Bu sayfadaki yazılar
Sayfanın metni
Sayfa 35
D. HOFSTADTER Çeviren: Deniz Erksan
İşte matematiksel mantığın 1931 öncesi tarihini kısaca özetlemekle başlayalım. Tüm bu tarih, akıl yürütme süreçlerini mekanikleştirme girişimleriyle başlamıştı. Şimdi, akıl yürütme yeteneğimizin bizi diğer canlılardan ayıran şey olduğu sık sık söylenir; bu yüzden, en insani özelliğimizin mekanikleştirilmesi ilk bakışta biraz paradoksal görünüyor. Oysa eski Yunanlıların bile bildiği gibi, akıl yürütme belirli bir kalıba göre işleyen bir süreçtir ve -hiç olmazsa kısmen- ifade edilebilir kanunlara bağlıdır. Aristoteles tasımları (syllogism), Euclid de geometriyi bir kanunlar sistemi halinde toplamıştı; fakat, aksiyomatik akıl yürütme çalışmalarında bunları başka gelişmelerin izlemesi için yüzyıllar geçmesi gerekti. Ondokuzuncu yüzyıl matematiğinin en önemli keşiflerinden biri, aynı derecede geçerli birden fazla geometrinin varlığı oldu. (Burada, “bir geometri” soyut nokta ve çizgilerin özellikleri hakkında bir teori anlamına gelmektedir.) O ana kadar, çok uzun zamandan beri geometrinin,
Euclid'in sistematikleştirdiği şey olduğu varsayılmış ve Euclid'in sunuş biçiminde küçük kusurlar bulunsa bile bunların önem taşımadığına, geometride gerçek bir ilerlemenin ancak Euclid'i geliştirmekten geçebileceğine inanılmıştı. Hemen hemen aynı anda birkaç kişinin birden Euclid dışı geometrileri keşfetmesi bu inancı paramparça ettiği gibi, matematiğin gerçek dünyayı incelediği fikrine ciddi biçimde gölge düşürdü. Bu, matematikçiler üzerinde de şok etkisi yarattı. Tek bir gerçeklikte nasıl pek çok değişik türde nokta ve çizgi bulunabilirdi? Bugün bu ikilemin çözümü -matematikçi olmayan bazı kişilere bile- aşikâr gelebilir; fakat o sıralarda, matematik çevreleri tam bir yıkıma uğramıştı. Ondokuzuncu yüzyılın daha ileriki yıllarında, İngiliz mantıkçıları George Boole ve Augustus De Morgan salt tümdengelimsel akıl yürütme kalıplarını sisteme bağlamakta Aristoteles'i bir hayli geride bıraktılar. Hatta Boole kitabına “Düşünce Yasaları” adını verdi. Biraz abartmıştı kuşkusuz, ama kitap gerçekten önemli bir katkıydı. Bu mekanikleştirilmiş akıl yürütme yöntemlerine hayran kalan Lewis Carroll, bu yöntemlerle çözülmek üzere pek çok bilmece üretti. Jena'da Gottlob Frege, Torino'da
düşüncesinde
da da Giuseppe Peano formel akıl yürütmeyi küme ve sayı çalışmalarıyla bağdaştırmaya uğraşıyorlardı. Göttingen'de David Hilbert ise geometriyi Euclid'e kıyasla daha sıkı ve kesin bir şekilde formelleştirmeye çalışmaktaydı. Tüm bu çabalar aslında, herhangi bir şeyi kanıtlamanın ne anlama geldiğini berraklaştırmaya yönelikti. Bu arada, klasik matematikte de ilginç gelişmeler cereyan etmekteydi. Georg Cantor 1880'lerde farklı sonsuzluk tipleri üzerine kümeler (set) teorisi diye adlandırılan bir kuram geliştirdi. Kuram güçlüydü, güzeldi, fakat sezgilere ters düşüyordu. Çok geçmeden kümeler kuramına bağlı bir sürü paradoks çıkmıştı ortaya. Bunların en tanınmışı Russell'ın paradoksudur. Bildiğiniz gibi, kümelerin çoğu kendi kendini içermez; yani, köstebekler kümesi (isterseniz “sıradan” diye de düşünebilirsiniz) bir köstebek değildir; yalnız Jeanne D'Arc'ı içeren küme de Jeanne D'Arc değildir (bir küme bir insan olamaz). Bu açıdan, çoğu küme bir hayli “sıradan”dır. Fakat, kendi kendisinin üyesi olan bir takım kümeler de vardır; örneğin bütün kümeleri içeren küme, yani kümelerin kümesi veya Jeanne D'Arc hariç her şeyi içeren küme gibi... Doğal olarak, herhangi bir küme ya sıradan olabilir, ya da kendisini yutan türden; hiçbir küme her ikisi birden olamaz. Şimdi oturup R diye bir küme icat edelim: bütün sıradan kümelerin kümesi. İlk bakışta, R basbayağı sıradan bir icat gibi görünebilir. Ama
Klavyeyle gezinmek için ← ve → tuşları.
