Bu sayfadaki yazılar
Sayfanın metni
Sayfa 70
Yaşamının bugüne kadarki bölümünün üçte ikisi düzenli bir çizgi üzerinde seyretti: Okul, yüksek öğrenim, meslek ve tabii kendisiyle bir aile kurmak istediğim sevgili bir eş... Ama daha sonra her şey başka türlü oldu. -Bir bilgisayar girmişti yaşamıma...
Bu nasıl mı oldu? Ama bunu anlatabilmek için hikâyeme biraz gerilerden başlamak istiyorum. Ben daha o çelimsiz çocukluk yaşlarından itibaren elektrik akımı denilen güçle ilintili olan bütün şeyler karşısında en ufak bir anlayıştan yoksun bulunuyordum. İnsanın göremediği, koklayamadığı ya da işitemediği bir şey küçük teller, levhalar ve çeşitli devreler yardımıyla nasıl olup da hesap yapabiliyor, müzik yaratabiliyor ya da oturma odamdaki cam ekran üzerinde büyülü görüntüler oluşturabiliyor diye düşünüyordum. Elektrik akımının en derinde yatan gizleri bugüne dek kapalı kalmıştır bana. Ama hayatta tam da anlaşılmayan, beş duyu aracılığıyla kavranamayan şeyin
bir büyülü bir çekiciliğe sahip olması çok sık görülen bir olgudur. İşte ben de aradan otuz yıl geçtikten sonra, minik plastik bantların müzik yapması ve oturma odamın duvarına monte edilmiş bir kutudan günün haberlerinin verilmesi gerçeği ile uzlaşmıştım. Şimdi artık hesap işlemlerini de bizzat yapmıyor, yaptırtıyorum. İnanılmaz sayıda düğmeleri olan zarif bir plastik kutu, benim sevgili eski aynen yapabiliyor, üstelik de daha hızlı bir biçimde... Ben ayırdına varmış olmasam da, dünya bilgisayarlarla dolup taşmış olmalıydı muhtemelen. Ama dostum Klaus'u ziyarete gittiğim o unutulmaz yaz günü gelmişti işte. Kısa bir süre önce bilgisayar sahibi olan Klaus, gurur dolu bir edayla kendisine ait bu elektronik beyinle ilgili bir gösteride bulunmakta ısrar ediyordu. Benim de buna pek meyilli olduğumu itiraf etmem gerekiyor. El merdivenleri kullanarak tehlikeli devlerin arasından geçip cesaretle kendilerine yol açan bu sevimli, rengârenk küçük adamlar beni çok etkiliyordu. Daha sonra Klaus ekranda bir flipper-otomatını görüntülediğinde kararımı vermiştim bile: Böyle bir şeye ben de sahip olmalıydım. Dikkatli okuyucu benim ilk alışveriş gezintimin nerede noktalanacağını kuşkusuz kestirecektir: Parola ev-bilgisayarı idi. Bilgisayar mağazasındaki satıcı, istediğim modele ilişkin olarak gerçek mucizeler vaad ediyordu bana: “Bu aygıtla müzik yapabilir, resim çizebilir, ev hesapları tutabilir ve tabii teleoyunlarda sonsuz hazlar duyabilirsiniz.” Bunlar bana pek çekici geliyordu ve kendi stereo aygıtımı bu şaheserle takas etmeyi ciddi olarak düşünmeye başlamıştım. Stereo setimden ayrılmak bana zor gelmedi; çünkü tekniğin bu en yetkin ürünüyle kıyaslandığında müzik ne-
dir ki? Artık “O” oturma odamda-
nim ev-bilgisayarım diyebilmek ne güzel bir duyguydu! Ama o ne? Kabloların bağlanması işini kullanım talimatıyla saatlerce boğuştuktan sonra henüz başarmıştım ki, ekrandan sevimli bir “READY”'nin bana gülümsemekte olduğunu gördüm. Fakat renkler neredeydi, seslere ne olmuştu, o rengârenk küçük adamlar nereye gitmişlerdi? Herhalde yapmam gereken tek şey doğru tuşlara basmaktı. Nitekim hemen yaptım bunu. Ama deneyimli okuyucunun çoktan tahmin edeceği gibi, insanı hayal kırıklığına uğratan “SYNTAX ERROR”'dan başka hiçbir şey elde edemedim. Bu bilgisayarın yapmak zorunda olduğu şeyi yapmaması zaten yeterince tuhaftı, peki bu kendini be-
Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.
