzluk eden bu lanetli ruhların elinde aslında bir oyuncaktan farksızım. Açlığın getirdiği enerji yokluğu, bu lanetli ruhların da yardımıyla beni adım daha yaklaştırıyor köklerime. Korkuyorum. Hayır; uzaydan, Uni-tone'dan filan değil; kendimden. Bana hep yabancı olan diğer kendimden. Sinsice bir köpekbalığı gibi etrafımda çember çiziyor; ve bu çember gittikçe daralıyor. Yapmak zorunda olmadığım (veya hiçbir zaman yapmayacağım) şeyleri, zorunlu olarak yapmaktan korkuyorum. Ve ben bunları düşünürken, babadan kalma yadigâr çakımla koluma derin bir çizgi çektiğimi fark ederek irkiliyorum. Akan kanın tazyiği, içimden kaçıp kurtulmak isteyen her şeyin keskin bir kanıtı gibi. Köklerime doğru yaptığım yolculuğun haritasını çiziyorlar sanki. Hemen solumda duran Medi-Kit'i alıyorum. Kanımın daha fazla akmasını görmeye dayanamıyorum. Ama milyonlarca yıl öncesinin vahşeti, bilinçaltımın en derin yerlerinden fırlayıp bütün vücuduma yayılıyor. Medi-Kit'i fırlatıyorum. Aynı koluma derin bir çizik daha atıyor ve etimi koparıyorum. Gösterge ve çelik yığını Uni-Tone bu varoluş trajedisine tanık olduğunu belli edercesine bir kez daha sarsılmaya başlıyor. Parlak çelik taban, akan kanımdaki hayat hikayeme büyük bir sayfa oluştururken, kopan etimi ağzıma götürüyorum. Artık bütün kontrol, vahşet çığlıkları atan genlerimin elinde. Akan kan hikayemi yazmaya devam ediyor. Ben de yemeye. Göstergeler yok oluşumu kutlarmış gibi ard arda sönüyorlar. Var olmanın içinde yok olmak, kendi yok oluşuna var olmanın içinde şahit olmak. 35 yıl öncesinin Repow'u da var olmaya kanlı bir şekilde başlamıştı, yok olacağını bilmeden. Şimdi tekrar kanlı var oluşuna başlıyor, yok oluşuyla beraber... Bu ay Game-Show'la olan münasebetlerim her zamankinden daha had safhadaydı (ne demekse!). Dergideki şahsi meselelerden doğan karışıklığı iyi değerlendirip boş sayfaları kaptım diyeceğim Holy editörler “saçmalama bakiim” diyecekler diye tırsıyorum. Şimdi ne oldu? ne bitti? diye meraklanıyorsunuzdur. Durum gayet açık: Sevgili karanlıklar prensiniz artık Game-Show'da yazmama kararı almıştır. Bu durumda sayfalar boş kalacağından, yönetim kurulu oy kararıyla bu sayfaları doldurmak için beni seçmiştir. Daha önce güzelim dergi megAmiga'da da böyle bir köşe (zebani zone) yapmış olmam sanırım karar verirken onları etkilemiş olmalı ki, ben daha “ne oluyor abi?” demeden kendimi parmak kirleriyle dolu nemli bir klavyede Overdose'u yazarken buldum. Anlayacağınız her şey benim kontrolüm dışında gelişti ve buralara kadar geldi. Murat Adanç niye ayrıldı? neden ayrıldı? gibi uzun süreli tartışmalara hiç girmek istemiyorum. Bu sayfaların bir yerlerinde zorunlu açıklama kutusu var. Orayı okumanızı tavsiye ederim. Şimdi Overdose nedir? kimdir? amacı var mıdır? Tüm bu soruların cevabını kısaca şöyle açıklamak istiyorum (hala okuyan varsa): “Sorununuz ne olursa olsun, her yere danıştıktan sonra bir de Overdose'a danışmayı ihmal etmeyin. Kimbilir, belki de gerçek çözüm hiç tahmin etmediğiniz yerde keşfedilmeyi bekliyordur”. İşte ana ilkemiz bu Bilmem hangi oyunun bilmem neresinde kalırsanız bilgisayarınızın bilmem neresi çalışmazsa, kız arkadaşınızla aranız bozuksa, babanız size oyun almanız için