Macbeth
Retro bilgisayarsturayı ısıtmam lazım. Hayatımın bu önemli noktasında uyduruk bir enfeksiyondan pisi pisine ölmek çok trajikomik olurdu ama şimdi eğlenmenin zamanı değil. İşimize bakalım. Sanırım yeterince ısındı, keşke biyoloji dersinde uyumasaydım.
Tamam sakinim, sakinim, sakinim. Önce ufak bir deneme... Nereye yapsam, herhalde koluma yapmak en iyisi. İhhh. Hiç de sandığım kadar acımadı, hatta acının inceliğinden garip bir zevk bile aldım. Sıcak bir günde derinin üstünde sivri uçlu bir buz parçasının teması gibi bir şey. Hazırım, umarım hazırım. Önce, önce gözler. Etrafımda olanları daha fazla görmek istemiyorum. Evet, evet gözler önce gitmeli. Arrrgghh, aman tanrım, aman tanrım, başardım. Onlardan kurtuldum. Acıdan beynim parçalanıyor, kanım ne kadar sıcak, bağırmamalıyım, bağırmamalıyım. Aaaaaaaarrrrrrggggggghhhhhh. Ağlamamalıyım. Böyle büyük bir olayın eşiğindeyken küçük bir çocuk gibi ağlamamalıyım. Zaten göz çukurları bomboş bir insan nasıl ağlar ki? Tamam geçti, geçti, beyazlık geri dönüyor. O tanıdık beyazlık, küçükken çok korktuğumda sedirin üstüne yatırıldığımda gelip beni sakinleştiren beyazlık. Devam etmeliyim. Dilim! Sıra onda, lanet olsun bugüne kadar ne işime yaradın ki? Doğru söyledim ne oldu, yalan söyledim ne oldu. Ağzımın içinde duran kaygan, iğrenç şeyden kurtulmalıyım. Aaaaorrrgghhh, oorrghh, orrrggh, nefes alamıyorum, nefes alamıyorum. Kanım ağzıma doluyor. Kusacağım galiba. Tanrım bana yardım et, son bir nefes alayım lütfen, tü, tüü, tüü. Hah hava, güzel, soğuk hava. Hoş geldin. Hiç bir zaman değerini anlamamışım. Ciğerlerime doluşunu duyabiliyorum, ama bu son duyuşum olacak. Arrrhhhhh, kulaklarım, güle güle. Artık kimsenin tatlılık dolu sinsi sesini
24 duymayacağım, kimse beni kandıramayacak. Kan her yerde, tadamıyorum, göremiyorum, akışını duyamıyorum ama hissediyorum. Pis kan akıyor, ve onunla beraber bütün pislik beni terk ediyor. Kendi öz temizliğime, saflığıma dönüyorum ve bundan sonra sonsuza kadar orada kalacağım. Kimse beni götüremeyecek, çünkü kahrolası ayaklarımdan da kurtulacağım. Tanrım ne kadar zor, aaarrghhh, sinir
, sinirden, damar damardan, et etten ayrılıyor.
