Gameshow sayı 28, sayfa 46

Bu sayfadaki yazılar

Sayfanın metni

Sayfa 46

ewop. Bir gün bu ismin bana bu kadar yabancı geleceğini, beni bu kadar korkutacağını, en az alçak veya hain kadar bir anlam taşıyacağını bilseydim ismi konulmamış bir cenin olmayı tercih ederdim. Yeryüzündeki hayatımı mavi gökyüzünün ardındaki siyah fonda yaşayacağımı, insanlığın iyiliği için her görevi sorgusuz sualsiz yerine getireceğimi, şu koskoca ürkütücü evrende tek dostumun uzaklarda masum masum parlayan yıldızlar olacağını ve gün gelip de (bugün) artık kendi vicdanımla yüzleşerek aşağıdakilerin isteklerine ters davranacağımı bilseydim başarılı bir uzay pilotu yerine tarlada saban süren bir çiftçi olmayı isterdim. Yaşadığım sürece insanların ahlak sistemlerinin bu kadar ikiyüzlü olacağını anlamam için kara boşlukta bu kadar debelenmem mi gerekiyordu? Yazgıya veya kadere inanmayan ben, şimdi bana dayatılan bir kaderin pençeleri arasında mıydım? Yoksa kader diye bir şey var da bunu aşağıdaki insanlar mı yazıyordu? Her birinin ortak beklentilerinin (artık çıkarlarının) tek anahtarı bensem, neden şimdi kahraman yerine hain ilan ediliyordum? Sorular, sorular. Soracağım o kadar çok soru varken bunların hiçbirinin cevaplarını alamamak şu Jumbozon gerisindeki siyah fondan çok daha ürkütücü benim için. 2- Dayanılmaz bir sonsuzlukta nereye sürüklendiği belli bir çelik yığınının içinde yapayalnızım.

da uzay boşluğuna fırlatmanın ne demek olduğunu hiç bilemezsiniz. Tabii bunun getirdiği acı ve pişmanlığı da. Doğru mu söylemiştim, başkalarını öldüren aslında kendini öldürür diye? Artık neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmiyordum. Hoş zaten önemi de yoktu. Doğruyu ve yanlışı yaratırken tek kriterleri kendi çıkarları olan insanların dünyasından çok uzaktaydım artık. 4- Hiçbir şeyin anlamı yoktu. Anlamsızlık

“içinde bir anlam aramanın hiçbir anlamı yoktu: görevlerin, android askerlerin, mürettebatın, Uni-ton'un, zamanın, uzayın, yakıtın, yiyeceğin, hiçbirinin. Gençken uzay psikolojisi dersinde pilotların uzun zaman uzayda kaldıklarında karar verme ve düşünme mekanizmalarında geri dönülmeyecek arızaların meydana geleceğini öğretmişlerdi. O zamanlar kendime olan özgüvenim böyle bir şeyi kabul etmemi engelliyordu. Bunun aksini ispat etmeyi şimdi ne kadar çok isterdim. Çaresiz kalıp ölümü beklemekten daha iyi olmaz mıydı? Peki nasıl ölecektim? Bilmeyen birisi için geminin içi bin türlü ölüm tuzaklarıyla doluyken benim ölmem zor olmayacaktı herhalde. Fakat ölmek istiyor muydum? Ben istemesem de zaten şartlar beni öldürmeye yetecek kadar fazlaydı. İşte bu yokluğun içinde benim için tek gerçek şey Ölümdü. Göreve çıkarken ki ruh halimle şimdi içimde bulunduğum ruh halim arasında gerçekle düş kadar fark vardı; arasında da işte bu ölüm duruyordu. Benim ölümüm. | İnsanlara, o ölüm kusan ikiyüz android askerin yerine kendi

Yardım isteyeceğim tek bir yaşam formu yok. Bununla beraber yakıt yok, yiyecek yok, zaman yok, umut yok, gelecek yok, hiçbir şey yok. Bende yokum. Zaten kendi kendime yaşadığımı kanıtlayacak hiçbir şey bulamıyorum. Beni idam mangasına çıkaran tüm insanlar varlığım kanıtı değil artık. Birbirlerini yok etmekten ölesiye hoşlanan, iktidar delisi, saldırgan insanlar 3- İkiyüz adet ölüm kusan Android askeri uzayın derinliğine fırlattığım günü de sayarsak şu anda kaçışımın 13. günü (gün?). UNI-TONE daha ne kadar dayanır bilmiyorum. Geminin çok önem taşıyan aksamları gittikçe bozulmaya başlıyor ve ne yazık ki aksaklıkları onaracak mürettebat yok. İnsanların tek kurtuluş yolu olduğuna inandıkları ikiyüz androidi uzaya postalarken yanımdaki mürettebatın da aşağıdaki savaş çığırtkanı politiklerden taraf olacağını tahmin edemezdim. Ne yapabilirdim ki, konuşma yeteneğim ölçüsünde onları ikna etmeye çalıştım. Onlara savaşın hiçbir ilerleme getirmeyeceğini, başkalarını öldürenlerin aslında kendi kendilerini öldürdüklerini ve bunun bedelinin hiçbir şeyle ödenemeyeceğini anlatmaya çalıştım. Onları, fünyesi her an çekilmeye hazır bir bombadan uzak tutmaya çalıştım. Ama hayır, hepsi programlanmış birer robot gibiydi. Elimdeki tüm yetkileri alıp beni tutuklamaya kalkıştılar. Bir uzay pilotu için tutuklanmanın ne demek olduğunu bilemezsiniz. Ve bunu bilmediğiniz için tüm mürettebatı katledip onlara çay ölümümü armağan ediyordum. söndü. Kurtuluş çaresi aramakla ölümü beklemek arasında kalan seçenekler de aynen karşımdaki gösterge ışıkları gibi teker teker sönüyorlar. Elimde kalan son yiyecek de zaten yaşamaktan çok acı çekmeme yarayacak. Beni şu anda yaşatan ve ölmemi engelleyen şey acı. Keşke acılarımı şu acımasız evren yasalarına haykırabilsem... 6- Uni-Tone sarsılmaya başladı ve ben hala hiçbir şeyi umursamayıp koyu bir karamsarlığın içinde gölge ışık oyunu oynuyorum. Evrene ve onun iğrenç yasalarına olan direncim inatla devam ediyor. Ölüm gerçeğini kabul etmeye çalışıyorum. Uni-ton'un bu gerçeği kabul etmesine az kaldı. Aynı zamanda yiyeceğim de tükenmiş durumda. Birbiriyle devamlı uyum halinde olan yaklaşık 60 trilyon hücrem bir süre sonra bu uyumu bozacaklar. Otuz beş senedir ısrarla sürdükleri sıkıcı görevlerine, doğru bildikleri sağlam bir kararla son verecekler; benim yaptığım gibi. Ama bunu yaparken kendi yaşamlarını da yok edecekler, yine benim gibi. Onlar pişman olmayacak, ikilemler arasında sürüklenip durmayacak. Yaşamın karşısında bir de yok olmanın bilgileri ışığında hareket edecekler, benim yapamadığım gibi. Bense onları kışkırtmaya çalışacağım. Bir parça daha yaşamaları için. Sahip olduğum tek şey oldukları için. Sürekli ısrar edeceğim, bana biraz daha umut vermeleri için, ölümden kaçmanın reçetelerini bulmam için. Ben yaşamın en anlamsız tarafına kaçarken onlar gerçek bilginin ufuklarına v v rr 6.

Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.