para vermiyorsa veya kolanın içinden böcük çıktıysa bundan sonraki tek adresiniz Overdose olmalıdır!!. Overdose, yardım etmeyi, kesinlikle kendine ilke edinmiş saygın bir kuruluştur (yalana bak!). Hatta Overdose bu ilkesini evren yok olup büzülünceye kadar koruyacağına yemin billah etmiştir (ve çarpılmıştır). Bu arada ilk baştaki bilim kurgu hikayesini umarım beğenmişsinizdir. Belki biraz karamsar ve felsefi bir hikaye oldu ama onu da yazanın (benim) ruh durumunun saçmalığına bağlayabilirsiniz. Bu arada başlara bilim kurgu hikayesi yazma fikri Meg'den çıkmıştır. Bu konuda ki memnuniyetinizi bana, şikayetlerinizi müdüriyete bildiriniz lütfen. Bu arada sizin de böyle ufak tefek bilim kurgu hikayeleriniz olursa bana gönderin. Belki de onlardan bir kitap basar, zengin olur, alırız başımızı gideriz Mars'a mutlu mutlu yaşarız (ne var olamaz mı?). Köşemin devamında sizlerden gelen mektuplara yer vermeyi düşünüyorum. Ama mektup yok. Neyse bu ilk ayımda Holy Editör hıyarları bir şeyler geveliyorlar. Bu aylık mektup olmadığına göre de ne diyorlarmış bir bakalım, bu arada önümüzdeki ay sizlerden mutlaka mektup bekliyorum. Beni editörlerle muhatap etmeyin: Holy Editör Gevelemeleri: Olm, öle pat diye okuyucunun karşısına çıkıp, hikayeler anlatmak kolay. Bakalım senin için hazırladığım “okuyucu mektuplarından seçmeler” isimli sınavımda neler yapacaksın Hehe, eğer hazırsan başlıyorum: Red Alert, oynamışsındır herhalde (en azından umarım) Şimdi Allies'ların 5. Bölümü var ya, hmm, bakışlarından hatırlamadığını anladım, hatırlatıyorum, bir Spy ile göreve başlıyorsun ve Tanya'yı kurtardıktan sonra Sim'lerin hepsini patlatıp helikopterle Tanya'yı sağ salim kaçırıyorsun ya, işte o. Sonra bir grup tank ve askerimiz kuzeyde karaya çıkıyor. Ben batıdaki üssü yerle bir ediyorum ve güneye yönelmek üzere iken her şeyimi kaybediyorum. Nasıl geçeceğim şimdi ben bu bölümü, ehuhe? Zebani: Holy'ler, biz demirden korksak trene binmezdik, tavuktan korksak yumurtasını yemezdik: Anladığım kadar ile herkes de bir Red Alert takıntısı oluşmaya başladı. Aynı şeye sen de taktın galiba Holy Editör, uzan da sana bir Red Alert Terapisi yapayım: Tanya (bu Tanya'ya fazla güvenmeyin, kadındır, erkekler değil köpekler saldırıyor, çok ciddiyim, bu yüzden Mert aynı bölümü 16 kere oynadı) ile işiniz bittikten sonra batıdaki Soviet (şimdi de oyunlarda başımıza bela oldular, ne güzel dağıldılar diye sevinmiştik) birimlerini tamamen yok etmeyeceksin. 3 mühendisini 3 ayrı binaya sokarak bu binaları
ZORUNLU AÇIKLAMA
Şimdi bu ay bir kaza oldu. İsmi malum. Piramidin tepesinde meydana gelen bu talihsiz kaza sonucunda Murat Adanç, bazı kişilerle olan ilişkilerinde uyum ve koordinasyonun tam olarak sağlanmaması ve bunun sonucunda, bir takım iletişim kazalarının meydana gelmesinin kaçınılmaz olmasından dolayı artık Game-Show'da show'a çıkmama kararı almıştır. Verdiği karara doğru veya yanlış, iyi veya kötü olarak not vermek şu anda bana düşmez. Anlayacağınız, Game Show yönetimi boş kalan bu sayfalara her türlü sorunlarınızın acil çözümü için beni layık görmüştür. Eğer kafanızda putlar yarattıysanız, bu sayfalarda mutlaka Murat Adanç'ı görmek gibi bir saplantınız varsa, zorunluluktan