Sayfa 71
benmiş aygıt benimle ne demeye bir de İngilizce konuşmaktaydı Tanrı aşkına?.. Kendi kendime acaba bir Alman aygıtı satın alsaydım daha iyi mi olurdu diye düşünmeye başladım. Sıkıntımın doruk noktasında eski dostum Klaus öğütleriyle yine yardımcı oldu bana. Klaus'un iddiasına göre, bilgisayarla bilgisayarın kendi dilinde (Basic) konuşmam gerekiyordu. Daha sonra da Basic'in hafif tertip eblehçe ve minimum kelime hazinesine sahip bir İngiliz diyalekti olduğunu keşfettiğimde ise kimse beni durduramaz olmuştu artık. Kısa bir süre geçtikten sonra rengârenk küçük toplar ekran üzerinde hareket etmeye başlamışlardı ve “Kompü”, (bu arada bilgisayarıma bu adı vermiştim) tuşlarla her basıldığında adeta cıvıldamaktaydı. Ben mutluydum, karım ise benim kadar hoşlanmıyordu bu işten, çünkü giderek ısrarlı bir biçimde, kendi deyişiyle “bu gülünç oyunlar” yerine normal televizyon programlarını izlemek istiyordu. Ama ben o sıralarda çok daha önemli şeylere yoğunlaştırmıştım düşüncelerimi: Saatler boyu çalışmanın ürünü olan bütün bu güzel programları, devrenin kapatılmasıyla meydana gelen yokoluştan nasıl kurtarabilirdim? Klaus benim bir “yığın bellek”'e, en iyisi hemen bir “disket yeri”'ne gereksinmem oldu-
Bu görüşündeydi. Gerçi ben bunun ne olduğunu bilmiyordum, ama herhalde kaçınılmaz bir şeydi bu. Klaus'un önerisi, zamanlama açısından pek yerinde olmuştu, çünkü eski bir Volkswagen-Golf'un bugüne dek kullanmakta olduğum aile arabasından çok daha ekonomik olduğu görüşü kafamda yer etmeye başlamıştı. Ve işte arabaların takasından elime geçen parayla sahip olduğum şey şimdi bilgisayarımın yanında duruyor, zihinsel yaratılarımı küçük siyah camlarda depoluyordu. Tek kelimeyle büyüleyici bir şeydi bu... Bu coşku hiç bitmek bilmedi. Yaşamım değişmişti artık: Geceleri bilgisayarın başına oturuyor, gün boyu ise çok yorgun oluyordum. Dilim bile bilgisayarın diline uyarlanmıştı (GO-TO çalışması, IF tired THEN coffee... vb.) Beni hâlâ rahatsız eden tek şey, yaratılarımın ekranda tutuklu kalmalarıydı, zihnimin keskin parlaklığını güçlü ve kesin bir biçimde ortaya dökecek hiç bir kanıt yoktu. bir yazıcının (Printer) buna yardımcı olması gerekiyordu. Bu da aşağı yukarı bir fotoğraf makinesinin takas edilmesiyle karşılanabilirdi. Zaten - kim hâlâ bir fotoğraf makinesine gereksinme duyar ki? Karım ise bu arada anne-babasının yanına taşınmıştı. Onlar televizyonlarını günlük prog-
Çev.: Güven Savaş KIZILTAN ramları izlemek gibi sözümona çok dünyevi şeyler için kullanıyorlardı. Bana gelince, bu süre içerisinde bir miktar ilerleme kaydetmiştim. Ne var ki, şimdi bisiklet kullanıyordum (bir monitör için para gerekiyordu) ve başkaca mobilyası kalmayan evimde bir portakal sandığı üstünde oturuyordum (ikinci bir Floppy satın almıştım). Bu arada işyerindeki şefim de kendimi bütünüyle hobime verebilmem için bir fırsat tanımıştı bana (tabii maaşsız olarak). Ben de, portakal sandıklarımı şiltelerle donattıktan sonra, bilgisayarımın derin sırlarını araştırmaya koyulmuştum. Bunun için ilkin bu küçük dostumun çevirdiği dolapları