Sayfa 34
etin-İşlem programlarının en büyük armağanı yazma sürecini özgürleştirmesi, zenginleştirmesi ve zevkli hale getirmesi.
yazmışsanız?.. İşte o zaman “insert mode” denilen metin giriş tarzına ihtiyacınız var demektir. Bu tarzda metin girerken, yeni girdiğiniz metin eskiden orada olanın üzerine yazılmaz, onu zorla sağa doğru iterek kendisine yer açar. Böylelikle girmeyi unutmuş olduğunuz metin parçalarını doğru yerlerine girmenize olanak tanır. Bu yazı giriş tarzının kullanılış kolaylıkları ve olanakları bakımından, benim görebildiğim kadarıyla Wordstar ile Vizawrite arasında, birini ötekine tercih etmenizi gerektirecek önemli bir fark yok. Buraya kadarki düzeltmeler hep yeni metin girme gerektiren düzeltmelerdi. Ya bir şeyin silinmesi gerektiğinde ne olacak? Klavyenizde bu işlevi yerine getiren iki tuş zaten var: Backspace tuşu ile Del tuşu. Bunlar kursorun halen üzerinde bulunduğu harfin silinmesini sağlarlar. Harf silindikten sonra yerinde bir boşluk kalmaz, eski harfin bir yanındaki karakter silinen harfin yerini alır. Ama metin-işlem programları bu tuşların sağladığı olanaklara ek bir olanak sağlar. Çok daha büyük metin parçalarını tek (ya da iki) parmak hareketi ile silme olanağı... Bu bakımdan da Wordstar'ın sunduğu olanaklar Vizawrite'inkilere kıyasla daha zengin. Tek komutla bir karakter, bir satır ya da bir blok silmek mümkün. (“Blok” Wordstar'a ait teknik bir terim- metin-işleme giriş konulu bir yazıda açıklamanın yeri yok diye düşündük. Belki ilerki sayılara-). Oysa Vizawrite'da ne kadar bir yeri silmeyi istediğinizi önceden programa bildirmeniz gerekiyor.
VİZAWRİTE VE WORDSTAR
Buraya kadar anlattıklarımız, herhangi bir metin-işlemci programının başında bir saat geçirdiğiniz takdirde, kendiniz uygulamaya başlayabileceğiniz temel özellikler. Aslında bunlara bir metin-işlemci programının sunduğu olanaklar demek bile biraz yanıltıcı. Bu anlattıklarımız sadece, metin-işlemci programı bilgisayarınızı bir daktiloya çevirdiğinde ek olarak neleri mümkün kılıyor? sorusuna cevap veriyor. Yoksa metin-işlemci programlarının gerçekten kendine özgü yönlerinin hiçbirine (sayfa düzenleri, metin parçalarını arama ve yerlerini değiştirme, veri tabanları ile ilişki kurma vb.) değinmedik. Bunlardan dergimizin ilerki sayılarında söz edeceğiz. Ama şimdi, daha gelişkin özellikler de göz önünde bulundurulduğunda, tanıtmakta olduğumuz iki programdan hangisi tercih edilmeli, onun üzerinde duralım. Daha gelişkin olan programın
Wordstar olduğu konusunda sanırım oldukça yaygın bir fikir birliği var. Wordstar bugün en çok kullanılan metin-işlemci programlarından biri... Daha ilerki sayılarda tanıtacağımız ve nispeten daha uzmanlaşmış Moonstar gibi programlar da, aslında Wordstar'ın geliştirilmiş biçimleri. Wordstar'ın Vizawrite'a olan üstünlüklerinin bir kısmına metin içerisinde değindik. Bunlara ek olarak, Wordstar'ın sunduğu sayfa düzenleme olanaklarının çok daha zengin olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca Wordstar size belli bir metin üzerinde çalışırken başka bir dosyaya ulaşmanız Wordstar'da daha kolay.
Gelelim Vizawrite'ın üstünlüklerine... Pek emin değilim ama bir avantajı, daha kolay öğrenilebiliyor olması olabilir. Vizawrite'ın metni sayfalar halinde düzenlemesini, Wordstar'ın düzenine tercih ettiğimi zaten söylemiştim. Ama Vizawrite'ın en önemli üstünlüğü estetikle ilgili. Bir kere benim gördüğüm Wordstar versiyonlarının hepsi, kullandığınız ekran renkli olsa bile, bu olanaktan yararlanmıyor. Sadece monokrom bir görüntü ile çalışmanıza olanak tanıyor. Vizawrite'ın güzel renklerine ek olarak ikinci bir estetik üstünlüğü ise pencereleri... Programı kullanırken ekranı değişik pencerelere bölmeniz ve böylelikle yazmakta olduğunuz metni değişik boyda pencerelerden seyretmeniz mümkün. Ben bu pencerelerin metin girişi, arama vb. gibi herhangi bir konuda sağladığı herhangi bir pratik avantajı keşfedemedim. Ama, özellikle her pencereye değişik renkler atadığınızda, ekranın görüntüsü çok hoş oluyor.