dolayı yapılan değişikliklere katlanamıyorsanız, görmek isteyeceğinizin dışında başka bir şey görmek istemiyorsanız, “Murat Adanç yoksa dergiyi almam” gibi ani tepkimelerde bulunuyorsanız ve özellikle bu sayfayı yazmaya çalışan kişiye (bana) yaptığınız eleştirilerde referans olarak mutlaka Murat Adanç'ı alıp saldırgan bir tavır takınacaksanız, size, toptan önyargılarınızın pençesinden kurtulup, geniş açılı bir sağduyuya sahip olmanızı söylemekten başka yapacak bir şeyim olmayacaktır. Sonuçta Overdose, “her şeyi olduğu gibi kabul etmek lazım, burası yeni bir köşe” diyenler için aşırı doz içeren bir eğlence parkı, diğerleri içinse çıkışı olmayan bir korku tünelidir. Her iki durumda da hoş geldiniz diyorum ele geçirebilirsin. Yalnız binaları ele geçirebilmen için önce hasar vermen gerekiyor. Mühendislerin binaya girerken yeşil ışık yanıyorsa binayı cepte bil Yoksa mühendislerini boşa harcamış olursun Holy Editör: Sen benim editör olduğuma bakma, ben hayatımda hiç Frp ve Adventure oynamadım -diyelim! Sen şimdi bana bu iki tür için hem kolay hem de beni yani hiç bu oyun türlerini oynamamış birisini sıkmayacak bir iki oyun tavsiye et bakalım Yalnız oyun tavsiye etmiyorum demek yasak! Zebani: Ne demek diyelim? dalga mı geçiyorsun sen benimle? Hem frp, adventure oynayıp, ondan sonra da oynamamış gibi varsaymak hangi hayal gücüne sığıyor editör bey? Sen şimdiye kadar hiç Frp ya da Adventure oynamadıysan - diyelim- Bu yaştan sonra sen hiç başlama diyeceğim, yazılarımı keseceksin -diyelim- Rüşvet niyetine al sana cevaplar -diyelim- Adventure'lardan Monkey Island ve Indiana Jones serisini Death Gate ve Day Of The Tentacle'ları Frp olarak da Eye Of The Beholder ve Dark Sun serilerini tavsiye ediyorum -diyelim- Holy Editör: Hmmm, demek hayal gücümüz zayıf. Not alalım o zaman Hayal gücü zayıf, gelen gideni aratır yazalım bakalım (ehue)! Peki bu hayal gücü ile sen nasıl yazacaksın her ay bu giriş hikayelerini. Nasıl cevaplandıracaksın varımız yoğumuz her şeyimiz okuyucularımızın sorularını, hiç bir kaba sığmayan hayal güçlerinin isteklerini Ben olmaz demiştim zati! Neyse sana bir şans daha verelim bakalım: İstanbul Efsaneleri diye bir oyun duymuşsundur herhalde (eşek değilsin ya duymuşsundur!) Bu Türk Frp'si hakkında ne düşünüyorsun Paran yok biliyorum ama olsa bu Türk oyununu alır mıydın? Zebani: Yalarım yutarım (kes burayı da tatmin ol) Gelenin gideni aratması hayal gücüyle ilgili izafi bir kavramdır. Amacına ulaşmayan bir mastürbasyondan ileri gidemez (keseceksin galiba burayı) Science - fiction'la ilgili bir şeyler yazmak zaten durgun olan suya dalga katar Ayrıca unutma durgun olan sular derin olurmuş. İstanbul Efsaneleri'ni daha sen bakkaldan fındık alamazken ben alıp bitirmiştim bile Ondan sonra da sen daha bakkaldan yeni fındık fıstık almaya başlarken ben herkese zırıl zırıl alın diye Ayrıca 4 param olsa oyunun piyasaya çıkan tüm kopyalarını alırdım diyeceğim yalan olacak Neyse oyun ilk Türk Frp'si olması açısından önem taşıyor. Bir Frp'nin illaki garip zamanlarda, garip yaratıklarla boğuşmaktan ibaret olmadığını kanıtlayan gayet ironik ve sosyolojik bir oyun İstanbul Efsaneleri
Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.