meydana çıkarmaya çalıştım. Onun bu minik bit'lerle nasıl ilişki kurduğunu bilmek istiyordum. Ama şunu öğrenmek zorunda kalmıştım ki, bilgisayar dünyasında hiyerarşi ve kölelik hüküm sürmektedir. Doğrusu şaşırmıştım: Benim “Kompüm”' Prusya tabiatlı bir köle güdücüsü müydü? Ama olamazdı bu! Böylece, bilgisayarımın içsel yapısına sızmaya karar verdim. Elime hemen bir tornavida alarak onun kutsal iç yapısına sızmaya başladım. Bütün vidalar sökülmüştü ve sıra şimdi kapağı açmanın heyecanlı anına gelmişti:
Aman Tanrım! -kapak neredeyse ellerimden düşüyordu- Örümcek ayaklı bu birkaç küçük siyah kutucuklar mıydı benim yaşamımı bu denli değiştiren? Bu, ancak Uzakdoğu'daki rahiplerin tanrısal aydınlanma anlarında yaşadıkları türden bir duygu olmalıydı. Daha sonra, bu küçük kutucukların çekip çıkarılmasının mümkün olduğunu keşfettim ve bunu anlar anlamaz da çıkarmaya başladım onları. Aradan ancak beş dakika geçmişti ki, yaklaşık on adet kutucuğun karşımda dizilip bana gülümsediğini gördüm. Bilgisayarımın geri kalan bölümüne gelince, insanda daha çok acınası bir izlenim bırakıyordu bu. Bilgisayarın yeniden monte edilmesini ise burada ayrıntısıyla anlatmak istemiyorum, çünkü iki haftamı aldı (neyin nereye ait olduğunu bilmiyordum, bacaklar eğilmişti, vidalar kaybolmuştu vb.) ve beni deliliğin sınırına dek sürükledi bu iş. Ama yedek parçaların sağlanması sırasında başka bir şey daha keşfetmiştim: Yalnız değildim. Her yerdeki dükkanlarda, mağazalarda ve dergi bayilerinde başka bilgisayar tutkunlarıyla (o zamanlar gururla böyle adlandırıyordum kendimi) temasa geçilebiliyordu. Tek başına sürdürülen umutsuz mücadele dönemi geride kalmıştı artık. Ben tek başınayken bilgisayarımın bana karşı bir yığın şey yapabilme hakkını görmüştü kendinde. Dostlarımın sayısının olağanüstü artmış olduğu ve beni tanıyanların toplam olarak kaç kişiden oluştuğunu kesine yakın tahmini bir rakamla belirlemenin artık mümkün olmadığı şu günlerde ise bilgisayarım çok uysallaşmıştı. Bilgisayarım şimdi ancak arasıra renklerinden birini devre dışı bırakmakta ya da sesini boğuklaştırmaktadır. Ama başlangıç dönemindeki küstahlıklarına kıyasla onunla aramdaki egemenlik ilişkileri artık açıkseçik rayına oturmuş bulunuyor. Ben komut veriyorum, o ise uyguluyor-ya da uygulamıyor. Fakat onu bu ufak tefek iğneleyici tavırlardan da vazgeçiriyorum, çünkü bu konuda makineler için bile tehlikeli olabilecek araçlar kullanıyorum: Bilgisayarım rekabet olgusuyla karşı karşıya gelmiş durumda. Onu kızdırmak için kendime “yeni” bir bilgisayar (MS-DOS, 80-çizim monitörü, sabit disk... vb.) kiraladım ve bunu bilgisayarımın görebileceği bir yere yerleştirdim. Şimdi odaya girdiğimde kendi bilgisayarımın tuşlarının nasıl titrediğini tam olarak görebiliyor ve onun kafasından şu düşüncelerin geçtiğini okuyabiliyorum: “Bugün beni mi programlayacak yoksa ötekini mi yeğleyecek?” Tabii ben kinci bir insan olduğumdan “yeni”nin başına geçiyorum ve oyunu daha da ileri götürmek için kendi bilgisayarımı gene devreye sokuyorum ve onu hesap makinesi olarak- ha! hal- kullanıyorum.