ündeki koyunlar gibi kilitlenmeyeceğim, istediğim yerde kalacağım. Elveda ayaklar, beni bir sürü belaya taşıdınız, bir sürü çıkmaz sokağa soktunuz ama artık yoksunuz. Yoruldum ama artık duramam, son darbeyi, dahiane planımın son aşamasını gerçekleştirmem lazım. İçimde bir solucan gibi, durmadan, gece gündüz kıpırdayan, bana bir dakikalık huzuru çok gören, kendi bildiği ritmiyle beni kaale bile almadan atıp duran, sanki inanmadığım, tanımadığım eski bir tanrıya ibadet için saçma sapan, ilkel bir ritm çalan kalpten kurtulmanın zamanı geldi artık. Tek bir darbe yeterli. Ustaca atılmış tek bir darbe, aaaahhh, işte, evet oradasın baş belası. Yeterince saklandın ama artık gün ışığıyla tanışmanın zamanı geldi. Seni oradan çıkaracağım, ve senden kurtulacağım. Güle güle, lanet solucan, artık sen yoksun, ben varım. Açın kapıları, açın bağrınızı, ben artık benim, safım, temizim, Geldim yavrum, niye ağlıyorsun gecenin köründe Intel şurada iki saat uyuyacağım, sonra kalkıp yazımı yazmam lazım. Söyle bakalım n'oldu sana böyle kabak çiçeğim? -Efem hani siz uyumadan önce yeni bir CD getirdiniz ya... -Hangi CD çocuğum, haa TopGun'ı mı diyorsun, ee no'olmuş TopGun'a. - -Hani o CD'yi install ettiniz ya... -Ettimse ettim, sanane Intel ulan, niye ağlıyorsun ki, görende saf gelinlik kız zanneder, bu ilk install tecrüben mi ki zırlıyorsun? -Efem, işte ben o oyunu düşük çözünürlükte bile doğru dürüst çalıştıramadım, sizi hayal kırıklığına uğrattım, hık, ben değersiz bir 486'yım, artık size yetmiyorum... -Yavrum bak ağlama diyorum sana, senin elinden ne gelir ki, elin adamı gitmiş yüksek çözünürlükte texture kaplı simulasyon yapmış, üzme kendini. -Ama şimdi siz böyle oyunları oynamak için benim üstüme kuma getireceksiniz, uaaaa. -Ya ne kuması, yok öyle bir şey, sen benim canımsın, (param olsa bir dakika durmam ama çaktırmayın), bak ağlama, şimdi gözyaşların main board'a gelecek, kısa devre olacaksın, ben de drive'ı bozuk Commodore 64'le kalacağım ortada. Hadi gül bakiim, sana nazar boncuğu alacağım söz. Hem TopGun'da o kadar güzel değildi zaten. Wingman'lerin konuşma işi çok iyi fikirdi ama her seferinde aynı şeyleri söylüyor olmaları beni baydı. Aslına bakarsanız A10'dan beri ilk kez şimşek gibi hedefe doğru ilerlerken (şiir yaptım size) kendimi yalnız hissetmedim. Grafikler de fena değil di hani, US Navy Fighters kadar olmasa bile texture falan bayağı kaliteliydi. Ama aman dikkat, 486 falan bu oyuna çerez geliyor. Low Res oynarken bile birkaç füze havadayken oyun duracak kadar yavaşlıyor. Onun dışında TopGun'ı gerçekten diğer simulasyonlardan ayıran wingman'lerin ve diğer pilotların (habire) konuşuyor olması. Bu gerçekten yüzlerce 'solo' simulasyon oynadıktan sonra insana bambaşka bir his veriyor. Ama dediğim gibi, bunlar her görev için sabit senaryolar. Görevi bir daha oynadığınızda (inanın bana her görevi birçok kez oynayacaksınız) aynı mavrayı bir daha (ve bir daha, ve bir daha) dinlemek zorunda kalıyorsunuz. Oyun TopGun diye geçiyor olsa bile bir süre sonra konu dallanıp budaklanıyor ve kendinizi Libya, Vietnam gibi ön alışılmış yerlerde göreve çıkarken buluyorsunuz. Kibarca nasıl desem bilmiyorum (meksika aksanı bari), hello senyor, yes yes, gut game, veri gut game, but no no senyor, no money, no go, no go. Harbiden oturaklı bir bilgisayar ve CD-Rom'unuz (2CD ve CD-Rip'i işe yaramaz) yoksa gerçekten no go senyorlar. Bilgisayarınıza güvenmiyorsanız bakmayın bile, moraliniz bozulur, bakın Intel Inside komplekse girdi. Intel Inside yavrum, açıldın mı biraz bari, hadi getir bakiim mektupları, işimize bakalım. WİLL