Sayfa 46
ewop. Bir gün bu ismin bana bu kadar yabancı geleceğini, beni bu kadar korkutacağını, en az alçak veya hain kadar bir anlam taşıyacağını bilseydim ismi konulmamış bir cenin olmayı tercih ederdim. Yeryüzündeki hayatımı mavi gökyüzünün ardındaki siyah fonda yaşayacağımı, insanlığın iyiliği için her görevi sorgusuz sualsiz yerine getireceğimi, şu koskoca ürkütücü evrende tek dostumun uzaklarda masum masum parlayan yıldızlar olacağını ve gün gelip de (bugün) artık kendi vicdanımla yüzleşerek aşağıdakilerin isteklerine ters davranacağımı bilseydim başarılı bir uzay pilotu yerine tarlada saban süren bir çiftçi olmayı isterdim. Yaşadığım sürece insanların ahlak sistemlerinin bu kadar ikiyüzlü olacağını anlamam için kara boşlukta bu kadar debelenmem mi gerekiyordu? Yazgıya veya kadere inanmayan ben, şimdi bana dayatılan bir kaderin pençeleri arasında mıydım? Yoksa kader diye bir şey var da bunu aşağıdaki insanlar mı yazıyordu? Her birinin ortak beklentilerinin (artık çıkarlarının) tek anahtarı bensem, neden şimdi kahraman yerine hain ilan ediliyordum? Sorular, sorular. Soracağım o kadar çok soru varken bunların hiçbirinin cevaplarını alamamak şu Jumbozon gerisindeki siyah fondan çok daha ürkütücü benim için. 2- Dayanılmaz bir sonsuzlukta nereye sürüklendiği belli bir çelik yığınının içinde yapayalnızım.
da uzay boşluğuna fırlatmanın ne demek olduğunu hiç bilemezsiniz. Tabii bunun getirdiği acı ve pişmanlığı da. Doğru mu söylemiştim, başkalarını öldüren aslında kendini öldürür diye? Artık neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmiyordum. Hoş zaten önemi de yoktu. Doğruyu ve yanlışı yaratırken tek kriterleri kendi çıkarları olan insanların dünyasından çok uzaktaydım artık. 4- Hiçbir şeyin anlamı yoktu. Anlamsızlık
“içinde bir anlam aramanın hiçbir anlamı yoktu: görevlerin, android askerlerin, mürettebatın, Uni-ton'un, zamanın, uzayın, yakıtın, yiyeceğin, hiçbirinin. Gençken uzay psikolojisi dersinde pilotların uzun zaman uzayda kaldıklarında karar verme ve düşünme mekanizmalarında geri dönülmeyecek arızaların meydana geleceğini öğretmişlerdi. O zamanlar kendime olan özgüvenim böyle bir şeyi kabul etmemi engelliyordu. Bunun aksini ispat etmeyi şimdi ne kadar çok isterdim. Çaresiz kalıp ölümü beklemekten daha iyi olmaz mıydı? Peki nasıl ölecektim? Bilmeyen birisi için geminin içi bin türlü ölüm tuzaklarıyla doluyken benim ölmem zor olmayacaktı herhalde. Fakat ölmek istiyor muydum? Ben istemesem de zaten şartlar beni öldürmeye yetecek kadar fazlaydı. İşte bu yokluğun içinde benim için tek gerçek şey Ölümdü. Göreve çıkarken ki ruh halimle şimdi içimde bulunduğum ruh halim arasında gerçekle düş kadar fark vardı; arasında da işte bu ölüm duruyordu. Benim ölümüm. | İnsanlara, o ölüm kusan ikiyüz android askerin yerine kendi
Yardım isteyeceğim tek bir yaşam formu yok. Bununla beraber yakıt yok, yiyecek yok, zaman yok, umut yok, gelecek yok, hiçbir şey yok. Bende yokum. Zaten kendi kendime yaşadığımı kanıtlayacak hiçbir şey bulamıyorum. Beni idam mangasına çıkaran tüm insanlar varlığım kanıtı değil artık. Birbirlerini yok etmekten ölesiye hoşlanan, iktidar delisi, saldırgan insanlar 3- İkiyüz adet ölüm kusan Android askeri uzayın derinliğine fırlattığım günü de sayarsak şu anda kaçışımın 13. günü (gün?). UNI-TONE daha ne kadar dayanır bilmiyorum. Geminin çok önem taşıyan aksamları gittikçe bozulmaya başlıyor ve ne yazık ki aksaklıkları onaracak mürettebat yok. İnsanların tek kurtuluş yolu olduğuna inandıkları ikiyüz androidi uzaya postalarken yanımdaki mürettebatın da aşağıdaki savaş çığırtkanı politiklerden taraf olacağını tahmin edemezdim. Ne yapabilirdim ki, konuşma yeteneğim ölçüsünde onları ikna etmeye çalıştım. Onlara savaşın hiçbir ilerleme getirmeyeceğini, başkalarını öldürenlerin aslında kendi kendilerini öldürdüklerini ve bunun bedelinin hiçbir şeyle ödenemeyeceğini anlatmaya çalıştım. Onları, fünyesi her an çekilmeye hazır bir bombadan uzak tutmaya çalıştım. Ama hayır, hepsi programlanmış birer robot gibiydi. Elimdeki tüm yetkileri alıp beni tutuklamaya kalkıştılar. Bir uzay pilotu için tutuklanmanın ne demek olduğunu bilemezsiniz. Ve bunu bilmediğiniz için tüm mürettebatı katledip onlara çay ölümümü armağan ediyordum. söndü. Kurtuluş çaresi aramakla ölümü beklemek arasında kalan seçenekler de aynen karşımdaki gösterge ışıkları gibi teker teker sönüyorlar. Elimde kalan son yiyecek de zaten yaşamaktan çok acı çekmeme yarayacak. Beni şu anda yaşatan ve ölmemi engelleyen şey acı. Keşke acılarımı şu acımasız evren yasalarına haykırabilsem... 6- Uni-Tone sarsılmaya başladı ve ben hala hiçbir şeyi umursamayıp koyu bir karamsarlığın içinde gölge ışık oyunu oynuyorum. Evrene ve onun iğrenç yasalarına olan direncim inatla devam ediyor. Ölüm gerçeğini kabul etmeye çalışıyorum. Uni-ton'un bu gerçeği kabul etmesine az kaldı. Aynı zamanda yiyeceğim de tükenmiş durumda. Birbiriyle devamlı uyum halinde olan yaklaşık 60 trilyon hücrem bir süre sonra bu uyumu bozacaklar. Otuz beş senedir ısrarla sürdükleri sıkıcı görevlerine, doğru bildikleri sağlam bir kararla son verecekler; benim yaptığım gibi. Ama bunu yaparken kendi yaşamlarını da yok edecekler, yine benim gibi. Onlar pişman olmayacak, ikilemler arasında sürüklenip durmayacak. Yaşamın karşısında bir de yok olmanın bilgileri ışığında hareket edecekler, benim yapamadığım gibi. Bense onları kışkırtmaya çalışacağım. Bir parça daha yaşamaları için. Sahip olduğum tek şey oldukları için. Sürekli ısrar edeceğim, bana biraz daha umut vermeleri için, ölümden kaçmanın reçetelerini bulmam için. Ben yaşamın en anlamsız tarafına kaçarken onlar gerçek bilginin ufuklarına v v rr 6.